Paleontoloji Doğadaki Düzen ve Denge Nasıl Oluşuyor Doğadaki Düzen ve Denge Nasıl Oluşuyor? Toplumsal Düzen ve Denge Nasıl Oluşturulabilir? Bu yazı dizisinin amacı, doğa ve dünyamızdaki oluşum ve gelişimlerin nasıl olduğunu anlamak ve bu ilişkilerden yararlanarak toplumsal hayatımızın nasıl örgütlenmesi gerektiği konusunda bir fikir oluşturmaktır. Toplum hayatı biz insanların oluşturmak zorunda olduğu bir sistemdir. Kimse uzaydan (veya başka devletten) gelerek bizim sistemimizi oluşturamaz. Bu nedenle ancak ve ancak biz insanlar ait olacağımız toplumsal sistemimizi oluşturabiliriz. Yazar doğada bir düzen olduğuna ve bu düzenin arkasında da doğal bir güç sistemi olduğuna inanmaktadır. Amacı da, bu güç sisteminin nasıl işlediğini anlamak ve bunu toplumsal hayat sistemi oluşumuna yansıtmaktır. Bu nedenle yazı dizisini okurken sürekli olarak bu bakış açısının hatırlanması ve yazılanların “işe yararlı mı, zararlı mı” olduğu konusunda değerlendirilmesi, kafalarınızdaki bilgilerle bu açıdan kıyaslanması istenmektedir. Durum Değerlendirmesi Dünyamızdaki toplumsal hayat sistemlerinin tümü tepeden tabana ve tepeye bağımlı olacak şekilde örgütlenmişlerdir. Toplumsal sistemde huzursuzluk oluştukça, tepedekiler (kral, sultan, başkan, parti, lider, vs) değiştirilerek sorunların üstesinden gelinmeye çalışılmaktadır. Şimdiye kadar sistem hep böyle yürütüle gelinmiştir. Ama insanlığın sorunları bitmemiş, üstelik gittikçe katlanarak çoğalmıştır. Şimdi insanlığın neden tepeye bağımlı şekilde örgütlendiği sorusunu bir kenara bırakıp, önce bu yöntemin toplum hayatına etkilerini görelim. Tepeye Bağımlı Örgütlenmelerde (TBÖ): 1- TBÖ bireyler sadece tepeye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların birbirlerine karşı bağımlılık duyguları gelişmemiş, birbirleriyle anlaşıp-uzlaşma yetenekleri körleşmiştir. Bu ise, insanların birbirleriyle anlaşıp-uzlaşmaları için gerekli olan en temel yeteneğin yok edilmesi anlamına gelir. 2- TBÖ saygın ve saygın olmayan meslekler gibi ayrımcılık ortaya çıkar, çünkü kimi meslekler emir verici, kimisi emir alıcıdır. Bu nedenle, kişilerin mesleklere yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık değerine göre olduğundan, a)İnsanlar hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği olmayan insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma engellenir. b)İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz olduğunda, insanlar kendilerini mutsuz hissederler; mutsuz insanların çevrelerine yarardan çok zararı olur, vs. 3- TBÖ sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkum edilmiştir. Sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla halkın bilgi üretme kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir. 4- TBÖ, tepedekiler hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, halk toplum mallarına sahip çıkmaz ve “devletin malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar. Toplum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken bir araç bir yılda bozulur ve toplumsal kalkınma engellenir. 5- TBÖ tepedekiler hatalarını ört-bas etme eylemlerine girişirler, çünkü sistemde şeffaflık yoktur. Bunun sonucu, “derin-devlet” mekanizmaları oluşturulur, insanlar şantaj, tehdit, suikast, vs. gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır. 6- TBÖ yükselme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenerek bu bilgiye dayalı bir üretim ve karşılıklı hizmet alışverişi içine girmek yerine, tepedekilerle yakın ilişki kurmaya (yağcılığa) yönelirler. Bu ise üretimin düşmesine ve toplumun geri kalmasına yol açar. 7- TBÖ toplumsal sorunların çözümü, karşılıklı etkileşimlerle değil, tepedekilerin yönlendirmesine bağlı olduğundan, insanlar arasında “sana ne; bana ne, babanın malı mı?” gibi davranışlar yaygındır. Bu ise vatandaşın kendisini toplumun sahibi olarak görmediğinin delilidir. 8- İnsan sosyal bir canlıdır ve her sosyal canlının içinde, bir sisteme ait olma, bir gurup içinde bir araya gelme dürtüsü vardır. Toplum bürokratik bir zümre tarafından sahiplenilince, kendilerini dışlanmış hisseden halk, çeşitli şekillerde birlikler oluşturarak, aidiyet duygusunu tatmin edeceği guruplaşmalar oluşturur. Bu durum, mevcut toplumsal sistemlerin en zayıf noktasıdır ve toplumu içten içe kemiren, parçalayıcı bir hastalık oluşturur. Her tür anarşi, mafya, çete, etnik veya dinsel guruplaşmanın kökeninde bu aidiyet dürtüsü yatar. 9- TBÖ, toplum malları tepedekilerce sahiplenilir. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak görmediğinden, yaptığı işlerde sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devleti yönetenler ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar, bu ise olanaksızdır; vs.. Toplumsal sorunlar iki temel kategoriye ayrılabilirler: 1- Doğal sorunlar (deprem, sel, kuraklık, vs.) 2- İnsanlardan kaynaklanan sorunlar (terör, işsizlik, hırsızlık, savaş, anarşi, yolsuzluklar, vs.) Doğal sorunlara karşı mücadele, milyonlarca farklı faktörü dikkate alarak bunların ne tür etkileşimler sonucu oluştukları bilgilerinin derlenmesi ile mümkündür. Her şeyin tepedeki bir kişiden veya zümreden beklendiği sistemlerde, tepedeki birkaç kişinin doğadaki milyonlarca farklı faktörce denetlenen doğal olayları anlayıp- değerlendirmeleri olanaksızdır. Halk da, tepeye bağımlılık nedeniyle, pasifliğe ve her şeyin çözümünü tepedekilerden beklemeye şartlandırılmıştır. Bu nedenle, tepeye bağımlı örgütlenmelerde, doğal sorunlar ve afetlere karşı mücadele son derece kötü ve başarısızdır. İkinci kategorideki sorunlar ise, insanların hatalı davranışlarından kaynaklanmaktadır ve çözümü tamamen insanların eğitimine bağlıdır. İnsanlar tepeye bağımlı bir hayat görüşü ile yetiştirildikleri sürece, toplumsal sorunlar gittikçe artarak çoğalacak ve insanlık tam bir kaos içine girecektir. Sonuç: Tüm sorunlarımız, toplum yapısının tepeye bağımlı olacak şekilde örgütlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Fizik, kimya, biyoloji, genetik, paleontoloji gibi bilim dallarının ortaya koyduğu üzere, doğada, tepeye bağlı değil, tabandan kaynaklanan karşılıklı bir etkileşim sistemi söz konusudur. Dolayısıyla, bizlerin doğadaki hayat sisteminin oluşum ve gelişimini nasıl yorumladıkları ve çocuklarına nasıl aktardıkları çok büyük bir önem taşımakta ve toplumsal hayatımızı doğrudan etkilemektedir. Çözüm Yolu Tepeden tabana olarak gerçekleşmiş olan yapısallaşmayı, doğadaki sisteme uygun olarak, tabana dayalı olacak şekle dönüştürmekten geçer. Şöyle ki: Sinerjetik Toplum Modeli İnsanlarla toplumu arası ilişki, hücrelerle bedeni arası ilişkinin aynıdır. Beden içindeki bir organda hücrelerin durumu iyi olmazsa, örneğin böbreklerinizdeki hücreler rahatsızlarsa, diğer organlarımız da bu rahatsızlıktan paylarını alırlar; çünkü hepsi böbreğin vereceği hizmete bağımlıdır. Toplumlar da aynen böyledir. Toplum, iş-ve meslek gurupları arası karşılıklı hizmet-alış-verişine dayalı bir ortaklıktır. Her gurup, sadece kendi alanında hizmet üretir ve diğer hizmetleri başkalarından alır. Sistemin çalışması bir saatin çarkları arasındaki ilişkiye benzer ve en yavaş dönen çarkın hızında işler. Herkes diğer meslek guruplarının durumlarının çok iyi olmasını bekler, çünkü hayatının rahat ve huzurlu geçmesi, onlardan alacağı hizmetlere bağlıdır! Elektrikçisi kötü olan karanlıkta kalmaya, çöpçüsü kötü olan pislik içinde yaşamaya mahkumdur. Çarklardan biri kötü çalışmaya başlarsa, tüm sistem kötüleşir! İnsanlar birbirlerine benzemezler, farklı özelliklere sahiptirler. Birbirinden farklı olmaları, toplum hayatında üstlenecekleri hizmetlerin de farklı olmasının nedenidir Bu nedenle: Başkalarından daha iyi yapabileceğin bir iş veya meslek dalına yönel ve o konuda en iyi şekilde uzmanlaş ki, o iş veya meslek dalında, en kısa süreçte en fazla hizmeti üretip, çevrene sunacak duruma gelesin. Bu şekilde herkesin en iyi ve en seri şekilde sundukları bir hizmetler havuzu ortaya çıkar ve o havuzun olduğu toplumda her şey en iyi şekilde olur! Doğa ve dünyada nasıl davranılacağı bilgisi, her öğenin içinde bulunmaktadır. Her yeni oluşan öğe, evrensel sisteminin bir parçası olarak, hem çevresindeki diğer öğelerden etkilenir, hem de kendi yapısına işlenen bilgiye uygun bir etkiyi çevresine yayar. Bu şekilde, birbirleriyle karşılıklı ilişki ve bağımlılık içinde bir oluşum ve gelişim sistemi ortaya çıkar. Her insan toplumun bir ortağıdır, yaptıklarıyla toplumu etkiler, ve başkalarının yaptıklarıyla da kendisi etkilenir! Ne ortağı olduğun hayat sistemine zarar ver; ne de başkalarının bu sisteme zarar vermesine göz yum! Bu sistemin çalışması için, aynı iş-ve meslek dalında olanlar bir araya gelirler; sunacakları hizmeti en iyi şekilde yapabilmenin plan ve projesini hazırlarlar; çünkü başkalarından da en iyi hizmeti talep edeceklerdir. Böyle bir hayat görüşünün egemen olduğu toplumda insanlar bilgi edinmek ve üretmek için yaşama başlar. Edinebileceği en uygun bilgileri edinip, bu bilgilere göre bir şey veya hizmet üretir. Her birey, diğer bireylerin durumlarının en az kendisi kadar iyi olması için elinden geleni yapar, çünkü refahı onlardan alacağı hizmetlere bağlıdır; insanlar arası karşılıklı bağımlılık, en küçük birimden başlayıp, uluslar-arası boyutlarda devam eder. İnsanlar doğadaki her varlıkla karşılıklı etkileşim ve bağımlılık içinde olduğu temel bilgisiyle hayata başlar ve bu nedenle, taşından-toprağından tutun, karıncasına kuşuna kadar, her şeye karşı duyarlı ve bilinçli yaklaşır; çevre sorunu yok, sağlık sorunu yok, işsizlik sorunu yok, savaş yok; … Hayat Düzeyi şu parametrelerce belirlenir: Meslek Çeşitliliği Faktörü: Bir toplumun kalkınmışlık düzeyi, çeşitli alanlara dağılmış iyi uzmanlara sahip olması ile belirlenir. Bir işin yapılmasında zamanlama çok önemlidir. Bir şey yapabilmek için uzmanlaşmış bir insanın hizmetine gerek duyulduğunda, o uzman hemen yakınınızda değilse, hizmetin size ulaşması gecikir ve yapmanız gereken ürünü zamanında yapamazsınız veyahut kalitesiz yaparsınız. Hayat bir yarış olduğundan, o ürünü sizden önce yapan yarışı kazanır, siz kaybedersiniz. Bilgisayar, uçak, uydu gibi ürünler çok çeşitli uzmanlık alanlarının ortaklığını gerektirir. Bu uzmanlık alanlarında elemanınız yoksa, o ürünleri üretemezsiniz. Günümüzde gelişmiş toplumlarda 10 000’in üzerinde meslek çeşitliliği varken, geri kalmış toplumlardaki meslek çeşitliliği bir-kaç-yüz veya bir-iki-bini ancak bulmaktadır. Uzmanlaşma Derecesi Faktörü: Liderli bir sistemde, amirinden gelecek bir emirle eylem yapmaya güdülenmiş bir beynin oluşturacağı “bilgi kapasitesi” ile, kendi-kendini yönlendirmeye alışmış bir beynin oluşturacağı “bilgi kapasitesi” farklıdır. Bu nedenle bireye saygı duyulan toplumlarda, üretim daha verimli olmakta, çünkü beyinler daha iyi bilgi oluşturabilmektedir. Geri kalmış toplumlarda bir kilo şeker 75 kuruşa üretilirken, gelişmiş ülkelerde bunun üçte-bir fiyatına üretilebilmektedir. Kısacası, gelişmiş bir ülkedeki bir işçi bir haftalık emeğiyle, geri kalmış bir toplumdaki bir işçinin bir yıllık emeğini takas edebilmektedir! Bilgi, kişilere kendine güven duyusu veren ana unsurdur. Geri kalmış ülkelerdeki ana- baba ve öğretmenlerin kendilerine güven duyguları zayıftır. Kendisine güven duygusu olmayan insanların, yetiştirecekleri yavrulara gösterecekleri hedefler de düşük olmakta, “bizden adam olmaz” görüşünün egemen olduğu insanlar yetiştirilmektedir. Her varlık kendisine gösterilen hedefe uygun davrandığından, “bizden adam olmaz” duygusu ile yetiştirilen insanlar başarısız olurlar. Çalışan – Çalışmayan Oranı: Toplum bir ortaklık olduğundan, çalışan sayısının artması, çalışmayan sayısının azalması hayat düzeyini etkileyen diğer bir faktördür. Çalışmayan insan gurubuna sadece işsizler, dilenciler değil, toplumda herhangi bir hizmet üretmeden yaşayan tüm insanlar dahildir. Atalarından kalan mirasın geliriyle (veya faizcilikle) geçinenler de bu guruba dahildirler! Birbirine eşit iki ada düşünün: adanın birinin sahipleri var ve bunlar adaya işçi çağırarak mülklerini kiralayıp, aldıkları gelirle yaşıyorlar; diğer adada ise herkes kendisi çalışarak geçimini sağlıyor. Hangi adada yaşam düzeyi daha iyi olur? Koordinasyon ve Bağımlılık Oranı Zamanlama bir hizmetin sunulmasında en önemli faktördür. Bir ürünün ortaya koyulmasında, birçok hizmet sektörü uyumlu şekilde çalışır. Karşılıklı bağımlılık duygusunun eksik olduğu toplumlarda zamanında yapılması gereken bir ürün zamanında hizmete sunulmadığı için alıcı bulamaz, veya değerinin altında satılır. Şeker komasına giren biri için hizmet ilk yarım saat içinde sunulabiliyorsa anlamlı olur; daha sonra sunulan bir hizmetin yararı olmaz çünkü hasta ölmüştür. Geri kalmışlık çemberini kıracak mucizevi faktör 1: Sorunlarının Çözümünü Tepedekilerden Bekleyen İnsan Sayısını Sıfırlamak! Gelişmiş olan toplumlar gelişmişliklerini (a) meslek çeşitliliği, (b) uzmanlaşma düzeyi, (c) koordinasyon oranı faktörlerini artırarak başarmışlardır. Hayat bir yarış olduğundan, bu hayat yarışında, yukarıdaki a, b, c, faktörlerini iyi kullanan toplumlar hep bu avantajlarını kullanarak daha ileriye gidecekler ve geri kalmış toplumlar asla onları yakalayamayacaklardır, çünkü “bilgi” faktörü patent hakkı olarak sürekli bir sömürü aracı olacaktır. Bu kısır döngü çemberi içinde, az gelişmiş bir ülkenin, gelişmiş toplumların düzeyine çıkabilmesi için, yeni bir faktörü devreye sokarak, refah düzeyini yükseltmesi ve bu sayede “bilgi üretip” patent hakları kazanır duruma gelmesi gerekmektedir. Yeni bir faktör ise, gelişmiş toplumların bile henüz devreye sokamadıkları - sorunların çözümünü tepedekilerden bekleyen insan sayısı- faktörünü devreye sokmaktan geçmektedir. Bu devreye sokulduğu anda, diğer a, b, c, faktörleri otomatik olarak yükselmeye başlar, çünkü, sorunlarının çözümünü başkasından beklemeyen insanlar, bilgi oluşturmanın gerekli tek faktör olduğunu anlayıp, sınıf-geçme, kopya çekme, diploma peşinde koşma, yağcılık, vs. gibi hedeflere kendisini yöneltmeyip, sadece ve sadece ana hedefe kilitlenecektir: Bilgi edinerek bir şey üretmek ve ürününü diğerleriyle takas ederek yaşamak!!! İşte ideal toplumsal hayat sistemi bu şekilde oluşacak ve dünya ölçeğinde geçerli bir sistem olarak, tüm toplumların yararına bir hayat modeli oluşacaktır. Mucizevi etki yapacak faktör 2: Demokrasinin Doğa Bilimsel Tanımı: Hayat biyo-fiziko-kimyasal bir olay olduğundan, toplumsal hayat da doğa bilimsel kurallara uygun olarak oluşturulup işletilmek zorundadır. Doğada karşılıklı etkileşim olmadan hiçbir şey oluşturulamaz, çünkü kuvvet denilen yönlendirici alan ancak ve ancak varlıkların karşılıklı etkileşimleri sonucu ortaya çıkan düzen ölçütlerine (informator) göre ortaya çıkarlar. Bu temel doğa yasası toplumsal sisteme uygulanıldığında: a) demokrasinin mutlaka gerekli olduğu anlaşılır. b) demokrasinin günümüzde olduğu gibi particiliğe dayalı bir uygulama olamayacağı da ortaya çıkar. Çünkü parti, toplumdaki bir kişinin veya zümrenin görüşünü savunmak ve uygulamak üzere oluşturulan bir guruplaşmadır. Halbuki doğal sistem, tüm ilgililerin katılımları ile oluşturulacak bir düzen ölçütü -bir program öngörmektedir. Bu nedenle demokrasi kavramı yeniden ve şu şekilde tanımlanmak ve uygulanmak zorundadır: Toplum insanlar arası hizmet alış-verişlerine dayalı bir ortaklık olduğundan, her insan doğal yeteneklerine uygun bir iş ve meslek dalında yetiştirildikten sonra, meslek gurupları içinde örgütlenirler ve meslek gurupları birbirleriyle etkileşerek toplumsal sistemde geçerli olacak kurallar saptanır ve insanlar da bu kurallara uyarak karşılıklı hizmet alışverişleri içinde yaşarlar. Sonuç: Toplumumuzun sahipleri biz insanlarız. Çocuklarımızın temel eğitimi safhasında çocuklarımıza, i- toplum hayatının karşılıklı hizmet alış-verişlerine dayanan, en ekonomik bir birliktelik olduğunu, ii- Toplum hayatının kurallarını, o coğrafik sınırlar içinde yaşayan insanların karşılıklı fikir alış-verişleriyle oluşturmalarının doğa yasası gereği olduğunu, iii- toplumun sahibinin kendileri olduğunu, aktarırsak hiçbir insan, sahip olduğu bir şeyin kötü duruma düşmesine razı olmayacağına göre, toplumsal sistem hep en iyi, en ekonomik ve tüm katılanların ortak çıkarlarına uygun şekilde olur. Bu doğadaki sistemdir. Şimdi doğa bilimsel gelişimleri özetleyerek, toplumsal hayatın neden tabana bağlı şekilde örgütlenmesinin şart olduğunu ve insanlığın neden tepeye bağımlı olacak şekilde toplumsal hayat sistemleri oluşturmaya başladıklarını araştıralım. Bunun için şu adımlar gerekmektedir: 1- Dünyamızdaki oluşum ve gelişimlerin nasıl oldukları nasıl saptanabilmektedir? Doğadaki değişim-dönüşümlerin kayıt edildikleri bir kitap: Jeolojik katmanlar ve zamanın anlamı. 2- Zamanın doğadaki değişim-dönüşümlerin zorunlu bir sonucu olması, varlıkların da bu değişim-dönüşümleri takip etmek zorunda olması; bu zorlama nedeniyle varlıkların sürekli olarak çevrelerindeki değişim- dönüşüm bilgilerini algılamaya ve depolamaya yönelmeleri ve Maksimum Enformasyon Prensibi’nin ortaya çıkışı. 3- Tavuk – yumurta (veyahut alt-sistem – üst-sistem) döngüsünün nedeni 4- Maddenin en küçük parçacıklarının davranış tarzlarının bilgi ve bilinçli bir davranış göstermeleri 5- Varlıkları şu veya bu yönde davranışa yönlendiren kuvvet alanlarının oluşum şekli 6- Mikro (küçük) sistemlerden makro (büyük) sistemlere doğru geçişlerde yeni kuvvet alanı (veyahut yeni değer yargıları) sistemlerinin oluşturulması, 7- Alt-sistem – üst-sistem ilişkilerinde hedef göstermenin önemi (şartlandırma), 8- Toplumsallaşmanın başlangıcı ve Eflatun’un Atlantis aktarımları ile ilişkisi, 9- Hayatın doğum ve ölüm üzerine oturtulmuş olmasının nedeni, 10- Büyümeye - birleşmeye neden olan temel dürtünün nerden kaynaklandığı, 11- Doğadaki düzen ve dengenin oluşum şekli konusunda atalarımızın neden yanıldıkları, 12- İnsanın oluşum nedeni ve insan olmanın yüklediği sorumluluk, 13- Hayatın anlamı. Dünyamızdaki oluşum ve gelişimlerin nasıl oldukları nasıl saptanabilmektedir? Doğadaki değişim-dönüşümlerin kayıt edildikleri bir kitap: Jeolojik katmanlar ve zamanın anlamı. Güneş enerjisiyle buharlaşan deniz suları, yükseklerde soğuyup tekrar yağış olarak yeryüzüne düşmekte; düştüğü yerlerdeki kayaçlarla etkileşip onları küçük öğelere ayrıştırmaktadır. Ayrışan bu küçük öğeler sularla tekrar denizlere aktarılmakta ve orada yıl- be-yıl üst-üste depolanırken, o an ölüp deniz dibine düşen tüm canlı varlıkların kalıntılarını, dünyanın ve denizin neresinde olunduğunu, bir volkan patlaması veya depremin izlerini, o anki sıcaklığı, vs. içlerinde konserve etmektedir. Bu şekilde dünyamızın tüm tarihsel gelişmelerinin bir belgesi oluşturulmaktadır. Geçmişe ait bu doğal kayıtlar sıraya konulup - incelenirse, doğa ve dünyamızın (ve de insanlığın) oluşum ve gelişimi gerçeklere uygun şekliyle ortaya koyulabilmektedir! Şimdi bu ve benzer tür yöntemlerle elde edilen verilerden giderek, nasıl bir doğa ve dünyada yaşadığımızı ortaya koymaya çalışalım. Geçmişe Yolculuk ? Günümüzden 50 yıl geriye gittiğimizde, elektronik teknolojisine ait ürünlerin (bilgisayar sistemleri, uydular ve bunlara dayalı iletişim teknolojisi, sonograf, MR = manyetik rezonans görüntüleme sistemi vs. gibi modern tıp aletleri) yok olduğu bir dünyada yaşıyorduk ve bu ürünleri oluşturacak bilgiden yoksun olduğumuzdan, bir saatte yapılabilecek bir işi bir kaç ayda ancak yapabiliyorduk, hatta bazı işleri hiç yapamıyorduk. Bu nedenle, günümüze oranla çok daha düşük bir "refah" seviyesindeydik. (Günümüzde bu yeni teknoloji alanlarında istihdam olanağı bulan milyarlarca insan, eskiden iş sahası bulamayacaklardı, dolayısıyla, bu bilgiler oluşturulmasaydı, dünya nüfusu 6 milyara ulaşmayacaktı. Savaş veya başka yöntemlerle insan sayısı 2-3 milyarlarda tutulacaktı. Kıssadan hisse: işsizliğe çare bulmanın en etkin yöntemi, yeni bilgilerin üretilmesidir.) ? 200 yıl geriye gittiğimizde, elektrik bilgisi ve teknolojisinin yok olduğunu görüyoruz ve geceleri mum veya şamdanlarla aydınlatılan mekanlarda yaşadığımız, radyo, televizyon, telgraf, telefon, otomobil, uçak, tren gibi bugün hayatımızı renklendiren ve rahatlatan bir çok nesneden yoksun bir dünyaya dönmüş oluyoruz. Refah düzeyimiz daha da düşmüş ve dünyadaki insan sayısı da, motorlu aletlerle ilişkili tüm meslekler de dahil olmak üzere, bir sürü iş kolunun yok olması nedeniyle, bir milyarı ancak bulmaktadır. ? 500 yıl geri gittiğimizde, matbaa dediğimiz yazı çoğaltım tekniğinden de yoksun olduğumuz, okuyacak bir kitap bile bulmanın çok zor olduğu bir döneme; 1000 yıl geri gittiğimizde, barut gibi patlayıcı maddelerin bilinmediği bir çağa dönmüş oluyoruz ve insanlar her türlü mücadelesini bıçak, ok, gibi basit aletlerle yapıyorlar. Yeryüzündeki meslek sayısı daha da azalmış ve tüm dünyada yaklaşık bir-iki yüz milyon kadar insan ancak yaşıyor. ? 15 bin yıl öncelerine gittiğimizde, insanların ne çanak çömlekten haberleri var, ne de doğru dürüst bir barınakları var. Her türlü kap-kacaktan yoksun bu yaşam döneminde, insanlar dere, göl, veya pınar şeklinde su kaynaklarına doğrudan bağımlılar ve asla onlardan uzak bir yerde yaşayamıyorlar, çünkü suyu taşıyacak veya saklayacak bir çanak - çömlekten yoksunlar. Henüz tarım ve hayvancılık konusunda da bilgileri yok ve bu nedenle, yabani bitki ve meyvelerle, ve de vahşi hayvan avcılığı ile geçinmek zorundalar. Böyle bir yaşam tarzında, nüfus yoğunluğu gittikçe azalmak zorunda, çünkü doğada ancak 100 kilometrekarelik bir alanda yetişen yabani bitki, meyve ve hayvan bir kişi veya ailenin ihtiyacını karşılayabiliyor. Günümüzde bilinen mesleklerden hiç biri yok, dolayısıyla toplumsal hayat sisteminin temel öğesi olan "karşılıklı bağımlılığa dayalı hizmet alış veriş sistemi" de oluşturulmamış. Hem toplumsal mesleklerin olmaması, hem de dere veya diğer su kaynaklarına bağımlı yaşamaya zorunluluk nedeniyle, tüm dünyadaki insan sayısı ancak yaklaşık 10 milyon civarında; bir "İstanbul" nüfusu kadar ancak var. ? 30 bin- 100 bin yıl önceleri arasında, dünya nüfusu yaklaşık bir milyona düşüyor. Bunun ise iki ana nedeni var: Birincisi ve en önemlisi, dünya ikliminin o zamanlarda çok soğuk bir buzul devrine denk gelmesi ve bu nedenle dünya üzerinde yaşanabilecek ortamların, yüksekliği çok düşük vadiler ve tatlı su kaynakları çevreleri ile sınırlanması; ikincisi ise, insanlığın bilgi düzeyinin daha da azalarak, ok, mızrak, iğne gibi en basit temel ihtiyaç öğelerini dahi üretemeyecek ilkel bir düzeyde olmasıdır. İnsanların bilgi düzeyleri, sadece sert taşları seçip, onlardan kopardıkları parçaları, kesici alet olarak kullanmak ve de taşların birbirleriyle çarpışmasından çıkan kıvılcımdan ateş yakabilmekten ibarettir! ? Zaman içinde geri gidildiğinde, her şeyde bir değişme ve dönüşüm görüyoruz. Örneğin, yaklaşık 2 milyon yıl geri gidildiğinde, insan diyebileceğimiz yaratıklar, çok tıknaz, çok küçük kafataslı, kalın kaşlı, kaba kemikli, daha kısa boylu ve daha kısa ömürlü oluyorlar. Ayrıca belden altı insansı, ama belden üstü maymunsu bir başka "iki ayaklı" yaratık daha var. Yaklaşık 3 milyon yıl geriye gittiğimizde, bodur yapılı, kalın kafataslı bu en eski atalarının da yok olduğu ortaya çıkıyor. “Australopitechus” adı verilen diğer iki ayaklı yaratık ise, yeryüzü sahnesinde yaşamına geçmişe doğru bir süre daha devam ediyor ve ~5 milyon yıl önceleri film sahnesinden o da kayboluyor; sahnede sadece, filler, aslanlar, atlar, maymunlar, sığırlar, vs. gibi diğer memeliler ve diğer omurgalı ve omurgasız hayvanlar bulunuyor. Yaklaşık 70 milyon yıl geriye gittiğimizde, hemen hemen tüm memeli hayvanlar kayboluyor ve onların yerine “dinozorlar” denilen bambaşka hayvanlar filmde görülüyorlar. Yer kabuğunun şekli de değişmiş ve Senozoik denilen genç oluşuklar tamamen silinmişler! ? Filmimizde dünyanın coğrafik görüntüsüne bakarsak, zaman içinde onun da tamamen değiştiğini görüyoruz: Geçmişe doğru gidildikçe Atlantik okyanusu gittikçe daralıp küçülüyor, Kuzey Amerika Avrupa’ya, Güney Amerika ise Afrika’ya doğru yaklaşmaya başlıyorlar. Hatta bu yaklaşmanın hızını bile saptayabiliyoruz: Yılda yaklaşık 4 cm! Diğer taraftan bir çok ülke haritadan kaybolmaya ve denizlere gömülmeye başlıyor: Tüm Alp dağları, tüm balkan ülkeleri, Anadolu, İran, Himalayalar gittikçe denize gömülüyorlar, onların oldukları bölgede Tetis adını verdiğimiz büyük bir okyanus beliriyor. ? 350 milyon yıl öncelerine gidildiğinde tamamen değişik bir dünya coğrafyası ve tamamen değişik bir bitki ve hayvan topluluğu ortaya çıkıyor: Atlantik Okyanusu yok, Alp dağları, balkan ülkeleri, Anadolu, İran, Himalaya vs. yok; Afrika, Hindistan, Avustralya, Antarktika hepsi bir birine yapışık haldeler; Avrupa ve Asya ise birbirinden ayrılmış, aralarında “Ural Dağlarını” doğuracak bir okyanus var! Mezozoik denilen yerkabuğu kesimi de dünyamızdan silinmiş! Canlılar alemi de tamamen değişik: Dinozorlar da yok olmuşlar, karalarda hayvan ve bitki çeşitliliği çok az: sadece böcekler, bazı sürüngenler ve bolca amfibiya denilen semender ve kurbağagiller, bataklıklı ortamlarda yaşıyorlar. Meyve ağaçları yok, çiçekli hiç bir bitki yok, onların yerine “dev eğrelti otu ağaçları” var. ? Yaklaşık 450 milyon yıl önceleri ise, hayatın karalardan tamamen çekildiğini ve sadece denizlerde yaşamın sürdüğünü görüyoruz. Karalar tamamen çırıl çıplak, ne bir yeşillik göze çarpıyor, ne bir kuş cıvıltısı duyulabiliyor, ne de bir yaprak hışırtısı! ? Artık filmin bundan sonraki geçmişe ait sahnelerinde yaşamın sadece denizlerde olduğu bir zaman dilimini seyredeceğiz. Yaklaşık 600 milyon yıl öncelerine varıldığında, Paleozoik denilen yerkabuğu kesiminin de dünyamızdan silindiğini görüyoruz! Ayrıca canlılar aleminde tekrar büyük bir geçiş dönemiyle karşılaşıyoruz: Bize aşina olan tüm hayvanlar sahneden kayboluyorlar (aşina olduğumuz bitkiler alemi zaten karalardan hayatın çekilmesiyle yok olmuştu)! Denizlerde, ne bir balık, ne bir denizkestanesi, ne bir midye, ne bir mercan, ne başka tanıdık bir yaratık var! Ama denizlerde yine de bazı tuhaf görünüşlü hayvanlar var: Günümüzde benzeri olmayan bazı deniz kurtçukları, medüze benzeyen yumuşak gövdeli yaratıklar, vs.. Hepsinin ortak özellikleri: Bu canlılarda hiç kabuk, iskelet, vs. gibi bir koruyucu veya destekleyici oluşum gelişmemiş. Yani 600 milyon yıl öncelerinin hücreleri, oluşturdukları bedenleri koruyacak bir kabuk veya iskelet yapma bilgisine sahip değiller. Bu acayip yumuşak gövdeli Ediacara hayvanları da yaklaşık 700 milyon yıl öncelerine varıldığında yok oluyorlar ve artık "hayvan" diye adlandırdığımız hiç bir yaratık dünyamızda görülemiyor. Filmimizin sahnesinde, dünyamızın o zamanki denizlerinin sahipleri olarak sadece tek hücreli canlılar var; diğer bir ifadeyle, 800 milyon yıl öncelerinin hücreleri henüz bir ortaklık sistemi oluşturma bilgisinden yoksunlar. ? ? 2-3 milyar yıl öncelerine gidildiğinde, denizler alemindeki tek hücrelilerin çekirdekli olanlarının da sahneden silinmiş olduğunu ve dünyanın "bakterilere" (Prokaryota) kaldığını görüyoruz. Yaklaşık 4 milyar yıl geriyi gösteren sahnede ise, hem Proterozoik ve Arkeozoik dediğimiz yerkabuğu kesimi tamamen yok oluyor, hem de dünyamızın bu ilk sakinleri de filmden siliniyorlar ve tamamen "hayatsız" bir zaman dilimine giriliyor. ? Bu film daha da geriye oynatılmaya devam edildiğinde, yaklaşık 5 milyar yıl önceleri “Dünyamızın” ve de enerji kaynağımız olan “Güneşin” ve de ona ait Mars, Venüs, vs. gibi diğer gezegenlerin sahneden kaybolduğu izleniyor. Tüm gezegenleriyle birlikte Güneş (ve de Dünyamız) sahneden silinirken, onların olduğu yerde, büyük bir “dev yıldız = süper nova” onların yerini alıyor. ? Kaydı yapılabilen filmimizin bundan sonraki eskiye ait sahneleri artık gittikçe bulanıklaşıyor ve net bir görüntü alınamıyor. Ve filmimiz burada “sona” eriyor. (Evrendeki varlıklardan dünyamıza gelen radyasyonların dalga boylarında, söz konusu varlıkların uzaklığına paralel olarak bir büyüme, fiziksel terimiyle red-shift = kızıla kayma, gözlemlenmektedir. Her bir gök cisminden gelen radyasyondaki kızıla kayma, o gök cisminin bizden uzaklığını vermektedir ve farklı şekilde açıklana bilinmektedir. Bir senaryoya göre: Bir balon şeklindeki evren tüm yıldızları ve galaksileriyle birlikte gittikçe büzüşüp küçülmeye başlıyor, ve yaklaşık 14 milyar (Ga) yıl öncesine varıldığında, büzüşebileceği en küçük boyuta sıkışmış, yoğun bir enerjik ortama dönüşmüş olarak görünüyor. Diğer senaryoya göreyse: Evren levha gibi düzlemsel bir geometriye sahip ve karşıt bir (anti-madde?) evrenle belli aralıklarla birbirlerine yaklaşıp-büzüşerek ve uzaklaşıp-genleşerek sürekli bir salınım içinde bulunuyorlar. En fazla yakınlaşma evresi, big-bang evresini oluşturuyor. Bu yaklaşıp- uzaklaşma süreçlerinde, evrenler arası bilgi alış-verişi gerçekleşiyor. Evrenimiz de sabit değildir ve sürekli değişim- dönüşüm içindedir. Zaman Kavramının Anlamı ve Bilgi Düzeyindeki Gelişimlere Uygun Olarak, Varlıkların Kombinasyon Dereceleri ve Düzeylerinin de Değişmeleri Doğa ve dünyamızdaki oluşum ve gelişimlerin tarihsel akışını sergileyen yukarıdaki paragraflardan iki konuda çok önemli ip-uçları elde ediyoruz. Bunlardan 1.si, “bilgi” denilen faktörün zaman içinde gelişim gösterdiği ve bilgi düzeyindeki bu gelişime uygun olarak da, canlıların (ve de insanların) yaşam düzeyleri ve standartlarının da buna uygun olarak değiştiğidir. Diğeri ise, zaman kavramının anlamının belirginleşmesidir. Sürekli değişim ve dönüşüm içindeki bir doğa ve dünyada yaşıyoruz. Ve değişim-dönüşüm olduğu için, zaman dediğimiz kavram oluşuyor. Değişim ve dönüşüm olmazsa, zaman oluşmuyor! Tüm evrenin ve dünyamızın bir resminin çekilerek, her şeyin o resimdeki gibi dondurulmuş olduğunu tasarlayın. İnsanlar donup kalsınlar ve beden içindeki hücrelerde her türlü faaliyet durmuş olsun; rüzgar esmesin, dünyamız dönmesin, ay-güneş-yıldız sistemleri birbirlerine göre hiç hareket etmesinler, hiç birinin üzerinde en ufak bir faaliyet olmasın! O zaman, ne yaşam oluşur, ne gün, ne gece, ne ay, ne de yıl! O durumda “zaman” oluşmaz. Bu nedenle, “zaman” bir “hareketlilik, bir akım-aktarım, vs.”, basit bir ifadeyle “bir değişim- dönüşüm” sonucudur. Doğadaki bu değişim-dönüşümlerin nedeni ise: canlı cansız tüm varlıkların "hücreler", "hücrelerin" moleküller, moleküllerin atomlar, atomların ise, enerji ile maddenin iç-içe olduğu, yani öğelerin hem dalga, hem parçacık şeklinde olabildikleri, atom-altı-parçacıkları denilen temel yapı taşlarından oluşmalarıdır. Her şey matruşka bebekleri gibi, içlerindeki bir başka öğe tarafından oluşturulduğundan, ve en temeldeki öğe ise sürekli-değişken-akışkan (yani dalga, sürekli hareketli = aktif = canlı) olduğundan, halkanın en son ürünleri olan doğa ve dünyamızın nesnelerinin de sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olması kaçınılmazdır. Bu nedenle "zaman" denilen değişim-dönüşüm göstergesi ortaya çıkar ve doğadaki her şeyde bir değişim-dönüşüm (yani evrim, evolution) oluşur ve bireysel ömürler bu evrimin sadece birer adımıdırlar! Zaman kavramının evrenimizdeki sürekli değişim-dönüşümlerin göstergesi olması, sadece evrimin varlığını göstermekle kalmaz; aynı zamanda: 1- Hayat kavramın anlamını da belirler. Hayat=ömür ve ömür de zamanın bir dilimi olduğundan, hayat canlılar alemindeki değişim-dönüşümlerin birer adımı; doğum-ölüm ise, değişim-dönüşümlerdeki geçişler olmaktadır. Dolayısıyla, her canlı, sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada, bu değişim-dönüşümleri algılayıcı ve yorumlayıcı bilgi sistemleriyle donatılarak bu sistemde yerini alır. 2- Her şeyin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olması zorunlu olunca ve her varlık, bu değişim-dönüşümleri algılayıp, onlara uygun yeni bir davranış usulü ortaya koymak zorunda kalınca, varlıklar arasında bir bilgi oluşturma ve bu bilgilere göre yeni beden tasarımları oluşturma yarışı başlaması kaçınılmaz olur ve bunun sonucu sürekli yeni bilgi- tasarımları ve bu bilgilere uygun yeni beden oluşumları birbirlerini takip ederler. Bunun sonucu, eksponansiyel gelişimli bir bilgi oluşumu ve buna dayalı çeşitlilik artışı ve evrim denilen süreç ortaya çıkar. Dolayısıyla, evrenimizde, hayat dahil, hiçbir şey sabit ve sürekli olamaz, sonsuzluk-ebediyet gibi kavramlar yersizdirler. 3- Herhangi bir şeyin, bir başka şekle dönüşmesi olayı ise, rasgele veya önceden belirlenmiş bir tarzda değil, bilgi denilen sinyallerle ve karşılıklı etkileşimlerle gerçekleşmektedir. Sinyaller ise, atom-altı-parçacıklar arasında daha basit; onların kombinasyonlarıyla oluşan, atom- molekül- hücre- beden, vs. gibi üst sistemlere doğru ise, bu basit sinyallerin kombinasyonlarıyla oluşturulan, gittikçe daha karmaşık ve geliştirilmiş sinyal çeşitlerinden oluşmaktadırlar. Her yeni oluşturulan bilgi ve bu bilgiye dayanılarak oluşturulan (bedenlerin) varlıkların hayatta kalıp-kalmamaları, geri-beslenmeli olarak evrensel temel bilgi sistemiyle belirli aralıklarla (ömür denilen süreçlerle) kalibre edilmekte, böylelikle evrensel sisteme ters düşmeyecek bir uyumluluk sağlanmaktadır. Zaman & Tavuk-Yumurta döngüsü Doğa ve dünyamızda her zaman için bir düzen vardır; ancak bu düzene dahil olan varlıkların kombinasyon düzeyleri ve dereceleri değişmektedir. Örneğin günümüz dünyasındaki insanları oluşturan atom ve moleküller, on milyon yıl önceleri daha başka varlıkların yapıtaşları olarak görev yapıyorlardı. 5 milyar yıl öncesindeki doğada mineral, hücre gibi öğeler yoktu; ve bu öğeleri oluşturan varlıklar H, He gibi daha basit yapıtaşları olarak bulunuyorlardı. Dolayısıyla doğada var olan kuvvet alanları (bilgi sinyalleri) varlıkların kombinasyon düzeyleri ve dereceleri ile sürekli değişmekte ve çeşitlenmektedir. Doğal sistemdeki bu değişim-dönüşümler zaman denilen olgunun oluşmasına yol açar. -Zaman kavramının her şeyi sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olmaya zorlaması karşısında her varlık, bu değişim-dönüşümleri algılayıp, onlara uygun yeni bir davranış usulü ortaya koymak zorunda kalır. Varlıklar arasında bilgi oluşturma ve bu bilgilere göre yeni beden tasarımları yarışı başlar. Bunun sonucu sürekli yeni bilgi-tasarımları ve bu bilgilere uygun yeni beden oluşumları birbirlerini takip ederler ki, tavuk-yumurta döngüsünün oluşum nedeni budur. Üst-sistem (tavuk)– alt-sistem (yumurta) ilişkileri olarak da ifade edilen bu gelişimin temel özelliği şudur: Tavuk-Yumurta ilişkileri: Her ikisi de, doğadaki değişim-dönüşümleri algılamaya ve bunlara uygun davranış içine girmeye çabalar. Tavuk, doğduğu andan itibaren çevrede ne var- ne yok; ne yararlı, ne zararlı, gibi konuları saptamaya çalışır. Algılanan sinyaller, alt-sisteme, yani hücrelere aktarılır. Yeni bir bilgi söz konusu ise, sinir-hücreleri arasında yeni sinaps oluşumları ve yeni bir protein oluşturularak kayıt edilir. Böylelikle, bedene ait bir bilgi, hücrelerin dili olan amino-asit sözcüklerinden oluşan genetik dile aktarılmış olur! Yani varlığın atomik diziliş yapısında bazı değişiklikler gerçekleştirilir. Bu şekilde tavuktan yumurtaya (yani üst sistemden-alt sisteme) doğru sürekli bir bilgi aktarımı gerçekleşir. Çevrede değişimler gerçekleştikçe, üst-sistemler bu bilgileri alt-sistemlere aktarırlar; alt- sistemler de bu yeni bilgilere göre, kendi yapıtaşlarını re-organize ederler ve üst-sistemleri yeniden düzenlerler. Tüm hayat sistemleri bu çerçevede oluşup-gelişir. Bilgiler hep alt-sistemlerde depolanır. Tavuğun deneyimleri hücreler arası etkileşimlerde korunur. Dolayısıyla tavuk öldüğünde, hücreler arası bağlantılar kopmuş olacağından, tavuk bilgisi de sona erer. Yumurta bilgisi, süreklilik arz eden koşullara ait bilgileri ve de 3.5 milyar yıllık bir geçmişe ait değişim-dönüşüm kayıtlarını kapsar ve kalıtsal olarak kromozomlarda, yani hücre-içi-bağlantı-sisteminde saklanır. Dolayısıyla, tavuklar ve yumurtalar karşılıklı olarak birbirlerine bağımlıdırlar, ama asıl söz sahibi olan yumurtadır ve yumurta tavuğu oluşturur ve onun geleceğini ve ömrünü belirler! Bilginin artışına dayalı olarak doğada sürekli yeni formlar, yeni meslekler ortaya çıkar: İnsanlık kültüründe, ~8-10 bin yıl önceleri tekerlek keşfedilir. Bu bilgi, tekerleklerin önüne at koşulması bilgisiyle birleştirilerek, at- arabaları oluşturulur. Sonraki nesillerde, bilgilerde sürekli değişimler olur; ağaçtan tekerleklerin yerini, önce madeni, sonra lastik tekerlekler alır. Atların yerini ise motorlar alır ve günümüzdeki modern- hızlı arabalar, uçaklar ortaya çıkar. Böylece bilgi evrimleşerek devam eder ve bu bilgilere göre de, varlıkların şekilleri değiştirilir. Yani dünyamızda evrimleşen ve gelişen şey bilgidir. “Bilgi”ler “düzen ölçütleri” olarak öğelerin değişik şekillerde kombinasyon oluşumlarına yansıtılırlar. Canlılar alemindeki bilgi gelişimi ve yeni canlı türleri oluşumu da aynen böyle olur. Denizel ortama özgü (a) şeklinde bir balık, çevredeki değişimleri algılayıp, karalarda bitki büyüdüğünü hücrelerine aktardığında, dış ortamda bazı önemli değişiklikler olduğunu öğrenen hücreler, eski bilgilerde değişiklikler yapıp, bu ortamda yaşayabilecek yeni bir gövde tasarımı gerçekleştirir ve (b) tipinde bir canlı ortaya çıkar. Bu şekilde, yeni bir “tavuk”, atası tavuk olmayan bir yumurtadan oluşmuş olur. Bu şekilde atom-altı-parçacıklardan başlanarak, atomlara, moleküllere, hücrelere, hayvanlara, vs. doğru bir büyüme gerçekleşir. Bu konu için “Atomlarda hayat” bölümüne bakınız. Atomlarda Hayat Maddenin en küçük parçacıkları cansız değil, canlıdırlar çünkü: Bilginin eksponansiyel (yani üssel) şekilde gelişim göstermesi bilgi oluşumunun başlangıcının maddenin en küçük parçacıklarından kökenlenmesi gerektiğini mantıksal ve matematiksel olarak ıspatlar. Bunun yanında, doğa bilimsel deneyler de maddenin en küçük parçacıklarının bilgili- bilinçli davrandığını göstermektedir. Şimdi yapılan fizik deneylerine göre, varlıkların en küçük parçalarını oluşturan atom-altı-parçacıklarında çevre algılama (bilgi oluşturma) ve bu bilgiye göre davranış belirleme özelliklerini görelim: Maddenin en küçük parçacıkları çevrelerinde kendileri ile ilişki içine girmek isteyen varlıkları algılayıp, ona göre davranırlar. S noktasından gönderilen fotonlar D noktasına konmuş bir detektör tarafından algılansın. S ile D arasına bir perde yerleştirilip, bu perde üzerinde S’den gönderilen 100 fotondan 1 tanesini D’ye geçirecek boyutta bir yarık (A) oluşturulsun. Şekil: Önlerinde 2 farklı yol seçeneği bulunan fotonlar, her iki seçeneği birbiriyle kıyaslayarak, çıkan sonuca göre o yolları kullanırlar veya kullanmazlar. (Feynman 1985’den) Aynı büyüklükte ikinci bir yarık (B) perde üzerinde biraz daha yukarıya yerleştirildiğinde, ve (A) yarığı kapatıldığında, yine S’den gönderilen 100 fotondan 1 tanesi D’ye ulaşır. Her iki yarık açık olduğunda ise, normal bir mantığa göre 2 fotonun D’ye ulaşması gerekirken, D’ye ulaşan foton sayısının, 0 ile 4 arasında değiştiği görülür! Yani bazen hiçbir foton D’ye ulaşmaz, bazen 4 tane ulaşabilir, bazen 1, 2, veya 3 tane! Dalga şeklinde ilerlemelerde, kat edilecek yol dalga boyu ile ölçülerek, hangi değerde bir amplitüd değerine denk geldiğine bakılarak hareket hakkında karar verilir.Kaç tane fotonun D’ye ulaşacağının hesaplanması ise şuna göre olur: Dalga şeklinde hareket eden tüm sinyaller, şekilde gösterildiği gibi, ilerleme yönünde, kat ettikleri mesafeye göre, 0 ile başlayıp, önce maksimum sonra 0 ve sonra minimum ve tekrar 0 değerlerini alacak şekilde davranırlar. D’ye ulaşmak isteyen bir foton, kaç türlü yoldan hedefe ulaşabileceğinin hesabını yapar. Önünde iki yol vardır: SAD ve SBD yolları. Diyelim ki, (B) yolunu takip edecek bir foton, S’den yola çıktığında, (0) diyerek saymaya başlar ve ilerledikçe, 0.1,.. 0.3, ... 0.8, ..1(max), 0.9,.. 0.6,...0.2, ..0,...-0.2,.. -0.4, ...-1(minimum), -0.8, .... –0.3, -0.1, 0 değerlerini alarak ilerler. Her 1 dalga boyu ilerlediğinde, sayacını sıfırlayıp, tekrar sıfırdan başlar! Bu yoldaki sayma işleminin, (D)ye vardığında –0.5 değeri ile sonuçlandığını varsayalım. (A) yolundan gidecek bir foton da aynı şekilde saymaya başlayıp, D’ye kadar ilerleme provası yapar. O yoldan ilerlendiğinde ulaşılan değerin +0.5 olduğunu varsayalım. Bu iki farklı seçeneğin sonuçları toplanır; sonuç (+0.5 – 0.5=0)dır. Sıfırın karesi alınır: o da sıfırdır. Yani, S’den çıkan bir fotonun D’ye ulaşması olasılığı sıfır olmuş olur. Her iki değerin de maximum (yani 1) olduğu durumda, iki maksimum değer elde edilmiş olunur, yani (1+1=2) olur. 2’nin karesi 4 eder; dolayısıyla, bu durumda D’ye ulaşacak foton sayısı 4 olmuş olur. Değerler 0.8 + 0.7 ise, (0.8 + 0.7= 1.5), dolayısıyla, D’ye ulaşma olasılığı 1.5’in karesi olan 2.25 olmuş olur!!!! Şekil: Fotonların hangi yolu kullandıkları saptanmak için güzergahlara detektörler yerleştirildiğinde, fotonlar interferens yapmaya son verirler. (Feynman 1985’den) Yukarıda belirlenen deney düzeninde bir değişiklik yapılıp, A ve B noktalarına foton saptayıcı özel detektörler konsun. Bu durumda, D detektöründe bir foton algılandığında, ya A veyahut B detektörlerinden biri aynı anda sinyal vermektedir. A ve B yarıkları arasındaki mesafe nasıl olursa olsun, foton sayısında bir artış veya azalma olmamaktadır. Bu deneylerden şunu anlıyoruz: Maddenin en küçük parçacıkları, çevrelerini algılayarak davranışlarını belirliyorlar. Kendileriyle etkileşim içine girmek isteyen bir varlık yoksa, önlerindeki seçenekleri değerlendirip, olasılık hesabı yaparak, bir karara varıyorlar ve ona göre davranıyorlar. Ama çevrelerinde kendileriyle etkileşime girecek bir varlık varsa (detektör), o zaman olasılık hesabına gerek duymadan, doğrudan o varlıkla etkileşiyorlar! Nasıl bu kadar kesin yargıda bulunulduğunu soracak olursanız, yanıt şu olur: A veya B yarığının birinden geçen fotonun önünde sonsuz seçenek vardır; istediği yönde uzayın herhangi bir noktasına doğru gidebilir. Ama rasgele bir yön seçmiyor, ve kendisiyle etkileşebilecek tek bir noktaya, D detektörüne gidiyor! Şekil: Fotonlar hep en kısa, en kestirme yolu tercih ederler. (Feynman 1985’den) S noktasına bir ışık kaynağı, P noktasına da bir detektör yerleştirilip, aralarına Q olarak gösterilen bir perde yerleştirilerek, fotonların direkt olarak S’den P’ye gitmeleri engellenmiş olsun. S’den gönderilen fotonların P’ye ulaşmalarını sağlamak için, bir cam düzlemi yerleştirilsin ve fotonlar bu camdan yansıyarak P’ye ulaşabilsinler. Camın üzeri şekilde görüldüğü gibi dar şeritler şeklinde işaretlenip, her bir şeritten tek tek yansıyacak fotonların P’ye ulaşması için geçecek süre hesaplanıp, bir grafik üzerine çizildiğinde, kırmızı hatlarla gösterilen zaman süreçleri ortaya çıkar. Yani A ve M şeritlerinden yansıyacak fotonlar en fazla zaman gerektirirler; B ve L biraz daha az; C ve K biraz daha az; D ve J biraz daha az; E ve I biraz daha az; F ve H biraz daha az; ve G şeridi en az zaman gerektirir. Bu nedenle fotonlar bu hesaplamayı yapıp, şekilde mavi oklarla gösterilen en kısa yolu seçerek, en kısa zaman gerektiren seçeneği tercih ederler. Maddenin en küçük parçacıkları önlerindeki tüm seçenekleri hesaplayıp, çıkan sonuca göre davranırlar. 3. deneyde kullanılan düzende, fotonların gerçekten tüm bu A, B, C, ...M seçeneklerini dikkate alıp-almadıklarını saptamak için şöyle bir ek deney daha yapılmıştır. En fazla zaman gerektiren A ve B şeritleri açık bırakılıp, diğer şeritlerin üzeri kapatıldığında, P detektörüne foton gelmediği görülmüştür. (S ve P arasındaki mesafeye oranla, SAP ve SBP yollarının çok uzun ve kullanılabilecek şerit genişliğinin, dolayısıyla hesaplamaya alınacak farklı yol seçeneği sayısının çok olmaları nedeniyle, ortaya çıkacak değer, kısır döngü oluşturacak şekilde birbirlerini etkisini yok ederler. Şekilde (1) olarak gösterilen durumda fotonların dolambaçlı yolları kullanmaları durumunda, 1. deneyde açıklanan dalga boyuna göre hesaplama değerleri tüm yollar için üst üste toplandığında, bir vektör oluşturmazılar, sonuç değeri fasit döngü olur. 1 nolu rakamın altındaki sonuç değeri dairesel şekildedir, (kırmızı okun ucuna bak!); bir yön gösterecek durumda değil, dolayısıyla foton bir yere gidemiyor.) Ancak, bu A ve B şeritlerinin üzeri, şekilde görüldüğü üzere ışığı yansıtacak ve yansıtmayacak şekilde daha küçük bölümlere ayrılıp, ölçümler yapıldığında, (2) durumundaki değer ortaya çıkar ve belirgin bir sonuç değeri oluştuğu görülür. Cam üzerinde belli kesimlerin hesaba katılmaması durumunda, diğer bölgelerin güzergah olarak yine çok uzak ve dolambaçlı olmalarına rağmen, fotonlar bazı kesimlerin negatif etkilerinden kendilerini kurtulmuş hissettiklerinden, mevcut seçenekler değerlendiriliyor ve hesap sonuçları bu defa belli bir vektör uzunluğuna ulaştığından, P detektörüne gidiyorlar. Elektronlar da önlerindeki tüm seçenekleri hesaplayarak kendilerine bir yol belirlerler. (Al-Khalili 2003’den) Elektronlarla yapılan deney ve ölçümlerde, bir detektörde kaydedilen elektronların spinleri, yükleri, vs özelliklerinin, önlerindeki seçenek sayısına göre artıp-azaldığı saptanmıştır. Yani (S) kaynağından gönderilen bir elektronun, şekilde gösterilen bir tarzda, önündeki tüm seçenekleri hesaplarcasına özellik değişikliklerine sahip olduğu ölçülmektedir. Madenin en küçük parçacıklarının da dahil olduğu tüm varlıkların önlerindeki tüm seçenekleri hesaplayarak kendilerine bir yer ve yön belirlediklerini göstermenin en basit yolu, fizik yasalarının tanımında yatar. Örneğin gravite yasası şöyle der: “Tüm varlıklar kütleleri ile doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılı olacak şekilde birbirlerini çekerler” der. Bu nedenle bir çekül, çevresindeki tüm varlıkların kütlelerini ve kendisine olan uzaklıklarını en hassas şekilde algılayıp, gerekli hesaplama sonucuna göre bir yöne doğru sapar. Bir mıknatıs aynı yöntemle kendisini etkileyen tüm manyetik alanları algılayıp, kendine ona göre bir yön belirler. Onlardaki bu özellik, maddenin en küçük parçacıklarındaki “tüm seçeneklerin hesaba katılarak çıkan sonuca göre davranılması” ilkesinin devamından başka bir şey değildir. Özet olarak: Maddenin en temel parçacıkları önlerindeki tüm seçenekleri dikkate alıp, gerekli hesaplamaları yapıyorlar ve çıkan sonuca göre davranıyorlar. Maddenin en küçük parçacıkları her zaman en ekonomik konuma göçme dürtüsüne sahiptirler. Maddenin en küçük bileşenleri olan atom altı parçacıkların davranışlarında Tünelleme etkisi (tunneling effect) denilen bir olay gözlemlenmektedir ve bu fiziksel olaya dayanılarak da “Tunneling Electron Microscope” adı verilen mikroskoplar üretilmiştir. Olay şekilde gösterildiği gibi özetlenebilir: (A) ortamında bulunan bir elektronun çevresinde, daha düşük enerji düzeyinde bir (B) ortamı oluşturulduğunda, (A) ortamındaki elektronların (B) ortamına zıpladıkları görülmüştür. Bu olay yine maddenin en küçük yapıtaşlarında görülen bilgili ve bilinçli davranışın bir görüntüsüdür. Elektron gibi maddenin en küçük yapıtaşları “cansız, ölü ve bilgisiz” olsalardı, (A) gibi bir ortamda hareketsiz olarak durmaları gerekirdi. Ama durmuyorlar ve çevrelerini algılayıp, “daha ekonomik bir yer var mı?” diye araştırıyorlar ve çevreleri ile etkileşerek o noktaya zıplamaları için gerekli muazzam bir enerjiyi çevrelerinden ödünç alıyorlar ve oraya zıpladıktan sonra tekrar geri veriyorlar! Elektronlarda tünelleme etkisi olarak bilinen bu davranış, onların kombinasyonlarıyla oluşan üst- sistemlerde de aynen devam eder. Tüm canlılar hep en rahat yaşanacak ortamlara göçerler, su hep en düşük düzeye akmaya çalışır, vs. Maddenin en temel öğelerinden biri olan elektronların bu en ekonomik konumlu sistemlere göç etme dürtüsü, varlıklar arası yarışlarda en ekonomik sistemler oluşturma yarışının sürdürülmesinin temel nedenidir. Bir canlı yeterince ekonomik bir şekilde yaşayamıyorsa, içindeki elektronlar daha ekonomik olan diğer sistemlere göç edeceklerdir; bunun sonucu da, o varlığın yapısı bozulup- dağılacaktır! Atom-altı parçacıklar arasındaki evrensel ölçekli karşılıklı bir etkileşim sistemi vardır: Quantum - entanglement veyahut Einstein-Podolsky-Rosen Paradoksu (EPR-effect) Yüz yıl öncesine kadar, maddeleri oluşturan temel öğelerin cansız, ölü nesneler (varlıklar) olduğu sanılıyordu. 1920’li 30’lu yıllarda yapılan araştırmalarda atom-altı parçacıkların davranışlarının, gözlenip-gözlenilmeme durumuna göre değiştiği saptanınca, fizikçiler arasında yorumlama farklılıkları ortaya çıkar. Bir gurup fizikçi (Bohr, Heisenberg, vd.) Kopenhagen yorumu denilen ve parçacıkların olasılık hesabına göre davrandıklarını ileri süren Kuantum Mekaniği adı altında yeni bir fizik dalı oluşumunu başlatır. Diğer bir gurup (Einstein, Schrödinger, vd.) “Allah zar atmaz!” şeklinde bir görüşü savunarak, bu şekilde yorumlanan bir kuantum mekaniğinin geçerli bir fizik yasası olarak kabul edilemeyeceği yönünde tavır alırlar ve Einstein-Podolsky-Rosen (EPR) Paradoksu (Einstein et al. 1935), veyahut Schrödinger’s Cat (Schrödinger-kedisi) gibi çelişkiler doğuracağını ileri sürerler. Bunlardan EPR-paradoksu şöyledir: Atom-altı parçacıkların spin, polarizasyon gibi özellikleri vardır. Örneğin bir elektron yukarı veya aşağı (sağa veya sola) spinli olabilir. Herhangi bir kaynaktan bir çift elektron oluşturulup, bu elektronların biri (A) detektörüne, diğeri tam ters yönde ve (A)dan çok uzak bir mesafede bulunan (B) detektörüne gönderilmiş olsun. (A) detektörünün başındaki kişi detektörüne gelen elektronun spinine baktığında “sağ” spinli olduğunu gözlemliyorsa, (B) detektörünün başındaki gözlemci “sol” spinli bir elektron gözlemleyecektir! Kuantum mekaniği kuramı bunu gerektirmektedir. Einstein ve arkadaşları ise, görecelilik kuramına göre, ışık hızından daha hızlı bir haberleşme olamayacağı için, ışık hızıyla bir birinden uzaklaşan iki elektronun vardıkları noktadaki davranışlarının birbirlerine göre ayarlanmalarının mümkün olamayacağını, dolayısıyla, kuantum mekaniği kuramının tutarsız olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Einstein 1955’de ölür; ama 1980’li yıllarda EPR-düşünsel deneyi gerçekleştirilir ve Einstein’ın yanıldığı, kuantum mekaniği kuramının geçerli olduğu ortaya konur (Aspect et al. 1982, Aspect 1999). Bir fizikçi: “Tuhaf ama gerçektir ki, odunların üzerine düşen bir parçacık, kendini dinleyecek bir varlık yoksa hiç ses çıkarmaz!” şeklinde bu olayı ifade eder. “To paraphrase, a particle falling in the woods does NOT make a sound if there is no one to hear it. Strange - but true!” (David R. Schneider, (http://www.drchinese.com/David/EPR_Bell_Aspect.htm) Bu olgunun anlamı şudur: Tüm varlıklarda çevreleriyle etkileşme-haberleşme temel dürtüsü vardır. Şimdi varlıkların nasıl karşılıklı olarak etkileşerek atomlardan moleküllere, hücrelere, hayvanlara doğru büyüyen sistemler oluşturduklarını görelim. Sinerjetik Fizik Dinamik sistemlerin davranışlarını araştıran bir fizik dalı olan Sinerjetik şu konularda çok aydınlatıcı temel bilgiler sunmaktadır: 1- Varlıkları hareket ettiren kuvvet dediğimiz güç alanları nasıl oluşurlar? (Order parameter veya informator, yani düzen ölçütü oluşumları) 2- Her şey proton-nötron-elektron gibi bir-kaç temel parçacıktan oluştuğuna göre, nasıl oluyor da aynı tür parçacıklardan oluşan farklı kombinasyonlar değişik özellik oluşumlarına yol açabiliyor? Örn. bir hücrede farklı, bir insanda farklı duygu ve düşünceler nasıl oluşuyor? 3- Doğada çok farklı sistemler oluştuklarına göre, sistemler arası etkileşimler ne tür sonuçlar doğurur? (Circular causality, Control parameter) 1- Kuvvet Dediğimiz Etkileşim Alanı Nasıl Oluşur? Fizikte “kuvvet alanı” diye bir kavram vardır. Bu, o alan içindeki öğeleri etkileyen yönlendiren alan ((güç sistemi alanı)) olarak bilinir. Güç sistemi denilen kuvvet alanları belli sınırlar içinde etkili ve geçerlidirler. Örneğin dünyamızdaki yer-çekimi alanı, dünyamız içindeki varlıklara etkilidir; Mars gezegeninin kendine has ayrı bir çekim alanı vardır. Dolayısıyla, ( güç veya) kuvvet alanları, sadece ait oldukları sistemlerde etkilidirler. Sistem denilen guruplaşmalar ise, atom-altı parçacıklardan başlanarak, atom, molekül, hücre, beden, göl, dünya, güneş-sistemi gibi değişik boyutlarda olabilmektedir. Neler “sistem” olarak işlev görür? Kendi ekseni etrafında dönen her varlık kendine has bir sistemdir: (her atom, her molekül, her gezegen, vs. birer sistemdirler.) Belli bir duvar veya sınır ile çevresinden ayrılan her gurup bağımsız birer sistemdirler: (Her mineral, her organ, her hücre, her beden, her devlet, her göl bağımsız birer sistemdirler.) Bir göl, bir ada, bir hücre, veya bir beden kendi içlerinde yarı-kapalı birer sistemdirler. “Yarı-kapalı” kavramı, bu sistemlerin dış dünyadan tamamen kopuk ve bağımsız olmadığı anlamına gelir, çünkü bu ortamlara dışarıdan güneş enerjisi girmekte, yağmur, beslenme ile çeşitli madde aktarımları olmakta; bu ortamlardan da dışarıya çeşitli şekillerde enerji ve madde aktarımları olmaktadır. Ama bu sistemler gene de çevrelerindeki diğer bölgelerden farklı, kendilerine has bir yaşam koşulu sergilerler, çünkü o göl, ada veya hücredeki öğeler, sadece o ortam içinde yaşarlar ve dış ortamlara gidip-gelemezler. Bu nedenle ekolojik olarak o göl, ada veya hücre, kendilerine has özel bir ortam oluştururlar. O ortamda, örneğin bir zehirlenme olsa, o ortamdaki tüm öğeler bu felaketten etkilenirler. Halbuki dünyanın başka yerlerindeki canlılar için o felaketin etkisi, çok az olur. (Bu nedenle, tüm canlılarda, kendilerini sınırlayıcı ortamı algılayıcı bir mekanizma vardır ve jeolojik olaylarla bir ada veya göl gibi bir ortamda izole olan canlılar o özel ortamın koşullarına uygun metabolik ve morfolojik değişim-dönüşümleri gerçekleştirirler ve yeni türler oluştururlar.) Sistemler içinde bir kuvvet alanı oluştuğu ve o sistem içindeki tüm öğelerin bu kuvvet alanına uydukları bilindiğine göre, soru, bu kuvvet alanının nerden ve nasıl kökenlendiğine gelir ve dayanır. İşte bu noktada “information & self-organisation” (Bilgiye Dayalı Örgütlenmeler = BDÖ) olarak özetlenen sinerjetik fizik devreye girer ve bu kuvvet alanlarının nasıl oluştuğunu açıklar ve “order parameter” diye yeni bir kavram ortaya koyarak, doğadaki canlı-cansız tüm varlıkların oluşum ve gelişim sistemlerindeki gizemi çözer. “Order parameter” yani “düzen ölçütü”, herhangi bir sistemde geçerli olacak olan kuvvet alanını tanımlar. Şekilde görüldüğü üzere, bu kuvvet alanı, o sınırlar içindeki öğelerin karşılıklı etkileşimleri sonucu oluşur (atoms generate field). Ortaya çıkan bu alana, o sınırlar içinde geçerli olan “order parameter” (düzen ölçütü) denir ve bu düzen-ölçütü o sınırlar içindeki öğeleri köleleştirir. Field (order parameter) slaves atoms. Varlıkları etkileyen kuvvet alanları, varlıkların karşılıklı etkileşimleri (yani anlaşıp- uzlaşmaları = mutabakatları) sonucu oluşurlar. Parçaların nasıl bir araya gelerek daha büyük boyutlu öğeler oluşturabildiklerini anlamak için şunu düşünün: Bir amaç için bir araya gelmiş insanların her biri bir yer işgal eder; o insanın bulunduğu noktada, o anda başka bir insan bulunamaz, yani iki varlık üst-üste, aynı hacme sığdırılamaz, çakıştırılamaz. Bu temel olguya, maddenin birbirlerini dışarılaması anlamında exclusion-prensibi denir. Oysa bu insanların düşünceleri karşılıklı olarak birbirleriyle aynı anda üst üste çakışacak şekilde bir araya gelebilirler ve bu çakışmanın sonucuna göre bir ortak eylem oluşturabilirler ve o eylem çerçevesinde tek bir varlık olarak davranıp, güçlerini birleştirerek daha büyük projeler yapabilirler. İşte bu durum doğa ve dünyadaki tüm oluşum ve gelişimlerde geçerli olan evrensel bir özelliktir. Bilgi varlıkların yapısallaşmalarında kayıt edilir. Örneğin bir insanın edindiği bilgiler, beynindeki sinir hücreleri arasında oluşturulan sinaps yapısallaşmalarında yeni protein türleri oluşturularak ve bu proteinlere o anlamlar atfedilerek kayıt edilirler. Hücrelere ait bilgiler, hücrelerin iç yapısallaşmalarında, farklı amino-asit dizilimi kombinasyonları olarak depolanırlar. Moleküllere ait bilgiler, faklı kimyasal element kombinasyonları olarak kayıtlıdırlar. Atomlara ait bilgiler, farklı proton-nötron-elektron kombinasyonları şeklindedirler. Atom altı parçacıkları bilgileri ise, çeşitli türlerdeki elektrik, manyetik potansiyeller, polarizasyonlar, up-down, top-bottom, vs gibi farklı değerler (flavour)-, spinler, vs. olarak kayıtlıdır. 2- Her şey proton-nötron-elektron gibi bir-kaç temel parçacıktan oluştuğuna göre, nasıl oluyor da aynı tür parçacıklardan oluşan farklı kombinasyonlar değişik özellik oluşumlarına yol açabiliyor? Bir hücrede farklı, bir insanda farklı duygu ve düşünceler nasıl oluşuyor? Fizikçiler bu sorunu simetri kırılması ve solidification (yeni bir özellik sabitleştirilmesi) kavramlarıyla çözmüşlerdir. Bu iki kavramdan ne anlaşılması gerektiğini açıklayabilmek için tek hücreli yaşam tarzıyla, çok hücreli yaşam tarzı arasındaki geçişi inceleyelim. Hayvanlar gibi çok hücreli yaşam tarzına geçiş bilgisinin oluşmuş olduğu canlıların üreme tarzları, tek hücrelilikten çok hücreliliğe geçişteki simetri kırılması ve solidification olayını çok güzel yansıtırlar. Çok hücreli yaşama geçişte simetri kırılması safhası. Hücreler bedeni oluşturmak üzere, 2-4-8-16-vs. gibi geometrik dizi şeklinde çoğalmaya başlarlar ve beden denilen sistemin temeli atılmış olunur. Yaklaşık bin hücrelik bir evreye kadar, tüm hücreler birbirlerinin tamamen aynı olacak şekilde çoğalırlar ve blastula safhası adı verilen, içi sıvıyla dolu küresel bir şekil oluştururlar. Dolayısıyla, çok hücreli tüm hayvanların büyümelerinin ilk safhaları tamamen bir birlerine benzerler ve içi sıvıyla dolu bir küre şeklindedirler. Bu küresel görüntü safhasındaki hücrelerden herhangi birini alıp, tekrar çoğaltmaya başlatırsanız o hücre tekrar 2-4-8-16- vs. şeklinde çoğalıp- büyüyebilir ve yeni bir canlı oluşturabilir. Ama bu safhadan sonraki gastrula safhasında, balon şeklindeki yapı, bir yerinden içe doğru bir kanal (gastrocoel) oluşturacak şekilde değişmeye başlar. İşte bu safhadan sonra, bedeni oluşturacak hücrelerin hepsinin kaderi ve özellikleri değişir! Hücreler öylesine kökten bir değişikliğe uğrarlar ki, artık bu hücreler bedenden koparılıp tekrar çoğalmaya bırakılırlarsa, önceki safhadaki kardeşleri gibi, 2-4-8-16 şeklinde çoğalıp, tekrar yeni bir beden oluşturamazlar. Bu yetenek kaybına, simetri kırılması denir. Gastrula safhasından sonraki hücrelerin, yeni bir canlı bedeni oluşturma özellikleri kaybolmuştur; ama buna karşın, başka bir yöndeki yeteneklerinin gelişmesinin önü açılmıştır: Bu hücrelerin, çevrelerinden gelen sinyalleri değerlendirerek, bulundukları konuma uygun bir şekilde, kalp, beyin, bacak gibi çok farklı alanlarda uzmanlaşma yetenekleri devreye girmiştir. Bir taraftan temel canlı oluşturma yeteneğinin kaybolması simetri kırılması olarak, diğer taraftan belli bir konuda uzmanlaşmaya yönelik yeteneklerin devreye sokulması olayı özellik sabitleştirilmesi (solidification) olarak tanımlanmıştır. Hücrelerin beden oluşturma süresince geçirdikleri bu simetri kırılması ve özellik sabitleştirilmesi olayı, atom-altı-parçacıklardan (aap) başlarlar. Aapların kombinasyonlarından oluşan kimyasal elementlerde yeni özellikler ortaya çıkar; Bu elementlerin kombinasyonları ile oluşan moleküllerde, elementlerin özelliklerinde simetri kırılmaları oluşur ve moleküllere ait yeni özellikler sabitleştirilir. Moleküllerden hücrelere geçişte yine simetri kırılmaları ve yeni özellik eklenip-sabitleştirilmeleri şeklinde yeni özellikler kazanılır. Hücrelerden çeşitli hayvan bedenleri oluşumlarına geçişte, yine simetri- kırılmaları ve yeni özellik kazanımları gerçekleşir. Bu şekilde her canlıda farklı duygu ve düşünce sistemleri ortaya çıkar. Şimdi, doğadaki farklı sistemlerde oluşabilecek değişim-dönüşümleri algılamaya yönelik olarak, bir insanın hücrelerinin duyu organlarıyla çevresindeki değişim-dönüşümler hakkında nasıl bilgi isteminde bulunup, bu bilgileri sabitleştirip-depoladığını görelim. 3- Her canlıya özgü farklı duygu oluşumları ve circular causality, control parameter kavramları İnsan bedenini oluşturan hücreler, çevrede yeni bir şey veya olay fark ettiklerinde, ‘epinefrin’ gibi bir hormon yayarak, dış-ortamda yeni bir şeyler olduğunu algıladıklarını belirtip, bunun çevrede nasıl değerlendirildiği hakkında ‘bilgi’ isterler! Bu konuda yapılan deneylerde (Schachter & Singer, 1962): Bedenlerine epinefrin hormonu verilen denekler arasına ajanlar yerleştirilerek farklı koşullar oluşturulmuştur. Ajanların kimi, “Oh, neşeden uçacağım” rolü, kimi “Of, üzüntüden öleceğim” rolü oynamıştır. Deneklerde ortaya çıkan davranışlar, ajanların davranışlarıyla büyük bir paralellik gösterir! Yani, hücreler dış ortamdaki her olayın o ortamdaki varlıklarca nasıl yorumlandığını dikkate alacak şekilde bir değerlendirme sistemi oluşturmaktadırlar. Üst-sistem yapıları, bulundukları çevre koşullarından bağımsız yaşayamazlar. Tüm varlıklar arasında ‘circular causality’ adı verilen karşılıklı bir etkileşim vardır. Duyu organları çevreyi tarayarak, neler olup-bittiği, olayın çevrede nasıl yorumlandığı hakkında hücrelere bilgi aktarırlar ve hücreler de, bu bilgilere göre bu olay hakkında kayıt oluştururlar. Doğada binlerce farklı sistem (canlı varlıklar veya cansız oluşuklar) bulunduğuna ve bunların her birinde farklı bir değişim-dönüşüm oluşabileceğine göre, bedenlerin davranışını etkileyebilecek çevre faktörleri de, yani ‘control parameters’, sürekli değişmektedir. Bu nedenle duyu organları çevrede olup-bitenleri beyin denilen bilgi-işlem merkezine aktarırlar ve hücreler de buna uygun olarak gerekli yapısal değişiklikleri gerçekleştirirler. Bedendeki amino-asitleri yeniden kombinasyonlara sokularak, doğadaki değişimlerle rezonansa girecek, onları algılayacak yeni proteinler; hücreler arasında yeni sinaps bağlantıları oluşturulur, vs. Beyinlerde gerçekleşen bu yapısal değişim sonuçlarına göre de insanlar değişik türlerde duygu oluşumlarına sahip olurlar. Dolayısıyla, duygu dediğimiz şey, beden denilen üst- sistemin bulunduğu ortam koşulları hakkında hücrelerimizin oluşturdukları değerlendirme kayıtlarıdır. Bir başka ifadeyle, duygular, insanların bakış açılarına göre değerlendirdikleri bir olayın hücrelerimizin dili olan biyo-fiziko-kimyasal reaksiyonlarla ifade edilme şeklidir. ÖNEMLİ SİNERJETİK FİZİK TERİMLERİ Atraktor (Çekici): Dinamik sistemlerde, bir öğenin gideceği hedef. Düzen-ölçütü (order parameter): Dinamik sistemlerde öğelerin daha az enerji harcayan bir duruma geçmeleri ve rahatlamaları için birbirleriyle anlaşarak oluşturdukları ortaklık ilkeleri. Kontrol parametreleri: Dinamik sistemlerde öğelerin dikkate almak zorunda oldukları çevre faktörleri dizini. Köleleşme prensibi (slaving principle): Dinamik sistemlerde öğelerin daha ekonomik bir duruma geçmek için oluşturdukları ortaklık ilkelerine uyulmaya zorlayan faktör. Maksimum Enformasyon Prensipi: Dinamik sistemlerde, değişen koşullara uyum sağlamak amacıyla varlıkların çevrelerini algılayıp, kendilerini bu koşullara uyumlu hale sokabilmeleri için gerekli bilgi oluşturma dürtüsü. Simetri kırılması (symmetry breaking): Mikroskobik sistemlerden makroskobik sistemlere doğru geçişlerde, yani alt-sistemlerden üst-sistemlerin oluşturulmalarında, üst- sistem içinde birleşmeyi sağlayacak yeni kavramların (kuvvet alanlarının veya değer yargılarının) oluşturulması. Solidifikasyon (Sabitleştirme): Üst-sistem içinde birleşmeyi sağlayacak yeni değer yargılarının kalıcı olmalarını sağlayacak şekilde sabitleştirici işlemler yapılması. Bilginin entegratif ve eksponansiyel özelliği Bilginin entegratifliği ve eksponansiyelliği! Genç nesil cep telefonları, bilgisayarlarla doğup-büyüyorlar; orta kuşak televizyonlarla, videolarla büyümüşlerdi; yaşlı nesil ise radyo ile büyümüştü; dedelerimizin ise bunların hiç birinden haberleri yoktu. Günümüzde ortaya çıkan insan eserleri baş döndürücü bir hızda gerçekleşiyor, ama geçmişe doğru gidildikçe yeni ürün ortaya çıkış aralığı gittikçe uzuyor. ~ 2.5 milyon yıl önceleri ortaya çıkan insanın becerisi, taşlardan parçalar koparıp kesici olarak kullanmaktan ibaretti. ~ 500 bin yıl öncelerinin insanları, ateş yakmasını da öğrenmişlerdi. ~ 200 bin yıl önceleri ölülerine mezar kazmaya başlamışlardı. Yani, ~2.5 milyon yıllık tarihinin, “iki milyon 460 bin” yıllık büyük bir bölümünde 3-4 tür kültür ürününden fazla bir şey ortaya koyamayan insanlık, ~ son 40 bin yıllık döneminde şahlanışa geçmiş ve mağara duvarlarına resim yapmakla başlayıp; ~35 bin yıl önceleri mızrak; ~26 bin yıl önceleri iğne; ~17 bin yıl önceleri süs-takıları; ~11 bin yıl önceleri ağaç ve çalılardan evler; ~10 bin yıl önceleri tuğla ve tuğladan evler gibi kültür ürünlerini peş peşe sıralamaya başlar ve ~5 bin yıl önceleri çivi yazısının keşfiyle birlikte, daha etkili bir bilgi depolama ve aktarım sistemini de devreye sokarak, matbaa, motorlar, bilgisayarlar, uydular, cep-telefonları, vs. ile devam etmekte olan ürünleriyle baş döndürücü bir ivme kazanır. Bilgi üssel olarak gelişmektedir! Şimdi dünya genelinde canlıların oluşum ve gelişimlerine bakalım.Yeryuvarında hayat, ~ 3.5milyar yıl önce, prokaryotik bakterilerle başlar; ~ 2 milyar yıl önceleri ökaryot tek hücreliler ortaya çıkarlar. ~ 600 milyon yıl önceleri yumuşak gövdeli ilk hayvanlar ortaya çıkar; ve ~550 milyon yıl önceleri de, solucanlardan tutun, salyangozlar, derisidikenliler, eklembacaklılar gibi günümüz dünyasında da halen temsilcileri bulunan bir sürü canlı gurubu, birbirini takip eden kısa bir süreç içinde dünya sahnesinde yerlerini alır ve Kambriyen patlaması denilen canlılar alemindeki şahlanış ortaya çıkar. Canlı varlıkların oluşum ve gelişimleri de rasgele bir dağılım göstermiyor; tam tersine, tipik bir üssel gelişim gösteriyor. “Bilgi faktörünün” üssel olarak gelişim göstermesinin anlamı nedir? 1- Fiziğin temel ilkelerine göre, doğada bir varlık ya durur, ya belli bir hızla hareket eder. (Newton’un 1. yasası). 2- Eğer bir olay ivme kazanarak, yani üssel fonksiyon şeklinde gerçekleşiyorsa, o olayı tetikleyen ve ivme kazandıran sürekli etkili bir kuvvet olması zorunludur. (Newton’un 2. yasası) 3- Bilgi oluşumu üssel fonksiyon şeklinde geliştiğinden, doğada bilgi oluşumunu teşvik edici bir kuvvet bulunmak zorundadır. 4-Üssel fonksiyonların türevleri de hep üssel olarak kaldıklarından, bilgi oluşturucu bu kuvvetin başlangıç noktası, varlıkların en küçük yapıtaşlarından kökenlenmek zorundadır. 5- Kuvvet alanları bilgi oluşumlarına göre oluştuklarından, doğa ve dünyamızdaki olayların gelişimleri tamamen varlıkların kendi aralarındaki etkileşimleri sonucu oluşturacakları bilgilere göre düzenlenmektedir. Hücreler Bilginin Öneminin Farkındadırlar. Bizlerin bedenlerini oluşturan hücreler bilgi oluşturmanın önemini çok iyi bilmektedirler, çünkü bilgi, bir şeyin yapılabilmesi için gerekli en temel unsurdur, o olmadan hiçbir şey yapılamaz. Şekil : Doğada hayat oluşumu tamamen bilgi oluşturmaya endekslidir ve hücreler bunun farkında oldukları için, insan denilen varlığın yorumlama ve gelecek senaryoları üretme yeteneğini artırıcı bir eyleme girmişlerdir. Bilgi edinme, öğrenme dediğimiz şey ise, karşıdan gelen sinyallerle rezonansa girebilecek şekilde, bedenlerimizdeki atom ve moleküllerin dizilimlerinin ve bağlantı şekillerinin yeniden düzenlenmesidir. Bir şey öğrenildiğinde, beyindeki hücreler arasında, yeni sinaps bağlantıları oluşturulur; ligand ve reseptörler arasında aktarılacak yeni bir protein türü sentezlenir. Böylelikle bedenimizdeki mevcut aminoasit molekülleri yeniden sıraya konularak, değişik bir yapısallaşma ve etkileşme türü oluşturulmuş olur. Bedenimizdeki atom ve moleküllerin dizilimlerinin ve bağlantı şekillerinin ayarlanması çeşitli düzeylerde ve çeşitli zamanlarda gerçekleşir. Her yeni oluşan sistem bir önceki evredeki olay ve öğelere bağımlı olmak zorundadır. Bir önceki evrede gerekli alt yapı oluşturulmamışsa, ondan sonraki oluşumlar da otomatik olarak engellenmiş olunur. İnsanlığın çocuk ve gençlik eğitiminde dikkate almadığı nokta budur. Şekilde duyu organlarına tahsis edilen beyin hücreleri topluluğu kahverengi ile, hareket organlarına tahsis edilenler mavi renkte, ve yorumlamaya tahsis edilen beyin hücreleri topluluğu ise beyaz renkte gösterilmiştir. Bir kedinin beyninde hareket, koku, işitme, görme gibi organlara tahsis edilen beyin hücreleri sayısının yorumlamaya tahsis edilen hücre sayısına oranı çok fazladır, bu nedenle insandan hızlı koşabilirler, insandan fazla zıplayabilirler, insandan daha iyi görebilirler ve insandan iyi koku alırlar. İnsanı oluşturan hücreler ise, yorumlama konusuna o kadar önem vermişlerdir ki, bunun sonucu koklama, zıplama, görme, vs gibi yetenekleri körelmiştir. Ama buna karşın yorumlama, senaryolar üretme yeteneği son derece gelişmiştir. İnsansı yaratıkları oluşturan hücreler yaklaşık 5 milyon yıldan beri, hem beyinlerini gittikçe büyütmeyi, hem de duyu organlarından gelecek verileri işleyip-yorumlayacak olan hücre sayısı oranını artırmayı ön plana almışlardır. Bunun sonucu, az sayıda veriden, muazzam senaryolar üretecek bir beyin yapısı ortaya çıkmıştır. Az sayıda veriden yola çıkarak çok çeşitli senaryolar üretme yeteneği, verilerin çok güvenilir olmasını gerektirmektedir. İşte dikkat etmemiz ve üzerinde önemle durmamız gereken en önemli nokta budur. İnanç dediğimiz çoğu bilgiler, bizlerin gözlemlerine dayalı veriler değil, başkalarının bizlere aktardıkları verilerdir. Bu verileri kesin doğru olarak kabul etmek doğadaki karşılıklı etkileşimlere dayalı bilgi üretmek ilkesine terstir. Her insan kendi doğrularını kendi duyu organlarından gelen direkt sinyallere göre üretmek zorundadır, çünkü doğal sistemin kuralları buna göre işlemektedir. Hücrelerin dahiyane bir veri değerlendirme – ilişki kurma yöntemi vardır. Striatum’daki (spiny neurons) hücreler çok özel bir yapıya sahiptirler. Her bir hücre yaklaşık 10 000 – 30 000 arasında farklı sinyal girdisi alıp, bu sinyalleri işleyebilir. Beynin dış kabuğunu oluşturan korteks kesimindeki hücreler, normal olarak, yani herhangi bir uyarı olmadığında, birbirlerinden bağımsız olarak, saniyede 10 ila 40 titreşim arasında bir sinyali çevrelerine yaymaktadırlar. Herhangi bir dikkat çekici olay olduğunda (örneğin bir trafik lambasında durulduğunda), tüm hücreler o olayın başlangıcından itibaren aynı anda kendilerine has frekansta sinyal yaymaya başlarlar. Kimi hücre 10 frekansında, kimisi 11, kimi 15, 30, vs. 40 frekansa kadar değişen bir spektrumda, sinyal yaymaya başlarlar. Bu sinyaller striatumdaki (on binlerce farklı sinyali toplayıp, bunların bileşkesini alabilen) özel hücrelerde birleştirilerek bileşkeleri alınmaya başlanır. Trafik lambası tekrar devam işareti verdiğinde, yine “basal ganglia”nın bir başka bölgesinden (substantia nigra) bir mesaj ileticisi (neurotransmitter) dopamin yayılarak, sürecin tamamlandığı mesajı yayılır ve striatumdaki hücreler o ana kadar kendilerine ulaşan farklı frekanslı sinyallerin bir bileşkesini alarak, söz konusu olayın ne kadar sürdüğünü belirleyici özel bir sinyal olarak tesbit ederler. Kayıt edilen sinyallerin hangi olaylar arasında olduğu, gelen kaynağa göre zaten belli olduğundan, olaylar arası ilişki ve zamanlama, neyin neyi takip edeceği, vs. bu şekilde belirlenmiş olur. Görüldüğü üzere, ortaya çıkan bileşke, çok özel bir sinyal türüdür. Doğadaki farklı olayları algılayan farklı hücreler beyinde bulunduklarından ve farklı süreç belirleyici sinyaller var olduklarından, her hangi iki olay arasındaki bir süreç için, çok özel bir sinyal belirleyici tayin edilmekte ve bu şekilde on-binlerce olay ve bunlar arasındaki süreçler farklı farklı kayıt altına alınmaktadırlar. Bu şekilde hücreler doğadaki kendilerini ilgilendiren tüm olayları ve bu olayların nelere bağlı olarak geliştiklerini hassas bir şekilde tanımlamakta ve bu bilgilerden yararlanarak hayatlarının en iyi şekilde devamlarını sağlamaktadırlar. Arılar, karıncalar, vs. bu şekilde bir fırtınanın ne zaman olacağını önceden saptamakta ve gerekli önlemleri almaktadırlar. Aynı şekilde bedenimizdeki hücreler de, nelerden korkup-kaçacaklarını, nelerin kendileri için iyi, nelerin kötü olduğunu bu şekilde kayıt altına alıp, ona göre bedenleri yönlendirmektedirler. Temel davranış devreleri oluşturmada ilk 10 yaş en önemli evredir. Shaw ve diğ. 2006’nın araştırma sonuçlarını yansıtan yandaki şekilde görüldüğü üzere, insan beyinlerindeki zekâ gelişiminde görevlendirilen hücre sayısı çocukların gelişim yaşları ile ilişkilidir. Şekil: Beyindeki hücre ve sinaps oluşumları belli yaşlarda maksimum artış gösterirler. Yorumlama yeteneğinde etkili olan kortex kalınlığı yaklaşık 9-10 yaşlarına kadar artmakta, daha sonra azalmaktadır. Bunun anlamı ise şudur: Çocuklarımızın akıl ve mantık sistemlerinin oluşturulmasında ilk 10 yaş çok önemlidir ve insanların temel düşünce ve davranışlarını belirleyen beyin örgütlenmesinin ana hatları bu dönemde gerçekleştirilir. Doğadaki oluşturucu güç sistemi nasıldır, doğadaki düzen ve ahenk nasıl oluşturuluyor, toplum hayatı nedir ve nasıl oluşturulur gibi temel konularda simetri kırılması ve solidifikasyon bu dönemde ana hatlarıyla belirlenir. (Simetri kırılması-solidifikasyon kavramaları için “sinerjetik”bölümüne bakınız.) Yani insanların geleceklerine yönelik senaryo kurma ve fikir üretme yeteneklerinin ana hatları (kendilerini toplumun sahibi mi olarak görecekleri, yoksa toplumun sahipliğini tepedeki birilerine mi atfedecekleri; doğadaki olayların yönlendirilmesinde kendilerini mi, yoksa harici bir güç sistemini mi sorumlu düşünecekleri, vs.) beyindeki devrelerde bu dönemde sabitleştirilir ve ondan sonra kişiler hep bu yönlendirmelere göre davranırlar. Bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlamaya yönelik eylemlere en güzel örnek seks dürtüsüdür. Canlıların genetik bilgi depolarında bedenlerin nasıl oluşturulacakları, bu bilgilerin nasıl aktarılacakları vs. konularında kesin yönlendirmeler vardır ve canlılar bu bilgilere göre oluşturulurlar. Bir somon balığı genlerinde kayıtlı bu bilgileri gelecek nesle aktarmak için, bulunduğu açık denizlerden doğduğu ırmağın kaynağına dönüp, orada karşı cinsle buluşup yumurta döllenmesi işlevini yerine getirebilmek için tüm hayatını tehlikeye atacak bir dönüş yolculuğuna çıkar. Çağlayanları zıplayarak aşmaya çalışır; bir sürü yırtıcı hayvana yem olmamak için çabalar ve hedeflerine ulaşanlar yumurtalarını ve spermlerini 20–30 saniye içinde üst-üste bıraktıktan sonra da, çoğunlukla yorgunluktan bitap düşüp ölürler. Balıkları bu ölüm yolculuğuna yönelten dürtü, hücrelerin bedene empoze ettikleri “genetik bilgilerin aktarılması zorunluluğudur.” Hücreler öylesine bilinçlidirler ki, milyarlarca yıllık deneyimlerin sonucu olan genetik bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak için seks dürtüsünü en dayanılmaz zevk duyguları ile bağlantı içine sokmuşlardır. Duygular ve değer yargıları çevreden gelecek verilere göre belirlenirler. Vücut dışı ortamda bir şeyler olduğunda, hücreler bunu algılayıp, epinefrin türü hormonlar yayarlar ve duyu organlarından olayla ilgili bilgi isterler. Bu durumlarda duyu organları alarma geçerler ve ne tür bir olay olduğunu ve bu olayın nasıl yorumlanması gerektiği konusunda veri toplamaya başlarlar. Bu yorumlamada çevredeki diğer insanların davranışları çok büyük önem taşır, çünkü insanlar, özellikle çocukluk evresinde, neyi nasıl yorumlayacaklarını çevrelerindeki insanların çeşitli olayları nasıl yorumladıklarına bakarak beynindeki hücrelere iletirler ve hücreler de bu yorumlara göre o olayı kayıt ederler. (Maranon (1924), Schachter & Singer (1962), Sapolsky (2003)). Bilgi edinmeyi kolaylaştırmaya yönelik bir eylem atalarının deneyimlerinden yararlanma usulünü içerir. Ataların bilgi ve deneyimlerinden yararlanmak amacıyla beyinlerde, “mirror neurons” denilen kopyalayıcı sinir hücreleri oluşturulmuş ve bu sayede, atalarının oluşturduğu bilgiler (görsel ve işitsel davranışlar) kopyalanarak, yeni doğan yavruların otomatik bir şekilde bu bilgileri devralmaları sağlanmıştır. (Rizzolatti et al.2001, Rizzolatti & Craighero 2004, Iacoboni.et al. 2005). Bu yöntem sayesinde, bebekler çevrelerinde duydukları sözcükleri, gördükleri mimikleri ve davranışları aynen kopyalayarak, o çevrenin dili ve kültürünü aynen devralırlar. Bu yöntemin iyi yönleri olduğu gibi, kötü bir yanı da vardır. Ataların hem iyi hem de kötü yönleri kopyalanmaktadır. Atalar bir konuda yanılmışlarsa, bu yanılgı da otomatik olarak kopyalanmaktadır. Hücreler Ortaklık Yaparak Doğadaki Karmaşık Durumlara Uygun Kararlar Alına Bilineceğinin Farkındadırlar. Son yıllarda yapılan araştırmalar hücrelerin her şeyi bilgi oluşturarak yaptıklarını ve çok çeşitli konularda bilgi oluşturabilmek için de, ortaklıklar oluşturarak daha hassas şekilde bir davranış usulü oluşturma çabaları içinde olduklarını göstermektedir. Örn. Padoa-Schioppa & Assad (2006) beynin “orbitofrontal cortex” kesimindeki hücrelerin bazılarının herhangi bir nesnenin seçiminde karar verici, bazılarının ise o nesneden kaç tane alınması kararını belirleyici olarak görev yaptıklarını ortaya koymuştur. Anlaşılacağı üzere, beyindeki her hücreye belli bir görev verilerek, hücreler arasında karşılıklı bir iş-birliği ve hizmet-alış-verişi ortaklığı oluşturularak, doğadaki koşullara en iyi uyumu sağlayıcı davranışlarda bulunulması hücrelerin ana amaçlarıdır. Bilginin integratif ve üssel şekilde gelişmesinden çıkartılan sonuçlardan biri, bilgi oluşumunun taa varlıkların en temel parçacıklarından kökenleniyor olmasıdır. Hücrelerin bilgi oluşturma ve bu bilgileri sürekli geliştirme ve gelecek nesillere aktarma çabaları buna yöneliktir. Hücrelerin Örgütlenmelerinde Ortam Koşulları çok Önemlidir. Hücrelerimize ne tür bilgiler aktarıyorsak, hücrelerimiz o bilgilere uygun şekilde bedenlerimizi yapısallaştırıyorlar, düşünce ve davranışlarımızı belirliyorlar. Çocuklarımızın iyi veya kötü yönde yetiştirilmelerinin, dolayısıyla toplumumuzun geleceğinin ne derecede bizlerin çocuklarımızı eğitmemize bağlı olduğunu gösteren iki örnek verelim: - Leslie Lemke (LL) 1952 de prematüre doğar ve annesi onu evlatlık verir. Prematüre doğum nedeniyle göz problemi oluşur ve daha 1 aylıkken gözleri ameliyatla alınır. Prematüre doğum nedeniyle beyin problemleri de vardır ve LL hasta bir çocuk olarak büyür. LLyi evlatlık olarak alan anne LL ile yakından ilgilenip, ona nasıl hareket edip-yürüyeceğini, nasıl ses çıkarıp, iletişim kuracağını sabırla öğretmeye çalışır. Bu eğitim çabaları arasında, piyanonun başına oturup, kör LLnin parmaklarını kendi parmakları üzerine yerleştirerek piyano çalmak da vardır. LL müziğe karşı duyarlıdır ve işittiği melodileri ve sesleri çok iyi hatırlamaktadır. LL 14 yaşında iken, bir gün Çaykowski’nin 1 nolu piano konçertosonu bir yayın organından dinledikten sonra, piyanonun başına geçer ve tek bir defa dinlemiş olduğu bir konçertoyu, notası- notasına aynı şekilde tekrar çalar ve ailesi hayretler içinde seyreder! Günümüzde meşhur bir piyanisttir ve konserler vermektedir. Kötü etkileşim ve kötü beden yapısallaşmasına bir örnek, yine Amerika’dan (Curtis 1977): - 1970 yılında Amerika’nın California eyaletinde bir evde 13 yaşında bir kız çocuğu ‘Genie’, komşuların ihbarı üzerine, bir koltuğa bağlı olarak bulunmuştur. Çocuğun annesi kör denecek kadar görme özürlü bir kadın, babası ise ruh hastası bir kişidir. Çocuğun ağlamaları vs.den rahatsız olan baba, çocuk 20 aylıkken, onu özel kemerlerle bir oturağa bağlar ve bir odaya kapatır. Annesine de, çocuğa mama verme haricinde her şeyi yasaklar. Çocuk bu koltuğa bağlı olarak 13 yaşına kadar başkalarınca fark edilmeden yaşar ve bulunduğunda tam bir zavallıdır ve hiçbir insansı davranışı yoktur. Hemen bir uzman eğitimcinin bakımına verilir ve eğitilmesine başlanır. 6 yıllık yoğun bir eğitimden sonra Genie ancak yaklaşık 2 yaşlarında bir çocuğun konuşabileceği kadar bir dil öğrenebilmiştir ve artık daha fazla öğrenebilmesi mümkün olmamaktadır. “Süt istemek”, “iki el” gibi ancak 2 sözcüklü ifadeler kullanabilmenin ötesine ulaşamamıştır. Genie’nin mekansal yetenekleri de son derece sınırlı kalmıştır. Bulunduğu evden dışarı çıkıp, en fazla bir köşe dönüp bir dükkana gidip-gelebilmektedir. İki veya daha fazla köşe (sokak) dönülmesi durumunda, kaybolmaktadır. Kısacası, değişim-dönüşüm içindeki bir doğa ve dünyada oluşup-gelişen hücreler, kendilerini etkileyen faktörlerdeki önemli değişim-dönüşüm sistemlerinin nelere bağlı olarak, hangi aralıklarla gerçekleştiği bilgilerini genetik kayıtlara almakta ve bu bilgileri yavrularına aktararak, onların iç-güdü dediğimiz sistemlerini oluşturmaktadır. Bu şekilde, hücreler, doğa ve dünyadaki değişim-dönüşümleri algılarlar; bunların ne anlama geldiği konusunda duyu organlarına başvururlar ve onlardan gelecek bilgilere göre algıladıkları değişim-dönüşümleri yorumlarlar. (Duyu organları, hücrelerin çevre koşullarını algılama aygıtlarıdır.) Bu yorumlama ve ona göre davranış belirleme (programlanma) olayları ana hatlarıyla çocukluk evresinde gerçekleşir ve biz insanların duygu ve düşünce sistemleri oluşur. Bu nedenden dolayı, eğitim çok, çok önemlidir ve gelenek görenekler dahil her şey hücrelerimizin bu özellikleri ve de yaşanılan bu doğa ve dünyanın gerçekleri dikkate alınarak düzenlenmek zorundadır. Çocuklarımız hayata başladığında onlara toplumsal hayatı bir arada tutan gücün ne olması gerektiği konusunda ne tür bir bilgi verirseniz, hücreler ona göre bir yapısallaşma gerçekleştireceklerdir. Alt sistemler hep üst-sistemin gösterdiği hedeflere yönelirler. Tümleşik sistemler teorisinin (Theory of integrative levels) öngördüğü üzere doğada herhangi bir şeyi yapma-oluşturma erki alt-sisteme aittir; üst sistem sadece hedef göstermekle yükümlüdür. Bu konuyu, değişik düzeylerde olacak şekilde birkaç örnek vererek açıklayalım. Bedenler hücrelere hedef gösterir ve hücreler o hedeflere uyacak şekilde davranırlar. Bu konuya yönelik çok sayıda gözlem mevcuttur. Bunlardan birkaç örnek verelim. İlk örnek olarak, Galapagos adalarındaki yeni bitki ve kuş türlerinin oluşumu verilebilir. Galapagos adaları yaklaşık 50 milyon yıl önceleri Pasifik okyanusunda patlayan bir volkanizmanın ürünü olarak oluşmuşlardır. Pasifik Okyanusunun değişik bir enlemi ve boylamında oluştuklarından, dünyanın başka yerindeki enerji spektrumundan farklılık gösterirler. Bu farklılık adalar üzerine düşen bitki tohumları için farklı bir hedef oluşturur ve genellikle Güney Amerika kıtasından kökenlenen bitki tohumları, geldikleri bölgedekilerden daha farklı bir şekilde büyüyüp gelişirler. Bunun sonucu bu adalara özgü yeni bir flora gelişir. Daha sonra adaya gelen kuşlar adadaki farklı bitki türlerini algılayıp, hücrelerine aktarırlar ve hücreler yeni oluşturacakları yumurtaları bu yeni bitki türlerine uyacak şekilde oluşturmaya çalışırlar ve bir süre sonra adada yeni doğan kuşlar bu adadaki bitkilere uygun yeni gagalarla doğmaya başlarlar. Şu örnekler ise insan yaşamında hedef gösterme ve yönlendirmenin ne kadar etkili olduğunu vurgulamaya yöneliktir. .Frazer’in(1890) “Altın Dal, Dinin ve Folklorun Kökleri” adlı eserinden alıntılar: “Mikado'nun (kutsal kral) yemeğinin her gün yeni kaplarda pişirildiğini ve yeni tabaklarda verildiğini görmüştük; hem kaplar hem de tabaklar, bir kez kullanıldıktan sonra kırılabilsin ya da atılabilsin diye adi topraktan yapılırdı. Bir başka kimse yemeğini bu kutsal tabaklardan yiyecek olursa ağzının ve boğazının şişeceğine ve tutuşacağına inanıldığı için bunlar genellikle kırılırdı..... ... Yeni Zelandalı, yüksek rütbeli ve çok saygın bir başkan, yemeğinin artıklarını ortalıkta bırakmış. Başkan oradan ayrıldıktan sonra oraya gelen güçlü-kuvvetli, aç bir köle henüz bitirilmemiş yemeği görmüş ve sorgu sual etmeden yiyip bitirmiş. İşini henüz bitirmiş ki, kenarda dehşetten donup kalmış onu seyreden biri, yediği yiyeceğin başkanın yiyeceği olduğunu haber vermiş ona. "Zavallıyı iyi tanıyordum. Cesarette üstüne yoktu, kabile savaşlarında kendine bir ad yapmış bir kişiydi... öldürücü haberi işitir işitmez, akıl almaz titremelere yakalandı, midesine kramp girdi ve bunlar aynı gün batımında ölünceye kadar dinmedi. Güçlü bir adamdı, yaşamının en güzel dönemindeydi." (Pakeha Maori, Old New Zealand, (Londra, 1884)) Üçüncü örnek: Şu olay Türkiye’de 1970’li yılların sonlarında yaşanmıştır. Çorum yakınlarındaki bir MTA kampında çalışanlardan bir gurup, arazi çalışmaları sırasında bir tavşan yakalar. Akşam kampa döndüklerinde tavşanı aşçıya verip, pişirmelerini isterler. Yemek zamanı, diğer elemanların da katılımıyla, masaya oturulur ve tavşanlı yemek dahil, yemekler yenilir. Kampda çalışanlardan biri Alevi-inançlı bir kişidir ve onun inancına göre, tavşan eti tabu sayılır. Yemekten sonra, bu alevi vatandaşa, etli yemeği beğenip-beğenmediği sorulur. O da çok beğendiğini söyler. Bunun üzerine, kamptakilerden biri, yediği etin tavşan eti olduğunu söyler. Bunu duyan adamın birden bire benzi solar ve midesine kramplar girmeye başlar. Adamı alıp aceleyle Çorum hastanesine kaldırırlar ve midesini yıkatarak, hayatını kurtarırlar. Dördüncü örnek: Hipnoterapi uzmanı Erickson'un naklettiği bir olay, hedef göstermenin ne kadar etkili olduğu konusunda kayda değerdir. Colorado Psychopathic Hospital'da bir hasta "Ben önümüzdeki cumartesi sabahı saat 10.00 da öleceğim" der, çünkü buna inanmış ve hücrelerine böyle bir hedef göstermiştir. Hastanede kendisine iyi bakılır, iyi yemekler yer, iyi uyur. Sağlık durumu kontrol edilmiş, hiçbir sorunla karşılaşılmamıştır. Cumartesi sabahı saat 10.00'dan önce tüm hastane personeli hastanın başında toplanır ve hastanın durumunu seyretmek için beklemeye başlar. Hasta daha önce söylediği saatte ölür. Sonrasında yapılan otopside hastanın ölümüne neden olacak hiç bir belirti bulunamaz! Erickson bu olay hakkında; "Düşüncelerin, duyguların, hislerin, tutumların ve inançların insan vücudu üzerine olan güçlü etkisini gösteren bir olay" yorumunu yapar. (Rossi et al.,1983) “Nazar değmesi” dediğimiz olay, falcılık, vs. de yine hücrelerin yönlendirilmesi olaylarıdır. Kişiler, hücrelerine böyle bir yönlendirmede bulunduğu için, hücreler bu yönlendirmeye uygun davranarak, olayın o yönde gelişmesini sağlarlar. Yine benzer şekilde, dualar, okuma-üfleme eylemleri vs. hücre yönlendirilmelerinin birer sonucudurlar. Toplumsallaşmanın Başlangıcı ve Eflatun’un Atlantis Hikayesi ile İlişkisi Konu 3 kısımda irdelenecektir: • 1. Kısımda, Jeolojik-Arkeolojik bulgulara dayanılarak insanlığın kültürel gelişimi özetlenecek; • 2. Kısımda, Eflatun’un derlediği bilgilere göre toplumsallaşmanın başlangıcının nasıl olduğu aktarılacak (Atlantis Olayı); • 3. Kısımda, bu iki farklı yaklaşım birbiriyle kıyaslanacak ve bir sonuca varılacaktır. 1.Kısım Herhangi bir alet yapabilen ilk “insan” ? 2.5 milyon yıl önce Doğu Afrika’da ortaya çıkmış ve oradan dünyanın diğer bölgelerine yayılmıştır. ? 1.5 milyon yıl önce Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının her tarafına ulaşabilen insan, Amerika’ya ancak ?20 bin yıl önce geçebilmiştir. İnsanın zihinsel gelişimi: ?2.5 milyon yıl önceleri sert taşlardan kesici parçalar elde etmekle başlamış; ?500.000 yıl önceleri ateşi kontrol etmeyi başarmış; ?300.000 yıl önceleri ölülerini gömmeye; ?30.000 yıl önce aile toplulukları halinde ve zıpkın, vs. yaparak çadırlarda yaşamaya başlamış; ?10-12 bin yıl önce, tarım ve hayvancılığı keşfederek köyler şeklinde ilk yerleşik toplumsallaşmayı başlatmış; ?6.000 yıl önce, sanatsal yaşamın da dahil olduğu ilk kentsel hayat tarzına geçmiş; ?3.000 yıl önce ilk bölgesel devletlerin oluşumu gerçekleşmiş; ve günümüzde, sanayi ve teknolojinin aşırı gelişmesi sonucu, devletler arası sınırlar anlamını yitirmeye başlamış, globalleşme zorunluluk olmuş, dil-din-ırk, vs. ayrımının gözetilmediği, dünya ölçeğinde ortak bir toplumsal yaşam sistemi oluşturulmasının çabaları yürütülmektedir. “Atalarımız ilk defa sıcak bir çorbayı ne zaman içti?” şeklinde bir soruya verilecek yanıt ise: “ ?8.000 yıl önce!” olur, çünkü, daha önceleri çanak-çömlek yapmasını bilmiyordu! Şekilde görüldüğü üzere, insanlığın zeka düzeyi zamanla gelişmektedir; ?30.000 yıl öncesine kadar insan zekası çok az bir gelişim gösterirken, ondan sonra çok hızlı bir yükselişe geçmiş ve bunun sonucu yarattığı ürünlerin sayısı hızla artmaya başlamıştır. Zekasının gelişmesi doğal sorunlarını çözmesine yaramış, bunun sonucu, bireysel- bağımsız-göçebe hayatından sıyrılarak, karşılıklı-bağımlılığa dayanan toplumsal hayatı başlatmış, zeka ve mantığının daha da gelişmesiyle, toplumsal birimlerin çapını köylerden kentlere, bölgesel devlet oluşumuna ve nihayet dünya ölçeğinde bir toplumsallaşmaya ulaştırmıştır. Bağımsız-bireysel yaşayan bir insan "toplu iğne" bile yapamazken, karşılıklı- bağımlılığa ve iş-birliğine dayalı yaşam tarzıyla (daha geniş çapta insanlığın katılımıyla), daha büyük ve daha komplike kültür ürünleri oluşturulabilmekte (motor, uydu, bilgisayar, vs.) ve insanlığın yaşam standardı biraz daha yükseltilmektedir. Arkeolojik veriler, toplumsal hayata geçişin yaklaşık 10-12 bin yıl önceleri olması yanında, bu geçişin ilk defa dünyanın neresinde gerçekleşmiş olduğu hakkında da gerekli ip- ucunu vermektedir: Güneybatı Asya! Şekilde ayrıca, bilgi, dolayısıyla kültür düzeyinin, eski zamanlarda dünyan ın bir yerinden diğerine ne kadar uzun bir sürede aktarıldığını görmekteyiz. Örneğin Mezopotamya'da 9-10 bin yıl önceleri başlatılan kasaba-kültürü Kuzeybatı Avrupa'ya yaklaşık 4 bin yıl sonra ulaşabilmiştir! Şimdi 10-12 bin yıl önceleri Güneybatı Asya’da neler olup bittiğine bakalım. 10-12 bin yıl önceleri, dünyamızın soğuk bir buzul döneminden, ılıman bir buzul- sonrası- döneme geçişine denk gelmektedir. Şekilde buzul devri coğrafyası görülmektedir. Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da yaklaşık 130 mlik bir deniz seviyesi alçalması demektir! Nereler buzullar altında, Nerelerden deniz çekilmiş? Örn. Basra Körfezi nerde? İnsan nüfusunun yoğun olabileceği yerler Nil, Dicle- Fırat, İndus, Ganj, Mekong vadileri gibi, suyun bulunduğu, ekvator bölgesine ve deniz seviyesine yakın bölgeler olmak zorundadır. Bu seçenekler arasında en ideali - arkeolojik bulguların gösterdiği Güneybatı Asya konumlu tek bölge olan - Dicle-Fırat vadisi ve Basra- Hürmüz-Ovası’dır, çünkü deniz seviyesinin bile altındadır ve kuzey rüzgarlarından korunmuştur ve üstelik üzerinde çok sığ ama çok büyük bir tatlı su gölü (içinde de bir sürü adası) bulunmaktadır. Zagros, Himalaya gibi dağ kuşakları üzerinde yoğun bir kar ve buz örtüsü bulunmaktadır. Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu vadi, buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence vadisine dönüşmüştür. Şekilde, yüksek dağların tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtülerinin, iklimin gittikçe ısınması nedeniyle ergimeye başlamaları; buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, toprağın akışkan bir çamura dönüşmesi, böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşumu, ve dağ yamaçlarının çırıl-çıplak kalması (Solifluksiyon olayı!) gösterilmektedir. Oysa, Nil vadisinin besleme havzası ekvatorda olduğu için yoğun bir buzul örtüsünden yoksundur ve büyük sel felaketleri oluşmamaktadır. Şekilde, Meteor araştırma gemisinin yaptığı araştırmalara göre Basra Körfezinin buzul dönemi sonu tekrar dolması aşamaları gösterilmektedir. Buzulların kaybolması sonucu, hem dünya iklimi daha sıcak olmaya, hem de insanların yaşam ortamları gittikçe artmaya başlamıştır; ama bir istisnayla: Buzul devirlerinin Basra- Hürmüz ovası üzerindeki göldeki adalarda ve deniz seviyesinin tekrar yükselmesiyle bağımsız adalara dönüşen diğer Basra ovası tümseklerinde! Adalarda yaşayan insanlar, hem sel felaketleriyle, hem de yaşadıkları ortamın her sene deniz sularına gömülmesiyle boğuşmak zorunda kalmışlardır. Çareyi ise, bağımsız aileler halindeki göçebe hayattan vazgeçerek, “karşılıklı bağımlılık sistemi oluşturmada” bulmuşlardır. Bu sayede, bazı insanlar sel felaketlerine karşı adanın kenarına duvar örmekle meşgulken, bazıları onların yiyeceklerini temin etmek için, daha fazla bitkisel ve hayvansal besin maddesi elde etme çabası içine girmiş ve bu sayede, çeşitli el sanatları, tarım ve hayvancılık gibi meslekler ortaya çıkmış ve TOPLUMSALLAŞMANIN İLK ADIMI atılmıştır! 2. Kısım Felsefe dediğimiz, hayatla ilgili her şeyi anlamayı ve yorumlamayı amaçlayan bilim dalının babası kabul edilen Eflatun, zamanının tüm bilgilerini derleyerek, Timaios ve Kritias adlı iki eserinde, insanlığın tarihçesini de ortaya koymaya çalışmıştır. Şekilde Atlantis hikayesinin aktarım aşamaları gösterilmektedir. Eflatun’un ulaştığı bilgi kaynaklarına göre, insanlığın geçmişi hakkında en eski bilgiler Mısır’daki tapınaklarda muhafaza edilmektedir; çünkü dünyanın diğer yerlerinde eskiden çok yaygın olarak oluşmuş olan sel felaketleri, oralardaki tüm insanlığı ve bilgiyi yok ederken, Nil vadisi boyunca böyle felaketler olmamış, dolayısıyla, bilgiler korunmuştur! Solon adlı yunan bilgini Mısır ziyareti sırasında, Mısırlı bilginlerden bu gerçeği öğrenmiş ve Kritias’ın dedesine, o da bu bilgileri torununa aktarmış, Platon da bunları ilk defa yazılı hale getirmiştir. Timaios ve Kritias’da neler anlatılıyor? 1. MÖ. 9000 lerde, Atlas denilen ve gemilerle geçilebilen bir deniz vardır; bu Atlas denizi, çok büyük bir okyanusa açılan bir boğazın iç tarafında bulunmaktadır. (Bu hikayedeki özel isimler iki defa değiştirilmişler ve ilgili halkın diline çevrilmişlerdir; önce Mısırlılar, sonra da Solon tarafından!) 2.Bu Atlas denizinin boğaza yakın tarafında, Atlantis adında bir ada vardır ki, Asya ve Afrika’dan büyüktür. Bu adadan diğer adalara ve gölü çevreleyen karaya geçilebilmektedir. 3. Gölü çevreleyen kara gerçekten büyüktür ve çok yüksek dağlarla kaplıdır. Bu dağlar adaları ve göl çevresindeki ovayı kuzey rüzgarlarından korumaktadır. Bu yüksek kara, (boğazın olduğu yerde) bir dil gibi denize uzanmaktadır ve yanından bir ırmak akmaktadır. 4. Eskiden çok sayıda sel felaketi olmuştur ve bu sellerle öyle toprak kaymaları olmuştur ki, çevredeki dağların yamaçları çırıl-çıplak kalmışlardır. 5- Bu gölün çevresinde dikdörtgenimsi bir ova bulunmaktadır. Boyutu ? 540 x 360 km'dir, Tüm bu ova derin ve geniş bir su kanalıyla çevrelenmiştir. Ayrıca tüm ovayı enine ve boyuna kesen çok sayıda başka su kanalları vardır. Ülkede (ovada ve adalarda) dünyanın en verimli toprakları bulunmaktadır, öylesine ki her türlü bitki ve sebze yetişebilmektedir; hem de öylesine bol miktarda ki, fil gibi hayvanlar bile beslenebilmektedir. İklim öylesine uygundur ki, her türlü baharat ve meyve (nar, narenciye, hindistan cevizi, vs) yetişmektedir. 6- Bu Atlantis ülkesinde, bir ucu okyanus kenarındaki boğaza, diğer tarafta Mısır ve Adriyatik’e kadar etkili olan bir imparatorluk kurulmuştur. Günün birinde (11500 yıl önce) bu devlet tüm kuvvetlerini toplayarak önce ??? devletine, sonra Mısır’a saldırır.Bu arada korkunç sarsıntılar ve sel felaketleri olur ve her şey ve herkes çamurlara gömülür. Atlantis adası da bu arada gömülerek yok olur. Her şeyin çamurlara gömülmesi nedeniyle, eskiden gemilerin geçebildiği bu deniz, bir bataklığa dönüşür ve geçilmez olur! (Solifluksiyon olayı sonucu gölün çamurla dolması olayı) 3. KISIM Neden Eflatun’un Atlantis aktarımı bir hayal ürünü olamaz ve mutlaka gerçeklere dayalıdır? 1- Hikaye, jeologların SOLİFLUKSİYON dedikleri bir olayla başlamaktadır: Eskiden çok sık sel felaketleri ve toprak kaymaları olduğu ve bunlarla dağ yamaçlarının tamamen çırıl-çıplak kaldığı, ama bu tür sel felaketlerinin Nil vadisinde hiç olmadığı, vs.. Böyle bir olay jeolojik verilerle tamamen uyum içindedir ve yaşanılmadan uydurulması mümkün değildir. 2- İlk kentleri 6000 yıl önceleri Basra çevresinde ortaya koyan Sümerler “denizden iki ırmak ülkesine” geldiklerini belirtmektedirler. Bu durumda, Sümerler Basra Körfezinde denize gömülen bir yerden kaçıp, Basra yöresine ulaşmış olmak zorundadırlar. (O ada da, daha önceleri batan adalardan gelenlerin bir ara istasyonu olabilir). 3- Mısır’daki tapınaklarda “Deniz toplumlarının istilası” başlıklı belgelere rastlanılmıştır. Denizden gelen bir toplum olduğuna göre, bu insanların atalarının yaşadığı “batık bir ada” da var olmak, üstelik Mısır’a çok uzak olmamak zorundadır. 4- Kutsal Kitapların Yaratılış bölümünde, “Doğuda bir yerdeki Eden Bahçesinden = Cennet’ten” ve o bahçede akan Dicle, Fırat, Pişon ve Gihon adlı, günümüzde ikisi mevcut olmayan ırmaktan söz edilmektedir. Allah insanı bu bahçede yaratır, ama onlar orada günah işledikleri için o bahçeden kovulurlar ve yeni dünyalarına sürgün edilirler! Atlantis anlatımında da, benzer bir ortam tanıtılmakta ve: “ Asil soylu Efendilerin zamanla ahlakları bozulduğu için, Tanrılar onları cezalandırmaya karar verirler ve ....” şeklinde bitmeyen bir cümleyle olay sonlandırılmaktadır. 5- - Atlantis adasının bulunduğu denizin, önceleri gemilerin dolaşabildiği bir ortam iken, sel felaketleri sonunda bir bataklığa dönüşmesi ve taşıtların dolaşmasına mani olması olayı solifluksiyon olayının doğal bir sonucudur ve buzul dönemi sonu Basra-Hürmüz ovası üzerindeki gölde mutlaka gerçekleşmiştir. 6- 560 km uzunluğunda ve 340 km genişliğinde bir ova, Basra-Hürmüz arası düzlüğe tam uymaktadır. 7- vs. Daha bunlar gibi bir çok gerekçe, Eflatun’un aktardıklarının kesinlikle gerçeklere dayalı olduğunu göstermektedir. Ancak Eflatun’un olayı yazılı hale getirmesinden önceki binlerce yıllık sözlü aktarımlarda, çok büyük boyutlara ulaşan çarpıtılmaların olaya karışmış olması kaçınılmazdır. Örneğin: Asya ve Afrika’dan daha büyük olan bir ADA! Vs.. Sözlü aktarımlarda hata oluşmasına bir örnek: Bir genel müdürden yardımcısına şu şekilde bir sözlü talimat verilir: "Önümüzdeki Cuma günü takriben saat 17.00 civarında 76 yılda bir kez gerçekleşen bir olay meydana gelecek ve Halley Kuyruklu Yıldızı'nı bölgemizde görmek mümkün olacaktır. Lütfen memurları bahçede toplayınız, kendilerine bu ender görülen olayı açıklayacağım. Havanın yağmurlu olması halinde gözlem yapmak mümkün olmayacağından, memurları kantinde toplayınız, kendilerine bu konuda bir film gösterilecektir.“ Müdür yardımcısının daire başkanlarına talimatı ise şöyle olmuştur: "Genel Müdürün emri üzerine: Halley Kuyruklu Yıldızı önümüzdeki Cuma günü saat 17.00 de binamızın üzerinde gözükecektir. Dışarıda yağmur yağdığı takdirde, personeli kantinde toplayınız ve bu çok ender olan olay sadece 76 yılda bir olduğu gibi kantinde gösterilecektir.“ Bir-iki ara aktarmadan sonra, en son olarak personele şu talimat verilir: "Cuma günü saat 17.00de yağmur yağdığı takdirde ender olarak görülen 76 yaşındaki Mr. Halley ve yıldızlan Genel Müdür ile birlikte, binanın dışından kantine doğru gireceklerdir." Onun için, Platon’un aktardıklarını bilimsel verilerin süzgecinden geçirerek değerlendirmek gerekir. Örneğin: 10-12 bin yıl önceleri insanlar henüz çanak-çömlek yapmasını bilmiyorlardı, bu nedenle de su kaynaklarından uzaklarda yaşamaları olanaksızdı. Basra-Hürmüz Ovası adını taktığımız o zamanın verimli düzlüğünün su olmayan yerlerinde yaşayabilmek için, buzul devirleri süresince toprağı kazarak yer altı suyuna ulaşmış olmaları; buzul devrinin sona ermesiyle başlayan sürekli sel felaketleri karşısında ise, kazdıkları bu su kaynaklarını birbirleriyle birleştirerek, sel sularının kendilerine en az zarar verecek şekilde kanalize etmiş olmaları çok büyük bir olasılıktır. Dolayısıyla, tüm ovayı kapsayan devasa su kanalları sistemi bu şekilde yorumlanabilir. Aynı şekilde, Atlantis adasını çevreleyen iç içe üç duvar, sel felaketleri ve sürekli yükselen deniz seviyesi karşısında başvurulması zorunlu olan korunma yöntemleridir. Vs. Eflatun’un anlatımında geçen tüm verileri bir haritaya yerleştirmeye çalışırsak, bu konumların kesişim noktası bize Atlantis’in konumunu verecektir: 1- Fil sadece Asya ve Afrika’ya özgü bir hayvandır; öyleyse tüm diğer kıtalar devre dışı bırakılmak zorundadır. 2- Hindistan cevizi, nar, narenciye vs. sadece tropik kuşakta yetişirler; tüm diğer bölgeler devre dışı bırakılmalıdır. 3- İçinden büyük bir ırmağın geçtiği, kuzeyinde çok yüksek sıradağların bulunduğu, 560 x 340 km boyutlarında bir ovanın bir ucunda “geçilebilir bir deniz” ve bu denizde adalar olacak ve buradan bir boğazla büyük bir okyanusa ulaşılacak! Bunlara uygun tek bir nokta vardır: 10-12 bin yıl öncelerinin dünya coğrafyasındaki Basra-Hürmüz-Ovası ve uç kısmındaki göldeki bir ada! Cennet Neresi? Hayatın başlangıcı konusundaki dinsel bilgiler Kutsal kitaplar, atalarımızın bilgi ve görgülerinin, dünya görüşlerinin, bizlere aktarıldıkları kaynaklardır; dolayısıyla, önemli tarihsel belgelerdir. Bu belgeleri, önyargısız ve objektif bir bakış açısı ile okuyup değerlendirirsek, birçok soruya yanıt bulabiliriz. Kutsal kitaplara göre, — Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün); — sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün); — sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün); — sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün); — sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün); — ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün). Görüldüğü üzere kutsal kitaplarda anlatılan tüm bu olaylar yeryuvarının ve hayat sisteminin oluşumunu açıklamaya çalışan görüşlerdir ve hepsinin Dünyamız üzerinde olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla Adem'le Havva’nın ilk yaratıldığı yer dünyamızda bir yerdir. Dünyamızdaki bu ilk yaratılış noktası Cennet olarak tanımlandığına göre, o Cennet, dünyada bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Adem'le Havva bir "günah" işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, Cennet neresiydi? İnsanlar nereyi terk edip, nereden nereye geldiler? Bu soruya verilebilecek mantıklı bir yanıt geçmişimizi doğru yorumlamamıza yardımcı olacaktır. Bu sorunun yanıtı ise 10 -15 bin yıl öncelerinin coğrafik görüntüsünün tasarlanabilmesinden geçer: —Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası“ diye adlandırdığımız bu 10–15-bin-yıl-önceleri-ovası üzerindeki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Bu nedenle burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilicindedirler. —Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri başlar, hem de deniz seviyesi yükselmeye başlar. —Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki yükseltiler, tepeler üzerine çekilirler; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Bu adalar üzerindeki yaşam 3–4 bin yıl kadar sürer. Doğa ve dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar. —Buzul devrinin sona ermesi sonucu başalyan ve her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Zaman geçtikçe sel felaketleri azalır. Ama deniz seviyesi yükselmesi, ~12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, ~6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1cm kadar). —Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar. —Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler. —Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs.. —Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur. Sümerlerin, “denizden iki ırmak ülkesine geldik” şeklindeki yazılı belgelerinin arkasındaki gizem bu noktadan kaynaklanır. Olaylar bu şekilde yorumlanırlarsa, her şey anlamlı bir duruma gelir. Görüldüğü üzere, kutsal kitaplardaki cennet ve yaratılış hakkındaki sayfalar, jeolojik ve arkeolojik bulgulara göre ortaya konulan çağdaş bilimsel görüşlere genelde ters düşmemektedir; sadece atalarımızın neleri nasıl yorumlamış oldukları konusunda gerçeklere uygun çağdaş bir yorumlama gerekmektedir. Ek Bilgiler Not 1: Bu yazı “GEDİK, İ., 1992: Atlantis: Efsanevi batık kent nerede? Türklerle ilişkisi var mı? Cumhuriyet Bilim Teknik, sayı 285, s.8-10, İstanbul.” başlıklı makaleden türetilmiştir. O makalede, Türkçe ile Sümerce’nin aglütüne dil gurubuna sahip diller olmaları ve ortak sözcükler içermeleri nedeniyle aynı kökenli olmaları gerekliliği yanında şu konular vurgulanmıştır. i- Türkler Orta Asya’da zamanla kuruyan bir “iç denizin” kaybolması nedeniyle çeşitli yönlere doğru göçe mecbur kalan bir kavim olarak bilinmektedir; ii- Sümerlerle aynı kökenli bir dil konuşması aynı yörede birlikte yaşamayı gerektirir; iii- Söz konusu “iç denizin” oluşması ve kuruması, buzulların ergimeye başlaması ve ergimenin sona ermesi dönemine (yani 14 bin yıl ile 3-4 bin yıl önceleri arasına) denk gelmektedir. Tüm bu olayları birbirleriyle ilişki içine sokacak bir yorum ise ancak şöyle olasıdır. “Denizden iki ırmak ülkesine” gelmek, ve “kuruyan bir iç-denizin kenarında” yaşayan bir kavim olma olguları nasıl karşılıklı bir uyumla, ortak bir çıkış noktasında buluşturula bilinir? Bu sorunun çözümü buzul devri sonrasının coğrafik görüntülerinin tasarımıyla mümkündür. Son buzul devri 73 ile 14 bin yıl önceleri arasını kapsar. Bu süreç içinde dünya iklimi çok soğuk olduğundan insanların yoğun olarak yaşadıkları yerler yukarıda açıklanan düşük konumlu ve ekvatora yakın ırmak vadileri olmak zorundadır. Orta Asya’da o zamanlar bir iç deniz de bulunmamaktadır. Orta Asya’da iç deniz oluşması olayı, buzul devrinin sona ermesiyle ergimeye başlayan buzulların oluşturdukları bir tatlı su yığışımı olayıdır. Gerek Himalaya dağları, gerekse Altay dağları tepelerinde bulunan buzulların ergimeleri sonucu oluşan sular, Tarım Havzası gibi Orta Asya’nın çukur bölgelerinde toplanarak bir tatlı su gölü oluşturmaya başlarlar. Bu tatlı su denizi yaklaşık 14 bin yıl önceleri oluşmaya başlar ve buzulların ergime oranı arttıkça büyür. Bu iç denizin büyümesi yaklaşık 6-7 bin yıl öncelerine kadar devam eder. Bundan sonra ise söz konusu iç deniz kurumaya başlar, çünkü dağların tepelerindeki buzulların ergimesi, dolayısıyla göle su akışı sona ermiştir. Halbuki buharlaşma düzenli bir şekilde sürmektedir ve bu nedenle, su girdisi azalan iç deniz kurumaya başlar ve göl kuruyup- küçüldükçe, çevresinde ona bağımlı olarak yaşayan toplumlar da göçlere başlarlar. Finler, Estonya’lılar 5-6 bin yıl önceleri kuzey-batıya, Hunlar 2 bin yıl önceleri batıya, Selçuklular, Osmanlılar bin-binbeşyüz yıl önceleri güney-batıya, vs. göçerler. Geriye kalanlar da yerel Orta-Asya Türklerini oluştururlar. Öyleyse Orta-Asya “iç-denizi” denilen bu eski göl, sadece 13-14 bin ile 3-4 bin yıl önceleri arasında oluşan ve sonra tekrar yok olan bir oluşumdur. Bu nedenle 14 bin yıldan daha önceki zamanlarda Orta Asya’da yoğun bir insanlık barındıracak uygun bir ortam yoktur, çünkü buzul devrinin soğuk iklim koşullarında buralarda hayat sadece mağaralarda mümkündür. Mağaralarda ise sınırlı sayıda insan yaşayabilir. Halbuki Basra-Hürmüz ovası diye tanımladığımız devasa düzlük, deniz seviyesinin bile altındadır ve ekvatora yakın olduğundan buzul devrinin soğuk iklim koşullarında en yoğun insan yaşamına sahne olabilecek bir konumadır. Sümerlerin ve bizlerin atalarının bu eski mezopotamya ovasında ortak bir yaşam sürdürdükleri ve bu nedenle ortak bir dil konuştuklarını kabul edecek olursak, 12-13 bin yıl önceleri buzulların ergimeye ve deniz seviyesinin tekrar yükselmeye başlaması sonucu bu ovalarda yaşayan insanların ovalardan çekilmek ve yüksek tepelere veya dağlara doğru kaçmaktan başka çareleri yoktur. Türk kavimlerinin atalarını kuzeydeki dağlara doğru göçmeye başlayan bir topluluk olarak düşünürsek, Orta Asya’da yeni oluşmaya başlayan bir göl kenarının arayışta olan bir toplum için çok ideal yeni bir yerleşim yeri olacağını düşünebiliriz. Bu durumda, Sümerler’le olan dil akrabalığı da anlamlı bir yoruma kavuşur. Sümerler de, Basra-Hürmüz ovasındaki adalarının deniz suları ile kaplanması sonucu, adadan kaçarak kurtulan insanların Dicle-Fırat vadisine çıkan torunlarını oluştururlar. Not 2: Mo’nun Çocukları Yukarıda açıklanan buzul devri ve sonrası etkilerinin, sadece Basra-Hürmüz ovasında değil, dünyanın her yerinde benzer türde yaşam gelişimlerine neden olacağı kesindir. Nitekim Hindistan ve Güney-Doğu Asya ülkelerindeki eski efsanelerde de, Atlantis olayına benzer türde toplumsal hayat başlangıcı oluşumlarının yaşandığı anlatılmaktadır. “Children of Mo” olarak bilinen eserde de, gittikçe denize gömülen bir adada insanların toplumsallaşmayı başlatıcı bilgileri oluşturması ve bu adadan kurtulan insanların (Mo’nun çocuklarının) bu toplumsallaşma bilgilerini gittikleri yerlerde yaymaya başladıkları konusu anlatılmaktadır. Gelecek bölümde hayatın neden doğum ve ölüm üzerine oturtulduğu ve doğanın sahipliğinin neden onu oluşturan varlıklara ait olduğu konusu (6-Sahiplik) işlenecektir. Doğa, Doğum ve Ölüm Doğal Seçilim Nasıl Olmaktadır – Hayat Neden Doğum ve Ölüm Üzerine Oturtulmuştur? Doğal seçilimin nasıl olduğuna bir örnek: Bilgilerin internet ortamında paylaşılmaya başlanması yeni bir meslek dalını daha doğurur: Bilgi arama motorları. Başlangıçta bir sürü arama motoru ortaya çıkar: Alta Vista, Excite, Infoseek, Lycos, Yahoo, Google, vs. Bir süre sonra bunlardan çoğu kaybolur ve Google nerdeyse tek başına piyasaya egemen olur. Peki Google’ nasıl seçilmiştir? Kim seçmiştir? Seçimi toplumun ilgisi yapmıştır. Peki toplum neye göre seçimini yapmıştır? En hızlı ve en iyi şekilde hizmet vereni seçmiştir. En iyi ve en hızlı hizmet verme işlemini gerçekleştiren kimdir? Google bünyesindeki bireyler ve onların oluşturdukları fikirler. Görüldüğü üzere, doğada her şey karşılıklı etkileşimlerle olur. Bu etkileşimlerde varlıkların oluşturdukları bilgiler yarışırlar, en ekonomik yapısallaşmaları oluşturan bilgiler kazanır, çünkü çevre faktörleri (control parameters) hep en ekonomik olanları tercih ederler; diğerleri yok olurlar. Seçilme işlemi, ne dağlar, ne denizler, ne güneş, ne de ay veya yıldızlar gibi başka nesnelerce yapılır. Yani doğal seçilim denilen olay tamamen varlıklar arası karşılıklı etkileşimlerle olur. Harici bir sahiplik veya denetim-yönetim söz konusu değildir. Dolayısıyla doğa ve dünyamızın sahipleri, onun bileşenleridirler. Bilgiye dayalı karşılıklı etkileşimlerin nasıl kuvvet alanları oluşturduklarını ve gelişimleri nasıl etkilediklerini anlamak için şu olayı düşünün: 5 bin yıl önceleri Mezopotamyada Sümerce denilen bir dil konuşuluyordu. O dönemde biri meydana çıkıp Sümerce “Herkes ayin için toplansın” diye bağıracak olsa, onun sesini duyan insanlar bu çağrıya tepki verip, gerekli davranışı yerine getirirdi. Sümer diliyle yazılmış kil tabletler günümüze kadar korunarak gelmişlerdir ve uzmanları tarafından okunup-tercüme edile bilinmektedir. Günümüzde Sümerce bilen biri çıkıp Sümerce “Herkes ayin için toplansın” şeklinde bağıracak olsa, o kişiyi duyan insanlar aptal-aptal bakıp, başka bir şey yapmazlar. Yani 5 bin yıl öncelerinin Mezopotamya’sında bir sinyal bir güç alanı oluşturup, ulaştığı tüm bölgedeki insanlarda anlamlı bir hareketlenmeye yol açarken, aynı sinyal günümüzde anlamlı bir etki oluşturmamaktadır, çünkü kimsenin beyninde Sümerce diline ait sinaps oluşumları bulunmamaktadır. Dolayısıyla kuvvet alanlarının oluşması için, varlıklar arasında karşılıklı alıcı-verici devreleri bulunması şarttır. Canlılar aleminde sinyal alıcı-vericilerini duyu organları, dolayısıyla hücreler arası ligand-resptör bağlantıları gerçekleştirirler. Günümüz insanlarının beyinlerinde Sümerce terimlere duyarlı reseptörler oluşmamış olduğundan, duyu organlarıyla gelen sinyaller insanların beyinlerinde bir tepki, bir tetikleme yapmazlar. Bu nedenle de kuvvet alanı dediğimiz etkileşim sistemi oluşmamış olur. Bu durumu daha iyi açıklamak için toplumlardaki örf ve adetleri verelim. “Kan davası” olayının geçerli olduğu toplumlardaki insanların beyinlerinde bu kavramla ilgili sinaps yapısallaşmaları oluşmuştur ve insanlar karşılıklı olarak birbirlerine tepki verirler ve “kana- kan” uygulamasını sürdürürler; çünkü o sistemde böyle bir kuvvet alanı oluşumu vardır. Oysa beyinlerinde bu tür sinaps devreleri oluşmamış bir toplumda, böyle bir “kana-kan” uygulaması oluşmaz, çünkü böyle bir kuvvet alanı oluşmamıştır. M.I.T. fizik profesörü Milo Wolff (1995) şöyle der: “Parçacıklar varlıklarını birbirlerine iletemez olsalardı, o zaman bir parçacık diğer parçacıklara bağımlı olduğunu nasıl bilebilirdi? Haberleşme olmasaydı, her parçacık kendi dünyasında yalnız başına olurdu. Evrenin yasalarının oluşabilmesi için, her bir parçacıkla evrendeki tüm diğer varlıklar arasında karşılıklı algılayıcı bir haberleşme gereklidir.” Bir fizik hocasının günümüzde yayınladığı bir makalede böyle bir ifadeye yer vermesinin nedeni, geleneksel düşünce sisteminin, varlıkların birbirleriyle haberleşerek doğadaki kuvvet alanlarını oluşturdukları gerçeğine uzak olmaları ve kuvvet alanlarının sanki varlıkların haricinde bir “varlıktan” etkilendiği şeklinde harici bir etkileyici (doğa) varsaymalarıdır. (Kuvvet alanlarının nasıl oluştuğu, üst-sistemlere doğru kuvvet alanlarının nasıl değişikliklere uğradığı ve değişik değer-yargıları sistemlerinin oluştuğu konusunda “3- atomlarinYasami” dosyasının “sinerjetik” bölümüne bakınız.) Fizikçilerin “Kuvvet Alanı” dedikleri kavram da varlıklar arasındaki karşılıklı “etkileşimlerle” oluşurlar; etkileşimler ise karşılıklı sinyal alış-verişleridir. Her varlık diğer varlıklara sahip olduğu değeri veya potansiyeli bildirir, diğer varlıklar da bu sinyali algılayıp, ona göre kendi davranışlarını ayarlar; bu şekilde kuvvet alanları dediğimiz yönlendirici faktör ortaya çıkmış olur. Bir çekül, bu şekilde kendine etki eden tüm dağların, ovaların kendine olan mesafesini ve kütlelerini en hassas şekilde algılayıp-hesaplar ve ona uygun olarak yönlenir! Çekülün yönleneceği açıyı biz insanların hesaplayabilmesi mümkün değildir, çünkü milyarlarca faktöre bağlı entegraller alıp, bir sonuca gitmemiz gerekir. Fizikçilerin (ve jeofizikçilerin) yaptıkları hesaplamalar hep “yaklaşık değerler” hesaplayarak, kabaca bir yönlenme değeri bulmaktan ibarettir. Halbuki çekül bunu çok hassas bir şekilde hesaplayabilmektedir. Nitekim fizikçiler bu kuvveti “varlıklar birbirlerini sahip oldukları potansiyellerle doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesiyle ters orantılı olacak şekilde çeker (veya iter)” şeklinde ifade etmişlerdir. Yani fizikçilerin kuvvet alanı dedikleri kavram, varlıkların kendi iç potansiyelleri tarafından belirlenirler. Harici bir üst-sistem kökenli faktör söz konusu değildir! Harici hiçbir güç (veya varlık) onları itip-kakarak birbirlerine yaklaştırıp- uzaklaştırmaz. Varlıkların bileşimleri zamanla sürekli değiştirilir. Basit kimyasal elementlerden; moleküllere, hücrelere, hayvanlara doğru geçildikçe büyüyen-değiştirilen yapısallaşmalar ortaya çıkar. Fark, atomlardan yukarı doğru daha büyük yapı taşlarına geçildikçe, öğelerin sahip oldukları potansiyel türlerinin çeşitlenmesidir. Örneğin, atomik elementler, elektrik ve manyetik potansiyellerine göre birbirleriyle etkileşim içine girerlerken, bir hücre, bunlara ek olarak, tuzluluk, ışık, nem, farklı-görev, vs. gibi daha birçok yeni potansiyel türüne göre bir kuvvet algılama ve yönlenme sistemi geliştirmiştir. Hayvan, insan gibi daha büyük boyutlu sistemlerde, bu etkileşim türü, sevgi, nefret, ses, renk, vs. gibi çok daha çeşitlenmiştir ve bizlerin duygu dediğimiz sistemlerinin de temelini oluştururlar. Bilgiye dayalı karşılıklı etkileşimlerde kuvvet alanları sürekli değişirler; çünkü varlıkların kombinasyonları bilgi düzeyine göre değiştikçe, varlığın potansiyeli de otomatik olarak değişir. “Doğal Seçilim” denilen olay bir bilgiler arası yarışmadır. Bilgilerin yarışması ise, doğadaki her şeyin sürekli bir değişim-dönüşüm sistemi içinde olmasının doğal bir sonucudur. Varlıklar fizik yasaları gereği, birbirleri ile karşılıklı etkileşim içinde olmak zorundadırlar; dolayısıyla, her varlık doğada nelerin nelere dönüştüğünü sürekli takip etmek ve davranışlarını ona göre ayarlamak zorundadır. Varlıkların değişim-dönüşüme uğramak zorunda olduklarını, yani “evrimleşmenin doğal bir zorunluluk olduğunu” gösteren güncel bir örnek. Bira imalatçılığından Bionade imalatçılığına geçiş öyküsü. Veyahut “Limonata’dan Biyonata’ya) Almanya’nın Bavyera eyaletinde “Ostheim in der Rhön” adlı 3700 nüfuslu bir köyde bir bira imalathanesi bulunan Dieter Leipold’un işleri 1980’li yıllarda bozulmaya başlar, çünkü halkın ilgisi “Red Bull” veya “Tex Mex Bier Corona” gibi yeni ürünlere kaymıştır. Leipold imalathanesini nasıl ayakta tutacağı konusunda kara-kara düşünürken (Orth 2006), aklına bir fikir gelir: Bira veya şarap bitkisel ürünlerin mayalanmaları ile oluşturulan içeceklerdir. Halbuki limonata su, meyve aroması ve şekerin karışımıdır. Acaba meyve suları mayalanmayla alkolsüz başka bir şekle dönüştürülüp, mayalı ama alkolsüz bir doğal içecek oluşturulabilir mi? Leipold deneylere başlar ve yıllarca uğraştıktan sonra, 1995’de şekeri alkole değil de, glukonik aside dönüştüren bir bakteri keşfeder. Bu bakteri sayesinde de, çeşitli meyve ve bitkileri mayalayarak “Bionade” genel patenti altında Mg ve Ca’lu alkolsüz ve çeşitli aroma türlerinde serinleticiler (gazlı bira) olarak piyasaya sunar ve geleceği çok parlak yeni bir ürün ortaya koyar. Dış Dünyadan – İç Dünyamıza Geçtiğimizde Durum Değerlendirmesi Hücrelerin aralarında ve içlerinde sürekli olarak, element veya molekül bazında değişim-dönüşümler vardır. Dolayısıyla hücrelerin yapısal ve dokusal durumları çevrelerinden gelen verilere göre sürekli değiştirilir. Tüm değişim- dönüşümler “information & self-organisation” ilkeleri çerçevesinde gerçekleşir; yani çevre hakkında bilgi-gözlem oluşturulur ve bu verilere göre öğeler kendi aralarında yeniden organize olurlar. Bilgiler varlıkların içlerindeki dinamiklerden kökenlenirler ve de varlıkların yapısallaşmalarına kayıt edilirler. Bir insan bir şey düşünüyorsa, bu olay, beyindeki bazı sinaps devrelerinin herhangi bir sinyalden etkilenerek bir reaksiyon başlatmaları sonucu ortaya çıkar. Aynı şekilde, bir canlının çevresinde yeni bir şeyler oluştu ise, bu yenilikler o canlının bedenindeki hücreler arası sinaps yapısallaşmalarında değişiklikler yapılarak ve yeni bir protein türü sentezlenerek kayıt altına alınırlar (Kandel 2001). Varlık o yeni oluşumu her gördüğünde, o sinapstaki yapısallaşma hemen harekete geçer ve beden o şeye karşı gerekli tepkiyi verir. Kısacası varlıkları etkileyip-yönlendiren tüm dinamikler, kendi içlerindeki öğelerden kaynaklanırlar ve bilgiler hep alt-sistemlerde depolanır. Dış dünyada yeni bir şeyler oluştuğunda, varlıkların içlerindeki hücrelerde de hemen değişimler gerçekleştirilir. Dünyada sürekli olarak bir şeyler değiştiğinden, varlıkların içlerinde de sürekli değişikliklere gidilir. Yani doğa ve dünyadaki tüm varlıklar arasında, ileri-geri işleyen karşılıklı bir etkileşim mekanizması vardır. Bu etkileşim mekanizmasında en çok etkilenen ve en çok değişim-dönüşümlere uğrayanlar ise hep alt-sistemlerdir. Bir insan çevresini algıladığında, duyu organlarından gelen veriler beyindeki milyarlarca hücreye dağıtılarak, değerlendirmeye başlanır. Hücrelerde muazzam bir faaliyet başlar ve binlerce çeşit biyo-fiziko-kimyasal reaksiyon birbirlerini takip eder. Yani hücrelerin içlerinde ve aralarında trafik yoğunluğu büyük bir artış gösterir. Hücreler birbirleriyle biyo-fiziko-kimyasal yöntemlerle haberleşirler. Bu haberleşmeler sırasında, hücrelerin gerek dış çeperleri, gerek içyapısal unsurları sürekli hareket halindedir; reseptör kapıları açılır-kapanırlar, mesaj paketçikleri alınırlar, işleme konulurlar, çıkan sonuç tekrar ilgili komşulara bildirilir, vs. Hücrelerin aralarında ve içlerinde sürekli olarak, element veya molekül bazında değişim- dönüşümler vardır. Dolayısıyla hücrelerin yapısal ve dokusal durumları çevrelerinden gelen verilere göre sürekli değiştirilir. Sözün kısası, bizim yaşamımızla ilgili tüm işlemler, bedenimizdeki hücrelerce yapılırlar ve hayatla ilgili ve gerekli tüm bilgiler de hücrelerimizde depolanırlar. Bize ait bilgiler hücrelerde depolanıp-aktarıldığına ve hücreler bizler gibi büyük yapısal unsurları oluşturduklarına göre, hücrelere ait bilgiler nerede depolanıp-aktarılıyor ve bu büyüme işi nereden başlıyor ve niçin başlıyor? Bu soru, tavuk-yumurta ilişkisinin çözümüne götürür: İki farkl ı yöntemle sorunun cevab ın ı bulunur: 1. Yol: Paleontolojik yöntem: Üst-sitem – alt-sistem ilişkileri en iyi şekilde tavuk-yumurta örneğiyle açıklanabilir. Neden tavuklar sürekli yumurtlarlar ve bu yumurtalardan yine sürekli tavuklar çıkar? Bu oyunu kim başlatmıştır? Sorunun yanıtını paleontolojik ve genetik veriler sunmaktadır. Yeryuvarında hayat en basit canlı gurubu olan prokaryotik bakterilerle başlamakta (3.5 milyar yıl önceleri); bakterilerin ortaklıklarından eukaryotik hücreler oluşmakta (2 milyar yıl önceleri); bu eukaryotik hücrelerin ortaklıklarından da beden denilen yapısallaşmaların ortaya çıktığı gözlemlenmektedir (yaklaşık 0.6 milyar yıl önceleri)! Görüldüğü üzere canlılar aleminde eksponansiyel bir gelişim vardır. Yani hem biyo-kütle hem de çeşitlilik sürekli artmaktadır. Bu şekil, tavuk-yumurta döngüsünü başlatanı da belirler: Bilgi oluşumu entegratif ve eksponansiyel olarak gelişmektedir. Eksponansiyel fonksiyonların türevleri de, entegralleri de hep eksponansiyel olarak kaldıklarından, büyümeyi başlatıcı gücün maddenin en küçük parçacıklarından kökenlenmesi şarttır. Yani doğada hep parçalardan bütünlere, küçük öğelerden büyük yapılara doğru bir gelişme vardır ve bu gelişimler rasgele değil, bilgilerle olur. 2. Yol: Fiziksel Bakışı: Bu soruya fizikçi bakış açısıyla yaklaşıldığında şu sonuca ulaşılır: Kuntum fiziği deneyleri, maddenin en küçük parçacıklarının rasgele değil, olasılık hesapları yaparak ve de çevrelerinde kendilerini etkileyebilecek tüm faktörleri hesaplayarak davrandıklarını ortaya koymuştur. Öylesine ki, maddenin en küçük parçacıkları: i- Davranışlarının gözlenip-gözlenmediğini bilmekte ve ona göre davranmaktadır. ii- Kendilerinin gözlemlenmediklerini algıladıklarında, önlerinde davranış seçenekleri varsa, bu seçenekleri tek-tek değerlendirip, birbirleriyle kıyaslayarak, olasılık hesabı yapıp, ona göre davranırlar. iii- Tüm parçacıklar çevrelerinde kendilerini etkileyebilecek tüm varlıkların potansiyellerini ve kendisine olan uzaklıklarını en hassas biçimde ölçüp, q 1 xq 2 /r 2 formülü uyarınca hepsinin entegralini alabilmekte ve çıkan sonuca göre davranmaktadır. Bu durum çekül, mıknatıs iğnesi gibi öğelerin davranışlarında da aynen görülmektedir. Bir mıknatıs iğnesi, çevresindeki bütün varlıkların sahip oldukları manyetik alanların şiddetlerini ve kendine olan uzaklıklarını en hassas şekilde algılar ve ona göre yönlenir. Bir çekül, bir dağa yaklaştıkça, onun kütlesi ve kendisine olan uzaklığına uygun şekilde dağa doğru eğilir, vs. Yukarıdaki özelliklerden (iii) şıkta belirtilen, evrim denilen olayın başlatılmasında büyük bir rol oynar. Şöyle ki: Doğadaki tüm varlıkların atom-altı-parçacıklarına dağıldıklarını düşünelim. Doğada her şey proton-elektron-nötron şeklinde bulunsun. 10 81 adet parçacık bulunduğunu varsayalım. Bu durumda her bir parçacık, diğer 10 81 adet parçacığın davranışını sürekli olarak takip etmek ve kendisini ona göre ayarlamak zorundadır. Bu muazzam bir zorlanma demektir. Halbuki bu parçacıkların C, Si, Fe gibi elementler içinde bir araya gelerek, daha büyük üst-sistemler içinde ortaklıklara girdiklerini düşünelim. Bu durumda doğadaki öğe sayısı muazzam bir azalma gösterecektir. Bunun sonucu da, varlıklar daha az zorlanacaklar, daha rahat bir davranış içinde olacaklardır, çünkü karşılıklı etkileşim içine girmek zorunda oldukları öğe sayısı muazzam azalmıştır. Elementler SiO 2 , H 2 O, C 6 H 12 O 6 gibi daha büyük üst-sistemler içinde bir araya geldikçe, rahatlama oranı da gittikçe artacaktır. İşte evrimin arkasındaki gizemli güç budur. Fizikte bu olay şöyle açıklanmıştır: Büyümeye- Birleşmeye Neden Olan Temel Dürtü: Bir proton’un kütlesi 1.00728 atomik kütle birimi (akb), bir nötron’un kütlesi ise, 1.00866 akb kadardır. Bir C atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise tam 12 akb’dir. Halbuki 6 proton + 6 nötron’un toplam kütleleri 12.0956 akb’dir. Proton ve nötron ayrı olduklarında niye daha ağırlar ve birleşip bir çekirdek oluşturduklarında niye daha hafif bir kütleye ulaşılıyor? Bu soru, bireysellikle toplumsallık arasındaki ilişkinin sırrını oluşturur. Proton ve nötronlar yalnız başlarına olduklarında, çok hareketli olmak zorundadırlar. Bu fazla hareketlilik onların çok daha fazla enerji kullanmalarına yol açar. Kullanılan bu ekstra enerji E=mc 2 formülüne göre kütle etkisi yapar ve bu nedenle daha “ağır” olurlar. Toplum hayatı ile bireysel hayat arasındaki ilişki de aynen bu prensip çerçevesinde gelişir. Bir insan tek başına yaşamak istiyorsa, çılgınca bir koşuşturma içinde olması gerekir. Hem yiyeceği domates, patates, buğdayı üretecek, hem buğdaydan un yapacak, hem yiyeceği eti elde etmek için avcılık veya hayvancılık yapacak, hem kibrit üretip-ateş yakacak, hem fırın yapıp pişirecek, hem gereksinimi olan çanak-çömlekleri yapacak teknolojiyi oluşturacak, vs. vs. Halbuki toplum yaşamı karşılıklı hizmet alış-verişlerine dayalı olduğu için, yukarıdaki görevlerden her birini bir insan yapar ve bu insanlar karşılıklı olarak ürünlerini veya hizmetlerini takas ederek, daha az enerji harcayan bir yaşam tarzı sergiler. Canlıların bakteriler gibi prokaryotik hücre yaşamından, amip gibi eukaryotik yaşam tarzına, eukaryotik tek hücreli yaşamdan, çok hücreli yaşam tarzına geçmelerinin, daha sonra ise hayvanların birleşerek mercan kolonileri, arı toplumları, vs. oluşturarak, gittikçe büyüyen guruplar içinde bir araya gelmelerinin ardındaki zorlayıcı faktör, bu en ekonomik sistem oluşturma dürtüsüdür. Bu ilişki şöyle ifade edilir: Parçaların Kütleleri Toplamı > Birleşiğin Toplam Kütlesi Bu evrensel yasa, maddelerin parçalardan bütünlere doğru geçiş yapmalarının temel nedenidir. Varlıklar üst-sistemler içinde birleştikçe, daha az enerji harcarlar ve bu nedenle “hafifleşirler”. Ağırlıktaki bu azalma, E=mc 2 formülü uyarınca, üst-sistemi bir arada tutan bağ-enerjisine dönüşür. Dolayısıyla “binding energy” (bağlanma enerjisi) ile “mass-deficit” (kütle azalması) arası karşılıklı bir ilişki vardır. Bağ varlıkların nasıl bir arada tutulacağı bilgisidir. Bu nedenle doğal sistemde bilgi oluşumu eksponansiyel ve entegratif olarak gelişir. Kuantsal kökenli bu dürtü nedeniyle, tüm varlıklar, değişim ve dönüşüm içindeki bir doğada değişim-dönüşümlerin nasıl olup-geliştiğini algılayıp, bu bilgilere göre kendilerini yönlendirme ve geliştirme çabası içindedirler. İnsanlık şimdiye dek maddenin en küçük parçacıklarını ölü-cansız olarak kabul etmişler, bilgili ve bilinçli davranışı sadece insana ve insandan daha üstte olduğunu varsaydıkları bir doğaya (veya Allaha) atfetmişlerdir. Günümüzdeki tüm sosyal ve doğa- bilimsel görüşler bu temele dayandırılmışlardır. Bu nedenle de maddenin en küçük parçacıkları ile deneyler yapmaya başladıklarında, parçacıkların davranışları karşısında şaşkınlığa düşmüşlerdir. Halbuki doğadaki tüm oluşum ve gelişimler, varlıkların kendi aralarındaki karşılıklı anlaşıp-uzlaşma oranları ve yeteneklerine bağlı olarak gerçekleşmektedir. Ve maddenin en temel parçacıkları cansız değil, sürekli devinim halinde olan varlıklardır. Sicim (string) teorisi maddenin en temel parçacıklarını titreşen ve çevresiyle etkileşen ipliksi yapılar olarak tasarlamaktadır. Teori, temel parçacıkların en az 11 boyutlu bir etkileşim içinde olmasını öngörür. Maddenin en küçük parçacıkları, hem en-boy- yükseklik gibi üç farklı yönde nasıl bir gelişme gösterileceği, hem de doğal sistemde uyulması gereken diğer temel ilkeleri içeren fonksiyonlara sahiptirler. Yani çok boyutludurlar! Bizler boyut deyince 3 boyutlu bir doğa ve değişim-dönüşüm göstergesi olarak da zamanı alıp, en çok 4 boyutlu bir doğa düşünebiliyoruz. Sicim teorisinin 11 boyutlu parçacıklarını anlamak için, boyut kavramını, değişik özelliklerde değişik sinyaller yayılması olarak algılarsak, anlaşılması kolaylaşır. Şöyle ki: bir madde oluşurken, üç-boyutlu bir koordinat sisteminde, x,y,z değerleri kadar ilerleyecek şekilde yapısallaşmaya başlar ve büyüme gerçekleşir. Bu şekilde bizlerin aşina olduğu üç boyutlu doğa oluşur. Diğer boyutlar ise, “en kısa yol”, “en kısa zaman”, “en ekonomik konuma göçme”, “tüm seçenekleri hesaba katma” gibi daha değişik kıstaslara uyma zorunluluğu gibi faktörlerdirler. Bir ev yaptığımızı düşünelim. Bir süre sonra evin boya ve badanasını yenileriz. Bir süre sonra, cam ve çerçeveleri değiştiririz. Bir zaman sonra çatıyı yeniden yaptırmak zorunda kalırız. Bir zaman sonra kalorifer borularını değiştirmek zorunda kalırız. Bir süre sonra çevrenizde yeni ve çok katlı evler yapıldığını görüp, evinizin mevcut 2 katlı durumunun artık ekonomik olmadığını anlarsınız. Bu durumda ev ufak-tefek değişikliklerle değişen dünya koşullarına uyumlu hale getirilemez. Tamamen yıkılıp, yeni tür inşaat malzemeleri ve teknikleri ile yeniden yapılması daha ekonomik olur. İşte doğadaki tüm varlıkların bir süre sonra ölmeleri ve yeniden doğumlarla yeni nesillerin hayata başlamaları aynen bu şekilde bir gereksinimden doğar. Sistemlerin geri beslenmeli olarak, çevresel sistemlerle uyum içine sokulması Tavuk-yumurta etkileşimli doğal sistemde, üst sistem (tavuk) tamamen alt sisteme (hücre =yumurta) bağımlıdır. Her alt sistemin de tekrar bir alt sistemi olduğundan, tabana bağımlılık, maddenin en küçük parçacıklarına kadar devam eder. Bu nedenledir ki, biz insanların bedenleri, bedenimizin gerek başlangıçtaki yapımında, gerek daha sonraki işletim evrelerinde ve bakımında, temel amino asitler olarak bilinen Valin, Leucin, İsoleucin, Threonin, Methionin, Arginin, Lysin, Phenylalanin, ve Tryptophan isimli amino asitlerini belli hayvan veya bitki ürünlerini yiyerek sağlayabiliriz. Çünkü bizlerin bedenleri bu amino-asitlerini oluşturmaktan acizdir. Dolayısıyla bizlerin hayatı, tamamen bu amino-asitlerini sentezleyen bitki veya hayvan türlerinin yaşamlarına bağlıdır. Onlar hasta olurlarsa, biz de hasta oluruz, onlar yok olurlarsa, biz de yok oluruz. Hayvanların yaşamı, bitkilerin yaşamına bağlıdır; bitkilerin yaşamı, bakteri, alg gibi daha basit canlıların yaşamlarına bağlıdır. En temeldeki bakterilerin yaşamı da, tekrar cansız varlıklar olarak bilinen, su, CO 2 , vs türde moleküllere bağımlıdır. Bu bağımlılığın nasıl olduğunu anlamak için şu deneyin sonuçlarına bakalım: Bakteriler yaşlandıklarında, ikiye bölünerek çoğalırlar. Bu bölünme sırasında, yaşlı bakterinin iki kutbuna (sarı), yeni moleküller eklenerek (mavi), yeni yavrular oluşturulur. Bu yeni 2 yavru tekrar bölündüklerinde, oluşacak 4 yavru bakteriden ikisi genel hatlarıyla yaşlı bakteri malzemelerinden oluşurken (sarı), diğer ikisi çevredeki malzemelerin sisteme eklenmeleriyle oluşurlar (mavi). Bu dört yavru farklı flüoresanlı boyalarla işaretlenerek çoğalmaları için uygun bir ortama bırakılmışlar ve nasıl çoğaldıkları izlenmeye başlanmıştır. Sonuç altta sunulan şekildeki gibi olmuştur. Sarımtırak renkte gösterilen ve malzemesinin çoğunluğu yaşlı bakteriden gelen yavrular çok az çoğalabilirlerken, malzemesinin çoğunluğu çevreden yeni alınan maddelerden oluşan yavrular (mavi) çok daha hızlı bir çoğalma göstermişlerdir. (Ferber (2005)) En basit canlı türü olan bakterilerin ömürlerinin ve çoğalma yeteneklerinin ne derecede çevredeki cansız dediğimiz maddelere bağlı olduğunu görmek, değişim-dönüşümlü doğal sistem içinde ömür denilen süreçlerin neden gerekli olduğunu anlamak için yeterlidir. Peki, cansız dediğimiz maddeler doğadaki değişim-dönüşümlerden nasıl etkileniyorlar ve bileşimlerinde nasıl değişiklikler oluşuyor? H 2 O veya CO 2 gibi görünüşe göre sabit yapılı bir molekülün yapısı, aslında o kadar da sabit değildir. Şöyle ki: Doğadaki değişim-dönüşümler sonucu, sürekli yeni radyasyonlar çevreye yayılır ve bu radyasyonlar tüm moleküllerin elektron, proton, nötron gibi öğelerinin spin, polarizasyon, enerji durumları vs. gibi özelliklerinde değişiklikler yapar. Bu nedenledir ki, aynı saf sudan alınmış iki damla su örneği, değişik türde radyasyonlara uğratılıp, sonra dondurulup, oluşan su kristallerinin resmi çekildiğinde, şekilde gösterilen türde farklı görüntüler sunar (Emoto (2002a, b)). Üstteki güzel buz kristali, Beethoven’in Pastorale senfonisinden gelen sinyaller etkisi altında kalan saf suyun kristalleştirilmesi sonucu, alttaki çarpık yapılı buz kristali ise, gürültü müziği sinyalleri etkisi altında tutulan saf suyun kristalleştirilmesi sonucu oluşmuştur. Bu olay açıkça, doğadaki tüm varlıkların bulundukları ortamla sürekli şekilde geri- beslenmeli olarak ilişki içinde olduklarının güzel bir delilidir. Canlı varlıklar ölüm ve doğum aşamaları ile, atomlarına-moleküllerine kadar ayrışarak, çevre koşulları, çevre radyasyonları, enerji durumları, vs gibi faktörlerce onlarla uyumlu hale gelirler. Bedenlerin ayrışmasıyla doğrudan çevre faktörleri ile etkileşim içine giren bu moleküller, daha sonraları tekrar bir canlı bedeninin bileşimine girdiklerinde, o canlının çevre koşullarına daha uyumlu olmasını sağlarlar. Tüm varlıklar ölmek ve paçalarına ayrışmak ve belli aralıklarla tekrar yeniden düzenlenmek zorundadırlar. Çünkü, düzen-ölçütleri sadece o sistem için geçerlidirler ve o sisteme ait tüm alt birimleri köleleştirmiş durumdadırlar. Bu nedenle o sistem dağılmadığı sürece, o sisteme ait parçalar, çevre sistemleri ile etkileşerek evrensel ölçekli bilgi alış-verişi gerçekleştiremezler. Bizler ölmek, hücrelerimize, moleküllerimize ayrışmak zorundayız, çünkü hücreler, amino-asitler çeşitli bitki, hayvan ve diğer mikro-organizmaların çevreyle etkileşimleriyle yeniden düzenlenmektedirler. Organik ve anorganik moleküller de atomik bileşenlerine ayrılıp, yeniden değişik izotop-bileşimleri, değişik enerji düzeyleri, değişik spin ve polarizasyon düzeyleriyle, değişik sinyal (yani değişik bilgi) düzeylerine dönüşmek zorundadırlar, çünkü evrensel ölçekte birbirleriyle sürekli karşılıklı etkileşim içindedirler. Bu nedenle, en küçüğünden en büyüğüne kadar tüm varlıkların birer ömrü bulunmak zorundadır Atalarımızın doğa görüşleri İnsanlığın doğa ve dünya hakkındaki görüşlerinin eskiden nasıl olduğunu eski belgelerden çıkartırız. Eflatun, toplumsallaşmanın tarihsel başlangıcını anlattığı Kritias adlı eserinde: (En eski insanlık bilgilerinde kralların tanrı soylu insanlar olarak kabul edildiğini dikkate alarak aşağıdaki paragrafları değerlendirin) “Vaktiyle tanrılar bütün dünyayı, yer yer, kendi aralarında paylaşmışlardı. Kavgasız, gürültüsüz bir paylaşma, çünkü ne tanrıların kendilerine uygun düşecek şeyleri bilmeyeceklerine inanmak doğru olur, ne de bildikleri halde anlaşmazlıktan faydalanarak ötekilerinin elinden almaya kalkışacaklarına. Bu adaletli paylaşmada her biri hoşuna giden payı aldıktan sonra, hepsi kendilerine düşen yerlere yerleştiler. Yerleştikten sonra da, kendi malları, kendi yetiştirmeleri olan bizleri, çobanların sürülerini besledikleri gibi beslediler. … On kraldan her biri, kendi payına düşen topraklarda, kendi şehrinde halka hükmediyor, yasaların çoğunu kendisi koyuyor, dilediği kimseyi cezalandırıyor, dilediğini öldürtüyordu. ...İşte o zamanlar bu ülkenin kuvveti, erkesi çok büyüktü, Tanrı bu büyük erkeyi, anlattıklarına göre, şu yüzden bize karşı çevirmiş: Birçok nesiller boyunca, tanrıca yaradılış yönleri üstün geldikçe, yasalara boyun eğdiler, kanlarına karışan Tanrıca öze bağlı kaldılar. …. Birçok ölümlülerle sık sık birleşmeleri yüzünden, kendilerindeki tanrıca öz gitgide azalıp insanlık özü üstün gelmeğe başlayınca, o zaman, içinde yaşadıkları refahı hazmedemeyerek, soysuzlaşmaya başladılar… Yasalara göre hükmeden, böyle şeyleri çok iyi görebilen tanrıların Tanrısı Zeus, işte o zaman bir vakitler erdemli olan bu soyun bahtsızlığını fark ederek, onların aklını başına getirmek, onları uslandırmak için cezalandırmaya karar verdi. Bütün tanrıları, evrenin ortasında kurulu ve oradan durmadan değişen her şeyi gören en kutsal evinde bir araya topladı; onlara dedi ki:” Eflatun’un anlatımları aniden kesilir ve hikayenin sonu bilinmez; çünkü yaşanılan toprakların aniden denize gömüldüğü ve Atlantis uygarlığının kayıp olduğu, bu nedenle de bilgilerin burada kesildiği ima edilir. 1920’li yılların sonlarına doğru Mezopotamya’da yapılan kazılarda, 5-6 bin yıl öncelerine ait kil tabletler üzerine yazılmış Sümerce belgelerde, Atlantis hikayesinin Sümerce ilk şekline rastlanılır. İnsanlık tarihinin 5-6 bin yıl önceki görüşlerinin tanıtıldığı bu en eski yazılı belgelerde, insanların namus ve ahlaklarının bozulduğu için tanrıların insanları cezalandırmaya karar verdikleri ve dünyayı tamamen sulara gömerek insanlık soyunu yok etmeyi planladıkları anlatılır. Tanrılardan biri krallardan birini çok sevdiği için, tanrılar meclisinde alınan bu tufan cezasını ona rüyasında iletir. Bu asil soylu da bir gemi yaparak kendi taraftarlarını ve her canlıdan birer çift alarak tufandan kurtulur ve yeryüzünde hayatın devamını sağlar. Tanrılar meclisinin kararına karşı olarak yeryüzünde tekrar yaşamaya başladıklarından dolayı, insanlık hep zorluklara, mutsuzluklara mahkum olmuşlardır” şeklinde bir inanç ortaya çıkar. İşte bu şekilde toplumsal hayat sisteminin temeli, tepedeki bir kişi veya zümreye bağımlılık içinde oluşturulacak şekilde atılmış olunur ve günümüze kadar hep bu şekliyle devam eder. Tepedekilerin biri gelir, diğeri gider; tepedekilerin görüşlerindeki değişikliklere göre, çeşitli toplumsal hayat modelleri ortaya atılır: çeşitli teokratik hayat görüşleri, çeşitli …izmler birbirini takip eder ve günümüze gelinir. Hepsinin ortak noktası, doğa ve dünyanın harici bir sahibi olduğu yönündedir. Bu sahiplik, yaratılış görüşünde “Allah”, evrimci görüşte ise doğa olarak kabul edilmiştir Doğa ve dünyanın sahibi olarak harici bir varlık (harici bir güç sistemi) ve zaman da bu harici varlığın ömrüne endeksli bir sonsuzluk kabul edilince, bireysel hayatların neden doğum ve ölüm üzerine oturtulduğu çözülemez bir sorun olmuş, insanlık hayata bir anlam vermez duruma düşmüş ve başka dünyalarda ebedi yaşam senaryoları üretmeye başlamıştır. Gerçek doğada varlıkların sahipleri ve oluşturucuları, onların bileşenleri iken, insanlığın geleneksel düşünce sisteminde bu sahiplik ve yönlendiricilik, varlıkların dışında-üstünde olduğu sanılan hayali bir şeye atfedilmiştir. Böyle olunca, içlerimizdeki ve çevremizdeki hücrelere ve diğer küçük öğelere karşı duyarlı davranmak yerine, (hayali) harici bir seçici veya yaratıcı güç sistemi öğretilerine göre davranmaktadırlar. Bunun sonucu, doğadaki varlıklar arası ilişkilerde eskiden beri süregelen doğal denge bozulmakta ve bu bozukluklar iklimsel bozulmalardan tutun, toplum sağlığının ve kişisel sağlığımızın bozulmasına kadar tüm alanlarda kendini göstermektedir. Bu durumun toplum hayatımızdaki negatif etkileri “1-Giriş” dosyasında özetlenmişti. Bireysel sağlığımızdaki negatif etkileri ise şunlardır: Hücrelerin genetik bilgi depolarında, değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadıklarının, ve doğada her an her şey olabileceğinin kayıtları vardır ve bu nedenle tüm canlılar nelere bağlı olarak, ne zaman neler yapmaları gerektiği konusunda sürekli veri toplarlar. Hücreler bedenleri bu verilere göre tasarlayıp-oluşturuyorlar. Duyu organları bunun için oluşturuluyor. Hedef gösterme ve yorumlama burada çok önem taşıyor. Bu hedef gösterme ve yorumlama işlemlerinde yaptığımız en önemli hataların başında ise şunlar geliyor: i- Bedenimizin canlılığını, “ruh” dediğimiz, ama ne olduğunu bilmediğimiz, bedene girip-çıktığını varsaydığımız hayali bir şeye bağlıyoruz ve hücrelerimize aktarıyoruz. Hücreler değişim-dönüşümlü bir doğa ve dünya içinde oluşup geliştiklerinden, doğada her türlü olayın mümkün olabileceği varsayımı ile olayı değerlendiriyorlar. Ve çoğu hastalıklarımızın temeli bu şekilde atılmış olunuyor. Çünkü hücreler bunu şöyle değerlendiriyorlar: Dışarıda bir başka varlık oluşmuş ve benim oluşturduğum bedenin içine girip çıkarak, sağlığını etkileyebiliyor! Aman yandık! (Bu nedenle, ölüm korkusu, hastalanma korkusu, başarısızlık korkusu, vs. gibi hayatımızı cehenneme çeviren yıkıcı etkenler devreye girmiş olurlar.) *- Bedenlerimizin tasarımcısı ve bakımcısı hücrelerimizken, bizler beden sağlığımızla ilgili düşünceler üzerinde durmaya başlarız, yani yanlış hedefe kilitleniriz. Acaba başım ağrıyacak mı? Tansiyonum yükselecek mi? Kanser olacak mıyım? Sedefim artacak mı? Halbuki bu konular bizi ilgilendirmez, çünkü bunlar doğrudan doğruya hücrelerimizin kendi aralarındaki iç sorunlarıdır. Görüldüğü üzere, hem toplumsal sorunlarımız, hem bedensel sorunlarımız, doğa ve dünyanın yanlış anlaşılıp, yanlış yorumlanmasından kaynaklanmaktadırlar. Gelecek bölümde doğadaki düzen ve dengenin fizik bilimi açısından değerlendirilmesi ve insan denilen canlının oluşturulma nedeni açıklanacaktır. Doğadaki Düzen ve Sistem 1. Bölüm Zaman ve mekan kavramını en iyi algılayan Jeolojik Düşünme tarzının hayat görüşümüze etkileri Doğadaki her şeyde bir döngü vardır. Jeolojik – paleontolojik düşünme tarzı iki farklı açıdan çok önemlidir. 1.önemli nokta: Doğadaki tüm olaylar varlıkların kendi aralarında gerçekleşen etkileşimlere (haberleşmelere) göre gelişirler ve doğadaki her şeyde bir döngü vardır. Her şey bir önceki evredeki bir olaya veya öğelere bağımlı olarak oluşup gelişir. Örn., dünyamız 24 saatlik bir gece-gündüz döngüsü yaşar. Bu süreçte dünyamızın herhangi bir noktasına düşen enerji miktarı, bir maksimum-minimum döngüsüne uğrar. Fitoplanktonlar güneş enerjisine bağlı olarak yaşarlar. Dolayısıyla, o noktadaki fitoplankton miktarı, dünyanın dönmesine dayalı bu 24 saatlik döngüye uygun olarak artar veya azalır; dolayısıyla bir dalgalanma gösterir. Zooplanktonlar fitoplanktonlardan beslenirler; fitoplanktonlar dalgalanma gösterdiğinden, onlarda da dalgalanma oluşacaktır. Midyeler, mercanlar, balıklar, vs. planktonlardan beslenirler; dolayısıyla onlarda da bir dalgalanma görülecektir. Dolayısıyla, doğadaki her canlının yaşamı dalgalanmalar göstermek zorundadır. Bu oluşumlarda, birincil sistemdeki dalgalanma basit bir sinüs eğrisi şeklinde iken, ikincil-üçüncül-vs. sistemlere doğru, kaynak miktarı arttığından, dalgalanma eğrisinin şekli de gittikçe değişecektir. Her canlının bağlı olduğu temel besin kaynağının hangi aralıklarda bir temel döngü gösterdiğine bağlı olarak, sonraki halkanın dalgalanma periyodu da değişimlere uğrar. Bu nedenlerle, her yeni oluşan sistem, bir önceki evredeki olay ve öğelere bağımlı olmak zorundadır. En temeldeki öğeler olan atom-altı parçacıkları ise, saniyenin trilyonlarda birlik süreçleriyle ölçülen döngülere sahiptirler. Bunun sonucu olarak, atom-altı parçacıklardan oluşan tüm büyük üst-sistemler, bu en temel döngü sistemlerine bağımlıdırlar ve belli ömürleri olmak zorundadır. 2. önemli nokta:Tüm varlıklar, oluştukları andan itibaren, diğer tüm varlıklarla karşılıklı etkileşim içine girdiklerinden, önceki varlığın döngü sistemi her yeni bir varlık oluşumundan sonra değişmek zorundadır. Yani başlangıçta çok düzgün bir dalgalanma gösteren ve her şeyin bağımlı olduğu temeldeki bir sistem, ondan beslenen sistemlerin ortaya çıkmasıyla, yapısallaşmasında değişikliklere uğrar. Her yeni bir varlığın oluşumu, bir önceki varlığın yaşam sisteminde de değişikliğe yol açar ve o varlığın ikinci gün oluşturacağı çevre algılama eğrisinde de değişiklikler oluşur. Örn. İlk oluşan bir fitoplankton, başlangıçta sadece güneş enerjisi, su, CO 2 vs. faktörlerini dikkate alacak şekilde bir sinyal sistemi oluşturup, bu sinyale göre çevresi ile etkileşirken: i-) İkinci, 3., n.ci fitoplanktonların oluşumlarından sonra, bu yeni öğeleri de değerlendirmeye alarak yaşamak zorunda olduğundan, çevresiyle oluşturacağı etkileşim sinyallerinde farklılıklar oluşmak zorundadır; ii- Zooplanktonların ortaya çıkması ile, kendisini yiyen bir başka varlıktan da etkilenmeye başlayacağından, çevresiyle etkileştiği sinyal sisteminde değişiklikler oluşturmak zorundadır. Bu nedenle, her yeni bir varlık oluşumundan sonra, tüm varlıklar çevrelerini yeniden tarayarak yeni bilgiler oluşturmak ve bu yeni bilgilere göre, yeniden yapısallaşmak zorundadırlar. Bu nedenle tavuk-yumurta türünde bir değişim-dönüşümleri algılama ve ona göre yeniden yapısallaşma ortaya çıkmıştır. “Bilgi oluştur ve bu bilgilere göre örgütlen” temel dürtüsü, “her gün” yeniden devreye girer ve varlıklar çevrelerini algılayarak yeniden yapısallaşırlar. Her bir varlığa ait sinyal sistemleri farklı birer dalga türü oluştururlar ve bu dalgalanmalar üst-üste çakışarak karmaşık bir sinyal-dağılım alanları oluşumuna yol açarlar. Bunların sonucunda da, dünyamızın hiçbir yerindeki sinyal durumu, bir gün öncesindekine benzemez ve hep farklılıklar arz eder. Bu nedenle, dünyamızın herhangi bir noktasındaki birbirini takip eden iki güne ait enerji miktarı dalgalanması bir önceki günle aynı olmaz. Canlılar alemindeki bu döngü ve dalgalanmalar cansızlar aleminde de aynen vardır. Örn. Bir elektronun enerji durumu da, sürekli olarak değişmektedir. Bir saatin yelkovanlarının her tur sonunda aynı yere gelmesi gibi, fizikçiler zaman kavramını, sürekli aynı kabul ederek teorik yaklaşımlarda bulunmaktadırlar. Fizikçiler doğadaki kuvvet sistemi oluşumlarının zaman ve mekan olgularından bağımsız olarak geliştiği varsayımına dayanarak teorik fizik ilkelerini hesapladıklarından dolayı, foton, elektron, proton, nötron gibi temel parçacıklardaki sinyal durumu değişimlerini, zaman ve mekandan bağımsız ve sürekli aynı tekrarlanmalar şeklinde tasarlamışlardır. Aynen bir saatin yelkovanlarının, dönüp-dolaşıp, aynı yerden tekrar başlamaları gibi tasarlayıp, hesaplamalar yapmışlardır. Yani klasik fizikçilerin görüşüne göre, (B) noktasında başlayan bir değişim-dönüşüm, (K), (D), (G) noktalarından geçip, bir turluk bir döngüyü tamamladıktan sonra ulaştığı noktada, tüm özellikleri ile eski (B) noktasının tamamen aynısıdır. Oysa elektronlar zaman içinde sürekli olarak hem, nötrino gibi daha küçük boyutlu öğeler tarafından sürekli olarak etkilenmekte, hem de diğer kimyasal bileşiklerden gelen sinyallerle (fotonlar) sürekli etkileşmektedir. Doğa sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğundan, doğadaki diğer varlıklardaki değişimlerle, söz konusu elektron arasında da information alış-verişi gerçekleşmiş, information düzeyi zaman içinde artan eksponansiyel bir gelişime sahip olduğundan, elektronun information düzeyi de otomatik olarak bu artıştan nasibini almak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla (B)den başlanan bir tur sonunda varılan noktadaki durumda (B’) diye başka bir durum söz konusudur. Onun için şekli aşağıda görüldüğü gibi göstermek gerekir. Geleneksel fizikçilerin zaman kavramı anlayışı, zamanı izotrop algıladıklarından dolayı hatalıdır, çünkü “dün ile bu gün” arasında çok değişim dönüşüm olmuş, varlıklar arası etkileşim oranları değişmiştir. Termodinamiğin 2. yasası olarak bilinen entropi ilkesi, doğayı “kapalı” sistem olarak kabul ettiğinden, doğada düzensizliğe doğru bir gidiş olması gerektiğini ileri sürer. Halbuki doğada hiçbir “kapalı” sistem yoktur, çünkü tüm sistemler arasında karşılıklı bir sinyal (bilgi) alış verişi bulunmaktadır. Mikro-sistemlerle makro-sistemler arasında gerçekleşen enformasyon (bilgi), dolayısıyla enerji alışverişinin, doğada hiçbir sistemin “kapalı” sistem olamayacağını göstermesi üzerine, doğadaki oluşum ve gelişimleri (açık sistemleri) açıklamak için “dinamik sistemler teorisi” olarak “synergetics” adlı yeni bir fizik dalı oluşturulmuştur (Haken 1983). “Information & Self-Organisation” olarak özetlenen sinerjetik fizik, doğada düzen oluşumuna doğru bir gelişmenin, yani “maximum information principle = maksimum enformasyon prensibinin” geçerli olduğunu matematiksel ve fiziksel formülasyonlarıyla ortaya koymuştur (Haken 1983, 1984, 2000). Karşılıklı etkileşimler günümüz bilim dalları arasında da etkisini göstermiş ve jeolojik- paleontolojik bakış açısından yaklaşımlarla, doğada bilgi düzeyinin eksponansiyel şekilde arttığı paleontolojik verilerle ortaya konularak, sinerjetik fiziğin öngördüğü “maksimum enformasyon prensibi” doğrulanmıştır (Gedik 1998 ve 2006). Jeolojik ve astrofizik verilerinin gösterdikleri üzere, zaman içinde madde kombinasyonları gittikçe gelişmekte, gittikçe daha karmaşık yapılı üst sistemler oluşmaktadır. Bu olgunun doğadaki kuvvet alanları oluşumuna etkisi ise açıktır; yani kuvvet alanları da sürekli değişmek ve çeşitlenmek zorundadırlar. İnsanların günümüzde oluşturdukları radyo, TV, cep telefonu, uydu sinyalleri ve bunlardan kaynaklanan kuvvet alanları çeşitliliği bunun en güzel örneğidir. Zaman ve mekan koşullarındaki bu değişim dönüşümlerin kuvvet alanı tasarımlarına etkisini bir örnekle açıklayalım. Denizel bir ortamda CO 2 , H 2 O, vs gibi moleküller ve güneş enerjisi ve de bir mavi-yeşil-alg bulunsun. Bu alg fotosentezle 6CO 2 + 6H 2 O + Güneş enerjisi = C 6 H 12 O 6 + 6O 2 formülü uyarınca mevcut moleküllerden 6 su ve 6CO 2 molekülünü değişik bir glikoz molekülüne dönüştürmüştür ve ortamda ekstra 6 oksijen molekülü ortaya çıkmıştır. Bu durumda o ortamdaki foton, elektron, vs. gibi tüm alt-sistem parçacıkların sinyal türlerinde de değişiklikler olmak zorundadır, çünkü ortama glikoz, oksijen gibi yeni moleküller girmiş, buna karşın CO 2 ve H 2 O moleküllerinin sayısı azalmıştır. Dolayısıyla ortamdaki bir yapısallaşma değişimi, geri beslenmeli olarak atom altı parçacıklara kadar geri yansımak zorundadır. İşte bu şekilde, doğadaki değişim dönüşümler atom-altı parçacıklarda var olan minimum-maksimum değerleri arası dalgalanmalarla başlarlar. Atomlar bu parçacıkların kombinasyonlarından oluştuklarından, atomlar, atom-altı-parçacıklardan beslenmiş olurlar. Moleküller, atomlarla beslenirler; hücreler (mineralojik ve biyolojik anlamda) moleküllerden ve daha küçük öğelerden beslenirler. Ve bu beslenme zinciri, fitoplankton – zooplankton – küçük hayvanlar – büyük hayvanlar şeklinde devam eder-gider. En temeldeki öğenin enerji durumunda bir dalgalanma söz konusu olduğundan, ondan beslenen üst-sistemlere doğru bu dalgalanma etkisi, karmaşıklaşarak devam eder. Her varlık, tabanda bağımlı olduğu öğelerdeki enerji dalgalanması zamanlamalarını takip etmek ve ondaki maksimum enerji durumuna göre kendisini ayarlamak zorundadır. Bu nedenle doğadaki tüm canlılar, beslenme kaynaklarının enerji potansiyeli değişim-dönüşümlerini en hassas şekilde saptamaya özen gösterirler. 2. BÖLÜM Entropi mi, Neg-entropi mi? Entropi S = k.log W formülü ile tanımlanan bir kavramdır. Bu formülde (k) Boltzman sabiti denilen bir katsayıyı, (W) ise, bir sistem içindeki olasılık sayısını belirtir. S ise entropi olarak tanımlanan sonuçtur. Fizikçiler doğa ve dünyayı kapalı bir sistem olarak kabul etmişler ve bu durumda zaman içinde her şeyin dağılıp, düzensiz bir durumla son bulacağı yargısına varmışlardır. Doğa ve dünyamızda bir düzen vardır. Jeolojik bulguların gösterdiği üzere, bu düzen zaman içinde oluşup gelişmiştir. Halbuki fizikçilerin çoğunluğu doğa ve dünyada düzensizliğe doğru bir gidiş ve gelişim olduğunu belirtiler ve bu nedenle de bazı fizikçiler canlılar alemindeki bu düzen artışını, doğal sistemdeki hastalıklı bir yapısallaşma olarak görürler. Evrenimiz yaklaşık 14 milyar yıllık bir geçmişe sahipken, dünyamızda hayat sadece 3.5 milyar yıllık bir geçmişe sahiptir. Dolayısıyla, hayat evrensel sistem oluşumunun çok geç bir safhasında oluşmaya başlayan bir özellik göstermektedir. Jeolojik veriler, dünyamızın ölü bir gezegen değil, yaşayan bir gezegen olduğunu göstermektedir. Litosfer dinamiği (levha tektoniği) dediğimiz yeni litosfer oluşturma ve litosfer yok etme döngüsü olmasaydı, dünyamızda hayat da oluşup gelişemezdi. Jeolojik veriler doğa ve dünyamızda düzen oluşumuna doğru bir gidişin olduğunu göstermektedir. Şöyle ki, 4 milyar yıl önceki dünya hidrosferi ve atmosferini düşünelim. Denizel bir ortamda CO 2 , H 2 O, vs gibi moleküller ve güneş enerjisi ve de bir mavi-yeşil- alg bulunsun. Bu alg fotosentezle 6CO 2 + 6H 2 O + Güneş enerjisi = C 6 H 12 O 6 + 6O 2 formülü uyarınca mevcut moleküllerden 6 su ve 6CO 2 molekülünü değişik bir glikoz molekülüne dönüştürmüştür ve ortamda ekstra 6 oksijen molekülü ortaya çıkmıştır. Bu durumda o ortamdaki entropi miktarı azalmış olur, çünkü olay öncesi 6+6=12 molekül varken, olay sonrası 1+6=7 molekül bulunmaktadır. Dolayısıyla (W) parametresinin değeri azalmış olmaktadır, çünkü 7 molekül arasındaki karşılıklı etkileşim olasılığı sayısı, 12 molekül arasındaki karşılıklı etkileşim olasılığı sayısından kat be kat azdır. Benzer şekilde, 3.5 miyar yıl önceleri biyo-kütle ve canlı yokken, o canlıların bedenlerini oluşturacak olan maddeler atom ve molekül halindeydiler, dolayısıyla varlıklar arası etkileşim olasılığı sayısı çok çok fazlaydı. Ama bakterilerin oluşmaya başlamalarından itibaren, tek bir bakteri gövdesi içinde milyonlarca atom ve molekülün toplanması ve tek bir canlı olarak davranması, dış ortamdaki entropi yoğunluğunun azalmasına yol açmıştır. Bakterilerden ökaryot hücrelerin oluşması, yine dış ortamda entropi azalmasına yol açmıştır, çünkü bu defa bir çok bakteri ve molekül toplanarak tek bir canlı bedeni olarak davranmaya başlamışlardır. Hücrelerin birleşerek hayvan dediğimiz gövdeler içinde toplanmaları, dış ortamdaki entropiyi daha da azaltmıştır. Hayvanların toplanarak koloniler-toplumlar oluşturmaları sonucu entropi daha da azalmıştır. Canlıların bir araya gelmeleri sonucu oluşan bu entropi azalması, dünyamızın atmosfer- hidrosfer- ve litosfer (taşküre) sistemlerinde de aynen görülür. 4 milyar yıl önceleri litosfer kalınlığı çok az iken, zaman geçtikçe jeolojik olaylar sonucu litosfer gittikçe kalınlaşmıştır. Litosfer oluşumunda CaCO 3 , KAlSi 3 O 8 gibi mineraller, birbirleriyle kaynaşarak katı kayaçlar oluşturmuşlardır. Her bir mineral bir sürü CO 2 , SiO 2 , H 2 O vs. gibi küçük molekülün kombinasyonlarından oluşmuş olduklarından, atmosfer ve hidrosferdeki serbest molekül sayılarında, zaman içinde azalma olması gerekmektedir. Örneğin her kireçtaşı molekülü için (CaO+ CO2 = CaCO 3 ) formülü gereği, atmosferden veya hidrosferden bir molekül CO 2 eksilmiş olmak zorundadır. Litosferde zaman içinde milyarlarca ton kireçtaşı depolandığını dikkate alırsak, atmosfer-hidrosfer sisteminden ne kadar CO 2 eksilmiş olduğunu anlarız. Bu eksilme, entropi azalmasının bir başka ayağını oluşturur. Kısacası, dünyamız yaşayan bir sistemdir ve entropi azalmasına ve bilgi (düzen) artışına = Neg-Entropiye sahne olmaktadır. Dolayısıyla, bizler bizim dünyamızda yaşıyoruz ve bizim dünyamızda işler, information & self-organisation sistemi, yani “bilgi oluşturula ve bilgilere göre örgütlenile!” sloganı uyarınca gerçekleşmektedir. Bilginin eksponansiyel ve entegratif özellikli olması nedeniyle de, bilgi oluşturucu dürtü taa kuantsal sistemden kökenlenmektedir. Dünyamızda entropi artışı (düzensizliğe doğru bir gidiş) değil, entropi azalması, yani Schrödinger (1945)’in terimiyle negatif-entropi artışı (düzen oluşumu) söz konusudur ve bu olgu sinerjetik fizikte maksimum enformasyon prensibinin (maximum information principle) ortaya konulmasına yol açmıştır. 1- Bizler entropi azalmasının geçerli olduğu, yani düzen oluşturma sisteminin geçerli olduğu bir dünya üzerinde yaşıyoruz. Düzen bilgiye dayanılarak oluşturulmaktadır. Bu nedenle “information & self-organisation” diye özetlenen “synergetics” adlı yeni bir fizik dalı oluşturulmuştur. 2- Bilgi oluşumun eksponansiyel ve entegratif şekilde geliştiği bilinmektedir; bu olgu, bilgi oluşumunun başlangıç noktasının maddenin en küçük parçacıkları dünyasından kökenlenmesi ve gittikçe çeşitlenerek gelişmesi zorunluluğunu oluşturur. Yani doğada evrimleşen ve artarak gelişen tek unsur “bilgidir”. Varlıklar bu bilgilere göre sürekli yeniden re-organize edilerek tavuk-yumurta ilişkileri çerçevesinde yeniden düzenlenip, yeniden oluşturulurlar. 3- Bilgi denilen sinyaller fizikçilerin kuvvet alanlarına denk gelirler. Dolayısıyla zaman içinde, bilginin eksponansiyel gelişimine uygun olarak, sürekli değişirler. 4- Fizikçilerin “karşılıklı etkileşim” dedikleri olay, rasgele karşılıklı çarpışmalar sonucu değil, karşılıklı olarak birbirlerinin değer ve potansiyellerini ve birbirlerine olan uzaklıklarını en hassas şekilde algılama ve çıkan sonuca göre davranma şeklinde olmaktadır. Yani doğadaki tüm oluşumlar varlıklar arası karşılıklı mutabakat sonuçlarına göre olmaktadır. 5- Doğada tavuk-yumurta sistemi geçerlidir ve tavuk-yumurta sistemlerinde, bilgi hep yumurtalara aktarılarak depolanıp-işlenirler. Yani üst-sistemler tamamen alt sistemlere bağımlıdırlar. En tabandaki alt-sistem ise şimdilik atom-altı-parçacıkları olarak bilinmektedir. String teorisi bu konuda uyumlu bir model oluşturmaktadır. 6- Hayat sisteminin temelini oluşturan hücreler perfekt fizikçi ve kimyagerlerdirler, tamamen fizik-kimya ilkelerine göre işlem yapmaktadırlar. Bu nedenle, hayat sistemi, fizik- kimya yasaları devreye sokulmadan anlaşılamaz ve işletilemez. 7- Toplum hayatı biz insanların oluşturmak zorunda oldukları bir üst-sistemdir ve oluşturulma zamanı gelmiştir, kaçınılmazdır; çünkü insanlığın oluşturduğu bilgi sistemi doğal sisteme çok zarar verecek bir noktaya ulaşmış bulunmaktadır. Doğada bilgi artışına dayalı her öğe çeşitlenmesinin sonunda, ya yeni bir üst-sistem oluşturularak bir stabilizasyona gidilir (yeni bir canlı varlık sistemi oluşturulur ((A) güzergahı), veyahut oluşturulan yeni öğeler, başka sistemlerin yapısallaşmalarında kullanılacak şekilde tekrar dağılırlar. ((B) güzergahı). Bu durumda insanlığın önünde iki seçenek vardır: 1. seçenek, ((A) güzergahı) tüm insanların üzerinde uzlaşabilecekleri doğal sisteme uygun bir üst- sistem toplum hayatı oluşturup, yeni bir hayat modelinde bir araya gelmek. Bu seçenek şimdiye dek canlılar aleminde şu guruplarda gerçekleşmiştir. i-Bakteri çeşitliliği ve ürünleri böyle bir noktaya yaklaşık 2.3 milyar yıl önceleri ulaşmış, bunun sonucu, ökaryot hücre denilen üst sisteme geçilmiştir. ii-Ökaryot hücre çeşitliği ve ürünleri yaklaşık 600 milyon yıl önceleri böyle noktaya ulaşmış ve akabinde çok hücreli üst-yaşam sistemine geçilmiştir. iii- Denizlerde mercanlar, broyozoa, graptolit, vs. gibi hayvanlar çeşitlilikleri ve ürünlerinin böyle bir safhaya ulaşması sonucu, koloni yaşamları şeklinde üst-sistemler oluşturarak, tüm katılımcıların ortak çıkarları doğrultusunda ortak yaşam sistemleri ortaya koymuştur. iv- Hayatın denizlerden karalara geçmesinden sonra, karalarda artan böceklerden arılar ve karıncalar yine yaklaşık 50 milyon yıl önceleri koloni şeklinde üst-sistemler oluşturmuşlardır. 2. seçenek ((B) güzergahı) ise, insanlığın karşılıklı savaşlarla birbirlerini yok etmesi ve sistemin dağılarak tekrar başa dönülmesi ve doğa içinde yeniden kendine bir yer bulması, değişmesi veya tamamen başka bir yapısal re-organizasyona uğramasıdır. Hayatın tarihsel gelişim bilgileri (jeolojik-paleontolojik veriler ve bulgular) biz insanlara böylesine kesin bir gelecek öngörüsünde bulunabilme olanağı sunmaktadır. - Ya biz tüm insanlar karşılıklı olarak birbirimizle konuşup uzlaşacağız ve ortak bir düzen ölçütü üzerinde hemfikir olacağız ve buna uyup, toplumsal hayat sisteminin sahibi olarak kendimizi görüp toplumsal sisteme zararlı her eyleme karşı çıkacağız (A) güzergahı. - Veyahut karşılıklı kısır tartışmalar, kavgalar ve savaşlarla yaptıklarımızı yıkmaya başlayacağız ve dağılıp gideceğiz. (B) güzergahı. 3. Bölüm: İnsan gibi yorumlama, senaryolar ve yeni bilgiler üretme yeteneği çok gelişmiş bir canlı oluşturulması neden gerekmiştir? İnsanın diğer tüm canlılardan çok farklı olduğu bir gerçek. Bu farkın genetik verilerde kayıtlı olduğu ve bu genetik bilgilere göre bedenlerimizin oluşturulduğu da kesin bir olgu. Günümüzde insan dahil bir çok canlının genomları deşifre edilmiş ve nükleotid baz ardalanmaları olarak ortaya konmuştur. Dolayısıyla insanı diğer canlılardan ayıran özelliği herhangi bir şekilde genetik kodlamalara yansımış olmalıdır ve bunların ne tür genetik bilgiler içerdiği günümüz gen teknolojisi ile ortaya konula bilinmelidir. Bu düşünceyle hareket eden 16 kişilik bir araştırma gurubu (Pollard ve diğ. 2006) insan dahil, şempanze, goril, orangutan, makak maymunu, fare, köpek, inek, fil, tavuk gibi bir çok hayvan genomunu birbirleriyle kıyaslayarak, insan genomundaki hangi kısmın diğer hayvanlarınkinden çok belirgin şekilde ayrıldığını araştırmışlardır. Araştırma sonunda 20. kromozomun (q) kısmında çok hızlı bir gelişme gösteren bir bölge saptamışlar ve adını bu anormal hızlı gelişmesinden dolayı HAR1 (Human Accelerated Region 1) koymuşlardır. Bu bölgenin hangi organın yapısallaşmasında etkili olduğu araştırıldığında, beynin korteks kesiminin gelişiminde rol oynadığı ve beyindeki hücrelerin büyümelerini ve kendi aralarındaki organizasyonlarını düzenleyen “reelin” denilen proteinle de ilişki içinde oldukları ortaya konmuştur. Bu bölge (HAR1) humanid olarak tanımlanan cinsler haricindeki tüm diğer memeli hayvanlarda çok az değişim gösterirken (0.27), şempanzelerde (2), insanda ise (18) değerine ulaşan bir oranda hızlı değişimler göstermektedir (Pollard ve diğ. 2006). Bu sonuçlar çok ilginçtir, çünkü olay rasgele bir şey değil, bilgi ve yorumlama yeteneğini artırmayı amaçlayan, çok belirgin bir hedefe yönelik bir eylemdir. Bu genetik araştırma sonuçlarından sonra şekilde gösterilen beyinsel yapı farklılıklarının neye bağlı olarak oluştuğu, insanlığın ne anlama geldiği daha kolay anlaşılır olur. Şekil: Memeli hayvanlarda bilgi düzeyi farkları.(Bloom ve Lazerson 1988’den değiştirilerek) İnsan, maymun, kedi ve fare birlikte yaşayan ama farklı zamanlarda ortaya çıkmış varlıklardır. Bu varlıkların bilgi-işlem merkezleri olan beyinlerinin bedenlerine olan oranları ve korteks denilen en dış kesiminin yapısallaşması incelendiğinde şekilde görülen türde farklılıklara sahip oldukları görülür. Bu farlılıklar şunladır: i- Farenin beyni bedenine oranla çok küçüktür ve beynin korteksinde yorumlamaya ayrılan bir kesim yok gibidir; tüm korteks duyu ve hareket organlarına tahsis edilmiştir. ii- Kedinin beyninin bedene oranı, farenin beyninin bedenine oranından biraz daha büyüktür ve korteks kesiminde yorumlamaya ayrılan ufak bir kesim oluşturulmuştur. iii- Maymun (ape) beyninin bedene oranı, farenin beyninin bedenine oranına göre çok daha büyüktür ve korteks kesiminin yarıdan fazlası yorumlamaya ayrılmıştır. iv- İnsan beyninin bedene oranı, farenin beyninin bedenine oranına göre kat be kat daha büyüktür ve korteks kesiminin çok-çok büyük bir kesimi yorumlamaya ayrılmıştır. Memeli hayvanlar, bilgi oluşturma kapasitesi en yüksek olan hayvan gurubudur ve bu nedenledir ki, balina, yunus gibi memeli hayvanlar, denizlere yaklaşık 50 milyon yıl önceleri girmelerine rağmen, bu gün denizlerin en güçlü hayvanları konumuna ulaşmışlardır. Tüm canlılar aleminin gelişimi dikkate alınıp değerlendirildiğinde de, maksimum bilgi oluşturmaya yönelik bir amacın güdüldüğü ortaya çıkar. Canlıların jeolojik süreç içinde ortaya çıkışları, gittikçe artan ve karmaşıklaşan bir bilgi düzeyini yansıtmaktadır. Yaklaşık 3.5 milyar yıl öncelerine ait bilgi düzeyinde oluşturulan bakterilerin yapısal bilgileri sitoplasma içindeki tespih şeklinde basit bir zincirde bulunur. Çok az sayıda fiziko-kimyasal faktör değerlendirebilirler. Yaklaşık 2 milyar yıl öncelerine ait bilgi düzeyinde oluşturulan çekirdekli tek hücrelilerde histon denilen makaracıklar oluşturularak çok uzun bilgi-sistemleri içeren kromozom iplikçiklerinin birbirleriyle dolaşmadan karşılıklı etkileşimlerine olanak sağlayan özel bir bilgi depolama ve işletim sistemi oluşturulmuştur. Çok sayıda fiziko-kimyasal faktörün birbirleriyle ilişki içinde değerlendirilebilmeleri olanağı sağlanmıştır. Yaklaşık 600 milyon yıl öncelerine ait bilgi düzeyinde oluşturulan hayvanlar (çok hücrelilik) aleminde hücreler arası ortaklık oluşturma olanağı sağlanmıştır. Canlıların çevre algılama ve değerlendirme yeteneği, fiziko-kimyasal faktörlerin dışına çıkmış, organ denilen çeşitli ortaklıklar oluşturularak, hareket, besin toplama, vs.gibi daha geniş çaplı davranış olanakları devreye girmiştir. Örneğin renge, sese göre yönlenmeler mümkün olmuştur. Yeni değer yargıları ortaya çıkmıştır. Bir başka ifade ile: bilgi düzeyi artmış, yeni düzen ölçütleri ve değer sistemleri oluşturulmuşlardır. Doğa ve dünyamızın dinamik bir sistem olduğu ve dinamik sistemlerde her şeyin “Information & Self-Organisation” ilkelerine göre gerçekleştiği sinerjetik fiziğin ortaya koyduğu ve jeolojik-paleontolojik verilerin de doğruladığı bir olgudur. Jeolojik ve paleontolojik gelişmeler doğa ve dünyamızda sürekli şekilde bir bilgi artışı ve bu bilgilere göre varlıkların yeniden reorganize olmalarının örnekleriyle doludur. Yani her şey maksimum enformasyon prensibi çerçevesinde işlemektedir. Az sayıda birkaç veriden yüzlerce farklı senaryo üretebilme yeteneğine ulaşan insan denilen varlığın ortaya çıkışı tamamen bu maksimum enformasyon prensibinin doğal bir sonucudur ve rasgele mutasyonlarla oluşan bir olay olmadığı gibi, harici bir yaratıcının eseri de değildir. Görüldüğü üzere, bilgi oluşturma olayı hiç rasgele bir mutasyon sonucu değil, maksimum enformasyon prensibi gereği gerçekleştirilen amaçlı-hedefli bir eylemdir. Dolayısıyla, insanlık doğada niye oluştuğunun bilincinde olmalı ve bu bilincini doğadaki sisteme uygun olarak kullanmalıdır. Düzen bilgi ile oluşturulmakta ve ayakta tutulmaktadır. Bilgi ise varlıkların karşılıklı etkileşimleri sonucu oluşturulmakta ve varlıkların yapısallaşmalarına işlenerek ve bu yapısal özelliklerin çoğaltılıp-gelecek nesillere aktarılmasıyla devamlılığı sağlanmaktadır. Entegratifliği ve eksponansiyelliği sayesinde doğada sürekliliği korunan tek şey bilgi faktörüdür. Yani doğada evrim geçiren şey bilgi faktörüdür ve tüm varlıklar evrimleşen bilgi faktörüne göre yeniden sıraya konulan madde paketçiklerinden oluşurlar. Bilgiler, fizikçilerin boson dedikleri kuvvet taşıyıcı sinyallerden oluşurlar ve tüm varlıklardan yayılan sinyaller üst-üste çakışarak karmaşık bir etki alanı oluştururlar. Madde denilen fermiyonlar ise, bu bilgi (kuvvet) alanı sinyallerine göre bir araya gelerek o zamana ait bilgi (kuvvet) alanlarına göre, o zamanın varlıklarını oluştururlar. Doğada bir düzen vardır. İnsanlık bu düzenin nasıl oluştuğunu anlamaya çalışmaktadır. Jeoloji ve paleontoloji bu konuda önemli veriler sunar. Örn.: 10 milyon yıl öncelerinin dünyasında da bir düzen vardı, ama bu düzende insan yoktu. 100 milyon yıl öncelerinin dünyasında da bir düzen vardı, ama bu düzende dinozorlar egemendi. Bir milyar yıl öncelerinin dünyasındaki düzende hiç çok hücreli canlı yoktu ve tüm hayat ilişkileri tek hücreli varlıklar arasında oluyordu. Üç milyar yıl öncelerinin dünyasındaki düzende sadece bakteri denilen tek hücreli varlıklar yer alıyorlardı. Dört milyar yıl öncelerinin dünyasında da bir düzen vardı, ama bu düzende hiç canlı organizma yoktu. Doğa ve dünyamızda her zaman için bir düzen vardır; ancak bu düzene dahil olan varlıkların kombinasyon düzeyleri ve dereceleri değişmektedir. Bu değişimlerde dikkati çeken önemli olgu ise, maksimum enformasyon prensibine uygun olarak zaman içinde varlıkların bileşimlerine yansıyan organizasyon düzeyinin gittikçe daha kompleks yapısallaşmalara sahne olduğudur. Örneğin memeli canlıların beyin yapısallaşması, onlardan önceki dönemde var olan dinozorlara oranla çok daha karmaşıklaşmış, çok daha fazla veri işleyebilecek bir yapısallaşmaya ulaşılmıştır. Bu durum özellikle insangillerin ortaya çıkışı ile belirginleşmiş ve Homo cinsinin ortaya çıkışından sonra, korteks kesiminin çok gelişmesi ve yorumlama işlevine çok fazla sayıda nöronun tahsis edilmesiyle zirveye ulaşmıştır. Günümüz dünyasındaki insanları oluşturan atom ve moleküller, on milyon yıl önceleri daha başka varlıkların yapıtaşları olarak görev yapıyorlardı. 5 milyar yıl öncesindeki doğada mineral, hücre gibi öğeler yoktu; ve bu öğeleri oluşturan varlıklar H, He gibi daha basit yapıtaşları olarak bulunuyorlardı. Dolayısıyla doğada var olan kuvvet alanları (bilgi sinyalleri) varlıkların kombinasyon düzeyleri ve dereceleri ile sürekli değişmekte ve çeşitlenmektedir. Bu değişim-dönüşümler maksimum enformasyon düzeyi oluşturacak şekilde gerçekleşmektedir. Zaman denilen olgu da bu değişim-dönüşümler ve enformasyon düzeyi artışlarının bir sonucudur. İnsanların ortaya çıkışı ile, yorumlamaya dayalı bilgi oluşturma hızı büyük bir ivmeye u l a ş ır : İnsanı oluşturan hücreler, bilgi oluşturmanın ne kadar önemli olduğunu fark edip, yorumlama yeteneği gelişmesine büyük yatırım yapmışlardır. Bilgiye Dayalı Örgütlenmeler Beyin, hücreler-şirketi olan bedenlerde, hem organlar- arası-eş-güdüm, hem de dış dünya ile beden içi sistemler arası ilişkilerin düzenlendiği bir bilgi-işlem ve kumanda merkezidir. (A) şeklinde görülen beyin kesitindeki sarı hattın altında kalan beyin kesimi (yani 1 ile gösterilen bölge), tüm memelilerde hemen hemen aynı oranda bulunur ve beden içindeki organlar arası ilişki ve eşgüdüme ayrılmıştır. Yeni doğan bir çocuğun beyni büyük oranda bu kısımdan oluşur. Bu sarı hattın üstünde kalan kesimi (2 ile gösterilen bölge), çocuk büyüdükçe, tüm diğer memelilerden farklı boyutta ve oranlarda olacak bir şekilde oluşup-gelişir. (B)de gösterilen beyin şeklinde görüldüğü üzere, insanı tüm diğer memelilerden ayıran özellik, üst-beyindeki hücrelerin kullanım şeklidir. Fare, kedi gibi hayvanlarda, üst beyindeki hücrelerin büyük bir oranı, (kahve-renkli) duyu ve (mavi) hareket organlarına tahsis edilmişken, insanlarda durum tam tersine çevrilmiştir! Bunun anlamı şudur: İnsan hariç diğer hayvanlar, çevrelerindeki o-anki-değişim-dönüşümleri çok iyi algılayıp, onlara karşı iyi bir tepki gösterebilirler; örneğin insandan iyi zıplayabilirler, insandan iyi koku alabilirler, insandan iyi görebilirler, vs.. Çünkü, beyinlerinde bu işlerle görevlendirilmiş hücre sayısı çok daha fazladır. İnsansı yaratıkları oluşturan hücreler ise, bu konuda yaklaşık 5 milyon yıldan beri, çok farklı bir yol izlemeye başlamışlar ve hem beyinlerini gittikçe büyütmeyi, hem de duyu organlarından gelecek verileri işleyip-yorumlayacak olan hücre sayısı oranını artırmayı ön plana almışlardır. Bunun sonucu, az sayıda veriden, muazzam senaryolar üretecek bir beyin yapısı ortaya çıkmıştır. Bu durum insanlık için hem çok yararlı, hem de çok zararlı sonuçlar doğurmuştur. Önce yararlı sonuçları: Duyu organlarıyla elde ettiği gözlemleri çok çeşitli senaryolar şeklinde yorumlayabilme yeteneği, insan ufkunun genişlemesine ve kendisine yeni yaşam ortamları açabilmesine yol açmış; bu sayede diğer hiçbir memelinin başaramadığını başarıp, dünyanın her yerinde yaşayabilen tek memeli canlı olmuştur. "Gelecek planlaması" yapacak duruma gelip, doğadaki beklenmedik durumlara karşı kendisini güvenceye alabilmiştir. İnsanın tüm bu başarıları, “bilgi oluşturma” kapasitesindeki artışa bağlıdır. İnsanı oluşturan hücreler, bilgi-oluşturmayı artırıcı bir yöntem olarak, “association area=yorumlama bölgesi” denilen beyin kesimine ağırlık verip, diğer birçok yeteneklerinden feragat etmişlerdir. Bunun sonucu, öğrenme ve bilgi oluşturma yetenekleri öylesine artmıştır ki, bu bilgilere dayanarak, doğadaki öğeleri birbirleriyle çeşitli şekillerde ilişki içine sokmaya başlayıp, çeşitli yeni aletler ve eşyalar ortaya koymaya başlamışlardır. Örneğin, keskin taş- parçalarını bir sopaya bağlayıp, ilkel baltalarla başlamışlar; bakır ve kalayı karıştırarak, iki yumuşak metalin kombinasyonundan, tunç gibi sert bir öğe elde etmişler; tekerlekli arabalar, buharlı motorlar, bilgisayarlar, cep-telefonları vs. ile yeni ufuklara doğru ilerlemektedirler. Zararlı sonuçlarına gelince: Az sayıda veriden bir çok senaryo oluşturabilme yeteneği, her insanın her konuda bir sürü görüş oluşturabilmesine yol açmıştır. Sinerjetik fizik ilkeleri gereği: i- Her beden kendine özgü bir düzen-ölçütüne (order parameter) sahip olmak zorundadır. ii- Düzen-ölçütleri o sistem içindeki tüm öğeleri köleleştirici bir etkiye sahiptirler iii- Düzen-ölçütleri birbirleriyle yarışarak doğadaki denge ve düzen oluşturulmaktadır. Bu faktörler birlikte değerlendirildiğinde şu durum ortaya çıkar: i- Her insan kendi kafasındaki bilgilerin doğru olduğuna inanır ve bunun için sonuna kadar mücadele eder. ii- Kişilik gelişmesi (düzen ölçütü) ana hatlarıyla çocukluk evresinde gerçekleştiğinden, insanlar çocukluk evresinde belletilen değer yargılarını (gelenek-görenek, din, ırk, vs.) hayatları boyunca savunmak zorunda kalırlar. Doğadaki düzen bu şekilde varlıklar arası karşılıklı etkileşimlerle (yarışma, yardımlaşma, savaşma, kaçma, vs.) oluşturulurken, insanlık bu düzenin varlıkların haricinde bir güç sistemi tarafından oluşturulduğu inancıyla yetiştirilmekte, ve bunun sonucu bireyler kendi gözlemlerine dayalı olarak oluşturdukları bilgilere göre değil de, başkalarınca kendilerine yüklenen görüşlere göre davranmak zorunda kalmaktadırlar. Böyle olunca da, doğadaki sistemin işleyişi dışına çıkılmakta ve hem insanlar arasında, hem de doğal sistemde sürüyle bozukluk, kirlilik ve hastalık ortaya çıkmaktadır. Rasgelelik ve Mutabakat Dönemleri Herhangi bir oluşumun ortaya çıkması, varlıklar arası karşılıklı bir mutabakata dayanır. Ama varlıkların hareketlerinde rasgelelik ve şans söz konusudur. Bir örnekle açıklayalım. İnsanların çoğalması, yeni bir birey oluşturulması olayına bakalım. Birey yüzlerce farklı eş-adayı ile karşılaşır. Bu karşılaşmalar rasgelelik dönemine denk gelirler. Ama bu karşılaşmalardan birinde, kendisine uygun bir eş bulduğuna inandığında, o kişiyle karşılıklı mutabakata varılır ve yeni bir yavru oluşturma eylemi ortaya konur. Bu olayda şans faktörü de elbette devrededir. Çünkü zaman faktörü yönlü bir olaydır ve hayat denilen sistemin geriye dönüşü yoktur. Bununla ne denilmek istendiğini şöyle açıklayalım: Bir köyde çok güzel bir kız vardır ve bir genç de bu kıza aşıktır. Ama koşullar o genci köyden uzaklaştırır ve yıllar sonra ancak tekrar köyüne geri döner. Hemen o kızın ne olduğunu araştırmaya başlar ve bakar ki, kız şişko kel bir adamla evlenmiş. Üstelik adam öyle zengin biri de değildir. Köyün en güzel kızının nasıl olup da böyle bir evlilik yaptığını merak eden genç kızla konuşmaya karar verir ve aydınlatılmasını ister. Kız genci alır ve iki tarafı çiçeklerle donatılmış bir yolun başına koyar ve der ki: Bu yolun her iki tarafında da bir sürü çiçek var. Şimdi bu yoldan asla geri dönmeyecek şekilde ilerleyeceksin ve en güzel çiçeği bulup bana getireceksin. Genç adam ilerlemeye başlar, kah sağında, kah solunda bir sürü güzel çiçek görür, ama hep daha ileride daha güzel bir çiçek görebilmek umuduyla, yolun sonuna kadar gider ve en son noktaya geldiğinde ise sıradan birkaç çiçekle karşı karşıya kalır. O sıradan çiçeklerden birini alarak kızın yanına gelir. İşte hayat böyledir, geri-dönüşü ve müsveddesi olmayan bir olaylar zinciridir. İşin içinde şans da vardır, rasgelelik de vardır; ama bir oluşumun başlatılması ve gerçekleştirilmesinde mutlaka karşılıklı mutabakata dayalı bir anlaşma-uzlaşma vardır. Onun için toplumsal hayat sistemi için de, ortak bir mutabakat metni şart ve gereklidir. Information & Self-Organisation (Mutabakatlar) İki elementin birleşerek bir molekül oluşturması, karşılıklı mutabakata dayanır. Rasgele bir etkileşim (çarpışma, vs.) sonucu değildir. Elektronlar ortaklaşa kullanılarak, daha ekonomik bir oluşum ortaya konur. Hücreler de (çekirdekli), bakteri ve diğer organik moleküllerin ortaklık ürünüdürler; onların karşılıklı mutabakatları ile oluşan bir düzen ölçütüne göre birleşmişlerdir. Hayvanlar ve bitkiler hücreler arası karşılıklı mutabakat oranına göre oluşturulan değişik ortaklık ürünleridir. Toplumlar, hayvanların karşılıklı mutabakat oranına göre oluşturulan ortaklık ürünleridir. Bireysel yaşama göre çok daha ekonomiktirler. Hayat düzeyimiz biz insanların mutabakat oranına bağlı olarak değişmektedir. Görüldüğü üzere doğada her şey karşılıklı mutabakata (anlaşma ve uzlaşmaya) dayalı olarak oluşturulmaktadır. Varlıklar ne derecede güçlü ve ekonomik bir bağ (mutabakat) oluşturuyorlarsa, o derecede rahat bir yaşam düzeyine kavuşuyorlar. Bu durum insanların oluşturacakları toplumsal hayat için de aynen geçerlidir. Gelecek bölümde (8-sexVeHayatAnlami) hayatın anlamı verilmeye çalışılacaktadır. SeksDürtüsü=Bilgi aktarma dürtüsü Bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlamaya yönelik eylemlere en güzel örnek seks dürtüsüdür. Canlıların genetik bilgi depolarında bedenlerin nasıl oluşturulacakları, bu bilgilerin nasıl aktarılacakları vs. konularında kesin yönlendirmeler vardır ve canlılar bu bilgilere göre oluşturulurlar. Bir somon balığı genlerinde kayıtlı bu bilgileri gelecek nesle aktarmak için, bulunduğu açık denizlerden doğduğu ırmağın kaynağına dönüp, orada karşı cinsle buluşup yumurta döllenmesi işlevini yerine getirebilmek için tüm hayatını tehlikeye atacak bir dönüş yolculuğuna çıkar. Çağlayanları zıplayarak aşmaya çalışır; bir sürü yırtıcı hayvana yem olmamak için çabalar, ve hedeflerine ulaşanlar yumurtalarını ve spermlerini 20- 30 saniye içinde üst-üste bıraktıktan sonra da, çoğunlukla yorgunluktan bitap düşüp ölürler. Balıkları bu ölüm yolculuğuna yönelten dürtü, hücrelerin bedene empoze ettikleri “genetik bilgilerin aktarılması zorunluluğudur.” Hücreler öylesine bilinçlidirler ki, milyarlarca yıllık deneyimlerin sonucu olan genetik bilgilerin gelecek nesillere aktarılmasını sağlamak için seks dürtüsünü en dayanılmaz zevk duyguları ile bağlantı içine sokmuşlardır. Bu canlılar birbirlerini neden çekerler? Somon balıkları neden hayatlarını tehlikeye atarak yumurtlayacakları ırmak yataklarına dönerler ve dölleme işleminden sonra ölürler? Çünkü: Bilgiler aktarılmak çoğalmak isterler ve bu nedenle oluşturdukları tüm bedenlere bilgi edinme ve aktarmayı teşvik edici yönlendirmeler yerleştirirler. Hayat doğadaki değişim-dönüşümler hakkında bilgi edinme ve bu bilgileri gelecek nesle aktarma eylemidir. Doğa ve dünyamızın geleceği aktarılan bu bilgilere göre şekillenmektedir. Önceden belirlenmiş bir gelecek yoktur! Sonsöz Geçmiş bölümlerde gösterildiği üzere, doğadaki düzen varlıkların kendi aralarındaki karşılıklı etkileşim sonuçlarına göre oluşmaktadır. İnsanlık ise toplumsal düzenini, tepeye yerleştirdiği (seçtiği veya seçildiğine inandığı) kişilerin inisiyatiflerine bırakmaktadır. Doğadaki temel sistem gereği tek bir varlığın yönlendirmesine göre düzen ve denge oluşumu olanaksız olduğundan, toplumsal denge bir türlü oluşturulamamaktadır. Bu dengesizliklerden rahatsız olan insanlar da, sık sık ihtilaller, isyanlar, demokratik seçimler, vs. ile tepeye gelecekleri sürekli değiştirmeye çalışarak, dengeli bir toplumsal hayat sistemi oluşturmaya çalışmakta, ama bir türlü başarılı olamamaktadır. Tek bir çözüm vardır, o da doğadaki sisteme uygun davranmaktır. Bunun yöntemi ise, insanların çevreleriyle ilişkilerini kendi gözlem ve deneyimlerine uygun olarak bizzat ayarlamalarıdır. Dolayısıyla toplumda düzen ve denge oluşturmak için, tepeye yerleştirilecek insanları değil, kendi bedeni içindeki yapısallaşmaları değiştirmesi gerekmektedir. Bu da tamamen yeni bir hayat görüşü oluşturmak ve ona uygun davranmak demektir. ? Bizler sorunlarımızı ancak kendimiz çözebiliriz. Kimse uzaydan veya başka devletten gelerek sorunlarımızı çözemez. ? Sorunları çözebilmek için akıl ve mantığımızın sağlam olması gerekir. ? İnsanların akıl ve mantığı, ana hatlarıyla çocukluk evresinde şekillenir. (Ağaç yaşken eğilir prensibi = simetri kırılması ve solidifikasyon) (Simetri kırılması, solidifikasyon, düzen- ölçütü, köleleştirme gibi kavramlar için “3atomlarınYaşamı” dosyasındaki “sinerjetik” bölümüne bakınız.) ? Bu nedenle sorunlarını çözmekte başarılı olamayan toplumların (ki sorunu olmayan hiçbir toplum da yok zaten), eğitim sistemlerinde ve gelenek- göreneklerinde köklü yanlışlıklar var olmak zorundadır çünkü, akıl ve mantık sorunlarımızı çözmemiz için vardır; çözemiyorsak, hatalı bir sabitleştirme yapılmış demektir. ? Eğitimde, veyahut akıl-mantık sistemi yapısallaşmasında yapılan temel yanlışlık nedir? Hangi yanlış sabitleştirme (solidifikasyon) yapılmaktadır? En büyük yanlışlık, doğadaki oluşum ve gelişim sisteminin nasıl olduğu, yani bir şeyi yapma-oluşturma erkinin, dolayısıyla oluşacak yapının sahipliğinin kime ait olduğu konusunda yapılmaktadır. Şöyle ki: Geleneksel hayat görüşlerinin hepsinde, doğa ve dünyamızda bir şeyi yapma-oluşturma erkinin veyahut sahipliğinin beden dışında bir varlığa ait olduğu yönünde bir eğilim vardır. Bu nedenledir ki, bedenlerimizin sahibi olarak hücrelerimizi değil, bedenimiz dışında hayali bir şey tasarlarız ve ne olduğunu tarif etmekten de aciziz. Kafamız bu konuda tamamen karışık bir duygu içindedir. Bu temel hata nedeniyle, toplum dediğimiz yapının sahipliği konusunda da kafamız karma karışık duygular içindedir. Hem toplumun sahibi olarak insanların olması gerektiğini düşünürüz, hem toplumsal sisteme her yönüyle sahip çıkıp, ona zarar verecek her türlü eyleme karşı çıkmayız. “Devletin malı deniz, yemeyen domuz” gibi bir deyişin oluşmasına olanak tanırız. Bu hatalı hayat görüşünün nedeni, atalarımızın doğa ve dünyadaki oluşum ve gelişimleri hatalı yorumlamış olmalarından ve bu hatalı yorumlarını geleneklere dönüştürerek, nesilden nesile aktarmalarından kaynaklanmaktadır. Çözüm basittir: Bedenlerimizin sahipliğini hücrelerimize, toplumun sahipliğini de insanlarına havale ettiğinizde, tüm sorunlar çözülecektir, çünkü kimse sahibi olduğu bir şeyin kötü duruma düşmesini istemez. Görüldüğü üzere, eğitim sistemimizde gerçekleştireceğimiz kökten bir değişiklikle, tüm sorunları ortadan kaldıran bir yapısallaşmaya geçilecektir. Toplumsal hayatta düzen ve dengenin sağlanması için liderleri değil beynimizdeki amino-asit dizilimlerini değiştirmemiz gerekir. Bu değiştirme işlemini ise ancak ve ancak hücrelerimiz yapabilirler. Tüm canlılar değişim-dönüşüm sistemi içindeki bir doğa ve dünyada oluşup geliştiklerinden, davranışlarını bunlara uygun olacak şekilde ayarlarlar. Ayarlama işlemleri hücreler tarafından aminoasit dizilimlerinin yeniden düzenlenmesi şeklinde gerçekleşmektedir. Biz insanlar sorunlarımızı çözemiyorsak, bedenimizdeki amino-asit dizilimlerinde hatalı bir dizilim gerçekleşmiş demektir. Bu hatalı dizilim de, bizlerin hücrelerimizi yanlış yönlendirmiş, onlara doğa ve dünyayı yanlış tanıtmış olmamızdan kaynaklanırlar. Çünkü hücreler duyu organlarından gelen verilere göre bedenlerin işleyiş şekillerini düzenleyecek ve doğadaki tüm değişim-dönüşümlere uyabilecek yapısallaşmalar oluşturacak temel yeteneğe sahiptirler. Doğadaki düzen ve denge ancak ve ancak tüm varlıkların karşılıklı etkileşimleri ile oluşturula bilinmektedir. Toplumsal hayattaki düzen ve denge de tüm insanların çevreleri ve kendi aralarındaki karşılıklı etkileşimleri ile mümkün olacaktır. Etkileşimler ise karşılıklı anlaşma-ve uzlaşmalar (mutabakatlar) şeklinde olmaktadır. Bir yapının sağlamlığı bileşenleri arasındaki bağların sağlamlığına bağlıdır. Toplumların sağlamlığı da, insanları arasındaki karşılıklı mutabakatların sağlamlığına bağlıdır. İnsanlar arasındaki en güvenilir bağlanma şeklini ise, karşılıklı hizmet alış-verişleri oluştururlar, çünkü hayat denilen sistem karşılıklı ortaklıklar üzerine oturtulmuştur. Bizler hem yöneten hem de yönetilen konumundayız. Yönetici ve yönlendirici durumumuz bizlere ailede ebeveyn, okulda öğretmen ve bürokratik çarkta çeşitli yöneticiler olarak sorumluluklar yüklemektedir. Bu sorumluluk hedef belirleyicilikten daha öteye gitmemelidir, çünkü “Theory of integrative levels” gereği, üst sitemler sadece hedef gösterirler, yapma erki alt-sistemlere aittir. Fert olarak temel sorumluluğumuz ise, toplum hayatının bir ortaklık olduğu, ve bu ortaklık sisteminin tüm sahipliğini üstlenmemizi gerektirmektedir. Ekolojik sorunlar ve çevre kirliliği doğadaki dengenin biz insanlar tarafından bozulmasının bir sonucudur. Bizlerin bu dengeyi ve harmoniyi korumamız, veya en azından bozmayacak tedbirleri almamız asli görevlerimiz arasında gelmektedir. Aynı şekilde toplumsal sorunlar da biz insanların hatalı davranışlarının bir sonucudur. Dengeyi korumak hem toplumsal hayatta, hem ekolojik sistemde çok önemlidir. Denge ise, ancak ve ancak varlıkların karşılıklı etkileşimleriyle oluşturula bilinmektedir. Bunun bilincine vardığımızda hem fert olarak hem de yönetici, yönlendirici olarak alttan yukarı doğru yapılaşmaya geçmemizin gerekliliğini anlamış oluruz. Hepimiz aynı dünya gemisindeyiz ve doğadaki denge ancak ve ancak tüm varlıkların karşılıklı etkileşimleriyle mümkün oluyor. Dolayısıyla global (küresel) toplum hayatı da ancak tüm toplumların karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşmalarına dayandırılmak zorundadır.