İnkılap Eğitim Felsefesi Ders Notları ( Ders Notu ) 1 GAZİ ÜNİVERSİTESİ FEN EDEBİYAT FAKÜLTESİ EĞİTİM FELSEFESİ DERS NOTLARI (1) Yrd. Doç. Dr. Hakan Gündoğdu. 1. İDEALİZM : metafizik, epistemoloji ve aksiyoloji Bir idealist gerçekliğin maddi şeylerden ziyade, zihinden, zihinlerden, idelerden, ya da benlerden oluştuğuna inanır. İdeaizmin temel metafizik iddiası, fiziksel nesnelerin ya gerçek olmadıkları ya da en azından maddi şeylere kıyasen daha az gerçek olduklarıdır. İdealizmin tabii sonucu, insanlığın özünün de ruhsal ya da zihinsel olduğudur. İnsanın tabiatı, düşünmek, hissetmek, değer biçmektir. Eğitim felsefesine önemli katkılarda bulunan Kant bu görüşün belli başlı temsilcilerindendir. Kişiliğin temel bir değeri olduğu şeklindeki Kant’ın teorisi, idealizmin katışıksız bir ifadesidir. Kant’a göre ne beden ne de fiziksel nitelikler bir insan olmanın nihai değeriyle alakalıdırlar. Esasen, insan doğasını tayin eden şey, ona göre, ‘ruh’ ya da ‘zihin’dir. Çoğu idealist filozof evrenin rasyonel bir sistem olduğunu düşünür. Kant ise bunu epistemolojik bir tez olarak ifade eder: İnsan aklı tüm bilgiyi organize eder. Akıl deneyimimiz içine bir takım kategoriler sokarak dünyayı bizim için anlaşılabilir kılar. Duyularımız dünyayı bize resmederken, zihnimiz onları zaman, mekan, nitelik, nicelik gibi kategorileri kullanarak yorumlar. Bu zaman, mekan vs gibi kavramlar bilincimizde doğuştan vardırlar ve bizim bilgi yapımızı tayin ederler. İdealistlere göre, epistemoloji sonlu insan zihninin hakikatı nasıl elde edebileceği ve onun Tanrı’nın zihni ile nasıl temas kuracağıyla ilgilenir. İdealizm, tarihsel olarak şüpheciliği reddeder ve bilginin imkanını savunur. Kant dahil çoğu idealist evrensel doğrular, hakikatler olduğunu öne sürer. Bazı idealistler zihnin düşünceyi organize etme rolünü vurgulamanın dışında, onu benliğin oluşumundaki en önemli unsur olarak da görürler: Onlara göre sonlu benler ya Mutlak Ben olarak tasavvur edilen Tanrı’nın küçük bir kopyası olarak görülmelidir ya da aşkın bir kişilik modelini taklid etmeye teşvik edilmelidir. İdealizmin bu versiyonları benliğimizin salt entelektüel boyutunun yanısıra onun ahlaki, estetik ve duygusal boyutlarına da dikkat çekerler. İdealistlerin aksiyoloji yani değer teorisi anlayışı da doğal olarak onların gerçeklik ve bilgiye dair anlayışlarıyla uyumludur: İdealistlere göre etik ve estetik değerler mutlak ve değişmezdirler. Birçok idealist bu değerlerin kaynağının Mutlak Kişi yani Tanrı olduğunu söylemesine karşın, başkaları örneğin Kant, bu değerlerin rasyonelliğin kendi yapısı içinde oluştuklarını ileri sürer. Dolayısıyla, insan için mükemmel bir iyilik standartı mümkündür. Zaten Kant’ın Tanrı’nın varlığına olan inancı ahlak teorisi çerçevesinde kabul ettiğini biliyoruz. Kant, Tanrı’nın varlığı lehindeki geleneksel kanıtları eleştirdikten sonra, rasyonel ve ahlaki varlık olan insanın Tanrı’nın varlığını ahlaki yaşamı anlamlı kılacak bir postula olarak düşünmesi gerektiğini iddia eder. İdealist etik ve estetiğin genel çerçevesini çizmek çok zor değildir: Örneğin Kant, tüm gerçekten ahlaki olan seçimlerin egosentrik (ben-2 merkezci) çıkarlar temelinde değil ama evrensel olarak herkes için doğru olanın ne olduğu üzerinde düşünmek temelinde yapılması gerektiğine inanır. Çoğu idealist gibi Kant için de estetik etiğin yoldaşıdır: Bir sanat eserinin değeri onun bir ideali ne kadar iyi ifade ettiğine bağlıdır. Kant’a göre artistik yaratımın ve estetik zevkin sırrı, tekili ve tikeli genel bir norm ya da kural altında ifade edebilme becerisinde yatar. Resim, müzik, şiir vs tüm sanat dallarında idealist sanatçılar, kendilerinin bir şeyleri idealize etiklerini, daha büyük bir ideali küçük somut şeylerde açığa vurduklarını düşünürler. 2. İDEALİZM VE EĞİTİM SÜRECİ: amaç, müfredat, öğretim yöntemi, öğretmenin rolü, ahlak eğitimi İdealizm dünyanın rasyonel ve amaçlı olduğunu düşünür. Hatta birçok idealist için dünya derin bir şekilde kişiseldir. Bu durumda, doğal olarak eğitimin amacı, onlar için, öğrencinin entelektüel, ahlaki ve ruhsal gelişimi olmaktadır. Öğrenci tanrısal varlığı taklid ettiği ya da onun kişilik ideallerini gerçekleştirdiği ölçüde gelişimini doğru bir şekilde tamamlamış demektir. Kant’a göre, öğrenciler disiplini ve kendine hakim olmayı öğrenmeli; zihinsel beceriler elde etmeli; ve sağlam bir karakter ile iyi niyete sahip olmalıdırlar. Bu eğilimler insanlığın uygun hedeflere doğru ilermesine yardımcı olur. Hiç şüphesiz öğrencilerin sıradan dünyada yollarını bulup işlerini görmeleri için pratik bir takım becerilere de ihtiyaçları vardır. Fakat, idealistler için, eğitimin ana istikameti, insani varoluşu hakkıyla tanımlayan ideal, mükemmel ve aşkın bir alana yönelik olmak durumundadır. Çoğu idealist gibi Kant için de müfredat ciddi bir biçimde entellektüel yani akla dayalı, zihinsel bir etkinlik çerçevesinde şekillenmelidir. Müfredat kişilikleri gelişsin diye öğrencileri fikirler, idealar ve sembollerle çalışma konusunda maharetli kılmalı; öğrencilere kendilerine örnek alacakları kahramanlar gibi olumlu modeller sunmalıdır. Kişiliği geliştirmek ve evrenin rasyonel yapısı üzerinde düşünmek için edebiyat, sanat, düşünce tarihi, felsefe, din ve hatta matematik dersleri üzerinde önemle durulmalıdır. Üniversite düzeyinde bu tür çalışmalara beşeri bilimler denilir. Fakat Kant’ın tavsiyeleri, öğretim zihinsel becerilerin gelişmesini ve sağlam bir kişilik eğitimini desteklediği sürece, ilköğretim ve ortaöğretimde de geçerlidirler. Tipik idealistler, öğretim yöntemi olarak pratik ya da somut deneyime dayanmaktan ziyade saf entelektüel, rasyonel faaliyete dayalı yöntemleri tercih ederler. Başlangıç sınıfları için konferanslar veya tartışma dersleri tavsiye edilir; kütüphanede araştırma ve okuma da son derece önemlidir. Elbette alan seyahatleri, pratik tecrübeler, sınıf gösterileri vs gibi yöntemlerin önemi azdır. Estetetik becerilere gelince Kant da diğer idealistler de onların daha az öğretim ve daha fazla pratik ve örnek çalışmasına gerek duyduğunu kabul ederler. İdealizmin aleyhtarları idealizmin hem öğretmenler hem de öğrenciler için bir “fildişi” kule yarattığı itirazında bulunurken, Kant ve diğer idealistler eğitimin misyonunun zihinsel becerileri öğrencilere onlar bunları günlük hayatta da kullanabilsinler diye öğretmek olduğunu söylerler. Dahası onlar bu itiraza karşın kendilerini şu noktaya dikkat çekerek savunurlar: Eğitimde ideal bir doğruluk, güzellik ve iyilik alanı üzerindeki vurgu öğrencilerin bütünlüklü ve zenginleşmiş bir yaşam sürmelerine yardım eder. 3 İdealizme göre, öğretmen, öğrencileri soyut ve sezgisel düşünmeye alıştırmaktan çok daha fazlasını yapan biridir. İdealist eğitimde, öğretmen kendi şahsında öğrencilere “bir benlik modeli” sunar; ve böylece öğrencilerin tam ve mükemmel bir benlik sahibi olmalarına yardımcı olur. Kant, öğretmen tarafından özellikle, özgürlük, otonomi ve saf kuramsallık motivlerinin modellenmesini savunur. Hem öğretmenler hem de idareciler öğrenciler arasında sağlıklı bir psikolojik ortam yaratma sorumluluğuna sahiptirler. Öğrencilerin kişilikleri dostça ilişkilerin kurulduğu ve karşılıklı saygı ortamının bulunduğu bir ortamda yeşermelidir. İdealizmin değer teorisi ahlaki karakteri şekillendirmede ve estetik zevki inceltmede bazı hususi yollar kullanmaya taraftardır: Ahlak eğitiminde evrensel etik prensipler öğrencilere hem didaktik öğretimle hem de örnek eylemlerle bildirilir ki öğrenciler onları somut durumlara tatbik edebilsinler. Derslerde hikaye, kurgu, biyografi gibi yararlı pedagojik araçlar kullanılabilir. Bazı idealistler, toplumsal bilgeliğin yani geleneğin, kültürün, vs’nin ahlak ilkelerinin kökeni olduğuna inansalar da, başkaları örneğin Kant bu noktada oldukça şüphecidir: O, mevcut halklar ve uluslar arasında çatışmadan korkmaktadır: O yüzden Kant, kişisel veya ulusal çıkarların ötesinde olan ve onları aşan bir “benlerin birliği” ya da “ahlak topluluğu” fikrini idealize etmiştir. 3. İDEALİZMİN DEĞERLENDİRİLMESİ: Hem Doğu’dan hem de Batı’dan çoğu düşünürün idealist felsefeye verdiği destek ciddiye alınmalı ve önemsenmelidir. Bu düşünürlere göre idealizm hem dünyanın rasyonelliğine ve anlamlılığına hem de insani benin onuru ve değerine dair yeterli bir açıklamadır. Onlara göre idealizm aynı zamanda ahlaki ve dini değerler için de sağlam bir temeldir. Bu düşünürlerden bazıları, idealizmin bizi aşan bir Varlığın mevcudiyetini izah ettiğini düşünürler. (1) Bununla beraber, bazılarına göre, idealistler, gerçekliğin tümüyle zihinsel olduğu şeklindeki iddialarını tam olarak ispatlayabilmiş değillerdir. Berkeleyci idealistler nesnelerin varlıklarının bilince bağlı olduğunu öne sürerler: Kantçı idealistler ise nesnelerin rasyonel yapıları bakımından zihne tabi olduklarını, zihne dayandıklarını iddia ederler. Fakat gerçekliğin rasyonel bir şekilde anlaşılabilir olduğunu iddia etmek bir şeydir; Kant’ın ve Berkeley’in öne sürdüğü gibi gerçekliğin özü bakımından zihinsel olduğu gibi daha fazla bir iddiada bulunmak başka bir şeydir. Normalde biz çevremiz ile dışsal çevre yani çevrenin kendisi arasında; başka bir deyişle algılayan ile algılanan arasında bir ayrım yaparız. O yüzden, idealistlerin, ya bir şeyi gerçek kılanın o şeyin bilinçteki mevcudiyeti olduğu iddiasının ya da bir şeyi anlaşılabilir kılanın zihnin o şeye atfettiği kategoriler olduğu iddiasının doğruluğunu nasıl bilebildiklerini kavramak zordur. Şurası kesindir ki, idealizm insanlığın en temel inançlarından bazılarıyla çatışır; ki bu inançların çoğu maddi dünya hakkındadır: örneğin; “zihnimizden bağımsız fiziksel nesneler vardır.”; “Bu nesnelerin insan düşüncesinin tespit ettiği kendi doğalarından kaynaklanan içsel yapıları vardır”. Ne tür bir kanıt bu gibi kanaatleri ortadan kaldırabilir, bunu tasavvur etmek bir hayli zordur. Tüm gerçekliği şu veya bu şekilde zihne tabi kılmakla, idealizm, kendimizi içinde bulduğumuz gerçekliğin harici boyutunun değerini düşürmektedir. 4 (2) Ana varsayımı gerçekliğin bir şekilde zihne dayanması olduğundan, idealistik eğitim teorisinin büyük ölçüde soyuta ve kitap okumaya dayalı yöntemler kullanması şaşırtıcı değildir. Nitekim Kant eğitimin temelde formel bir alıştırma olduğuna inanmıştı. Lakin bu, zihinsel ve maddi olan faktörler arasındaki ilişkiye dair dengesiz bir bakış açısıdır ve insanlığımızın pratik ve tecrübi boyutunu izah etmede oldukça yetersizdir. (3) Diğer bir mesele, idealistik eğitim felsefesinin statükoyu muhafaza etme eğiliminde oluşudur. Sürekli değişen bu dünyanın üstünde daha yüksek düzeyde ve değişmez bir gerçeklik olduğu varsayımı, birçok idealistin, okulun sosyal işlevinin geçmişin mirasını korumak olduğunu düşünmesine sebep olmaktadır. Bu yüzden okul genelde, sosyal değişim ya da yeniden inşada etkili bir kurum olarak düşünülmemektedir. Bununla beraber burada bazı idealistlerin, örneğin Kant’ın bu türden bir korumacı olmadığını not etmekte yarar var. Kant’ın insan hakkındaki görüşü mevcut gerçekleri ideal olana göre düzeltmeyi, revize etmeyi içermektedir. (4) İdealizmin dinle ilişkisine gelince bu oldukça kafa karıştırıcıdır. Zira, idealizm bir yandan çoğu dinsel inançla uyumlu görünürken, öte yandan hususi bir tarzda onları tahrif de etmektedir. Örneğin dış görünüşe bakılırsa idealistlerin Yüce bir Varlık fikrini kabul etmeleri mesela tarihsel Hıristiyanlığın Tanrı öğretisi ile uyumlu görünmektedir. Fakat bazı teologlar Yüce bir Zihin olarak tasavvur edilen bir Tanrı kavramının inayet ve aşk kavramlarını dışladığına dikkat çekerler. Kant’a gelince, o, Hıristiyanlığı “her yerde aynı olan” hakiki dinin bir tezahürü olarak görür. Kant’a göre, hakiki din, basit bir şekilde, Tanrı’nın iradesi olarak tasavvur edilmiş ahlaktır. Ahlak dini inancın geçerliliğini bir ön kabul olarak almaz; tam tersi doğrudur. Kant ahlaklı olmak için gereken uygun motivin, Tanrı korkusu ya da sevgisi olmadığını ama ödev duygusu olduğunu düşünüyordu. Bu ise teolojinin ahlaka bağlanması demektir. Kant’ın Tanrı hakkındaki bu görüşü, onun dinin çocuklara nasıl öğretilmesi gerektiğine dair görüşlerine de yansır. Kant, dini fikirler bir ahlaki ödev bilgisine ve teolojiye dair soyutlamalara dayandığı için, küçük çocukların birçok dini fikri anlamada ehil olmadıklarına inanıyordu. Bu yüzden ona göre biz çocukları sadece insanlığın hedefleri konusunda eğitmeli ve onlara Tanrı’ya dair asgari şeyler anlatmalıyızdır. (5) Diğer bir problem, idealizmin birçok versiyonunun dini inanç için uygun bir görüş teşkil edemeyişidir. Aslında bazı idealistler (örneğin Brand Blanchard) mantıki kesinlikle ispatlanamayacak olan herhangi bir imana karşı düşmanca bir rasyonalizmi benimsemiştir. Kant’ın eleştirel idealizmi, dini aklın sınırları içnde tutmaya çalışıyordu. Fakat ironik bir şekilde Kant tümüyle rasyonel bir din istemiş, ama doğal teolojinin hakikatlarının da rasyonel olarak ispat edilebileceğini reddetmişti. Bu gibi idealist görüşlerin gücü, dini inançların makul olduğunu öne sürmeleriydi. Bununla beraber onlar iman ve akıl arasındaki bağa dair yeterli bir analizden yoksun olmuşlardır. (6) İdealizme yönelik son bir dinsel itiraz ise onun maddeyle ilgili görüşüyle alakalıdır: İdealistler genelde fiziksel nesnelerin var olduğunu ya da onların doğalarına dair geçerli bir bilgiye sahip olabileceğimizi reddederler. Oysa geleneksel dinler, örneğin tarihsel hıristiyanlık hem fiziksel gerçekleri hem de onları anlamak için Tanrı tarafından verilen yetileri tasdik 5 eder. Kantçılık orada dışarıda nesneler olduğunu kabul eder; ama bizim onları kendinde şeyler olarak bilebileceğimize inanmaz. Dolayısıyla Kant’ın idealizmi çoğu epistemolojik meseleyi vurgulamasına karşın, yaratılmış düzenin maddi boyutunu kavramada başarısızdır. 4. EĞİTİMİN PLATONİK KÖKENLERİ VE ÖNEMİ: Platon’un diyalogları, eğitim felsefesi alanında doğru soruları sormuş olmak ve yanıtlarıyla ilgilenmek bakımından, Batı eğitim felsefesi üstünde başka herhangi bir yapıttan çok daha fazla etki sahibidir. O yüzden eğitim üzerinde düşünürken ilk iş olarak Platon’un yapıtlarına başvurmak son derece doğal ve gerekli bir başlangıç yapmak olur. Yalnız bunu yaparken şunu unutmamak lazım: Plato’nun metinlerini sadece tarihsel metinler olarak görmek ve değerlendirmek ciddi bir yanlış olurdu: Platon’un diyalogları bugün dünyada başka herhangi bir felsefi metinle karşılaştırılınca çok daha yaygın bir şekilde okunmaktadır. Üstelik Platon’un eğitim hakkındaki fikirleri yine bu sebepten dolayıdır ki tarihte kalmış fikirler değil ama bugün hala yaşayan canlı fikirlerdir. Onlar hala eğitimle alakalı düşncemizin, planlamamızın bir parçası olmaya devam etmektedirler: öğretimde tartışma yöntemi, kamusal eğitim kurumlarının en üst düzeyi olarak üniversite fikri, öğretime ve araştırmaya ayrılmış kurumlar tesisi, okul ve müfredat düzeylerinin ilk, orta ve ileri diye ayrılması, hep birlikte eğitim, fiziksel ve zihinsel eğitimin bir arada oluşu, bugün kullanımda olan tüm bu fikirler esasen Platoncu fikirlerdir. Üstelik Platon eğitim üzerinde düşünmüş eşsiz bir filozof olmasının yanısıra bizzat yaşamında bir eğitimci olarak da çalışmıştır. Eğitim kurumları ve pratiğine dair somut fikirleri onu eğitim felsefesi tarihi içinde incelenecek ilk filozof olarak düşünmemizin bir diğer sebebidir. O, eğitim hakkında konuşurken, eğitimi önemserken, eğitimde özgün yeni bir şeyler yapmaktan bahsederken, tüm bunları bir eğitimci olarak bizzat deneyimlemektedir. Platon’un yapıtları bize göstermektedir ki, biz eğitimle ilgili bir tartışmayı daha genel bir varsayımlar ve kanaatler tartışmasından ayrı tutamayız. Örneğin okullarımızda insan bilimleri yerine daha fazla doğa bilimleri öğretilmesini veya bunun tersini önerdiğimizde karmaşık felsefi sorularla karşı karşıya kalırız. Eğitim işini eğer anlamlı bir bütün olarak görmek istiyorsak, eğitimin pratik problemleri ile insan doğası gibi konulardaki felsefi çalışmalar arasında bağ kurmak zorundayız. Platon felsefeyi meşgul ve ilgili zihinlerin paylaştığı bir faaliyet ya da etkinlik olarak görmüştü. Bu yüzden de ona göre felsefeyle uğraşmak isteyen kişi için bir felsefe ders kitabının pratikte fazla bir değeri yoktu. Zira o, okuyucularına sürekli hep aynı yanıtları verirdi. O yüzden burada onun bu uyarısı göz önünde bulundurulduğu için, Platon’a eğitim hakkında sorular sormadan önce onun felsefesine dair sadece çok kısa bir genel taslak ortaya koymakla yetinilecektir. 5. EĞİTİM FELSEFESİNİN DEĞERLENDİRİLMESİNDE BİR KILAVUZ OLMASI BAKIMINDAN PLATON’UN FELSEFESİ Platon’un felsefesinde birbiriyle bağlantılı üç ana tema öne çıkar: Bunlardan ilki (1) onun felsefeyi ortak bir araştırma, bir kendilik bilgisi arayışı, bir kendini gerçekleştirme olarak görmesidir. Nitekim onun özellikle ilk dönem yapıtları tümüyle içinde Sokrates’in, kendi döneminin yurttaş, eğitimci ve politikacılarıyla insanın ve toplumun doğasına dair problemler 6 üzerinde tartıştığı diyaloglardan oluşmaktaydı. (2) Platon’un felsefesindeki ikinci başat tema, formun keşfidir: Antik dönemin matematikçileri formel olarak düşünme yeteneğini, soyutlama, genelleştirme yeteneğini geliştirmişlerdi. Platon onların doğa dünyasında bir kesinlik vadeder görünen görüşlerinden etkilenmişti. (3) Platon’un felsefesindeki üçüncü ana tema ise onun form ile değer arasındaki ilişkiye dair görüşüydü. Platon’a göre idealler hem doğada hem de insanda bir neden olarak işlerlerdi. İdealler, amaçlar ve ölçüler şeylerin ulaşmak için uğraştığı hedeflerdi. Bunun anlamı, Platon’un değer biçme ile betimleme/tasvir etme işini birbirinden ayırmadığıdır: Başka deyişle, Platon olgu sorunları ile değer sorunlarını birbirinden ayırmamıştır. (1) Araştırma: Platon Sokrates’ten iki temel fikir öğrenmişti: Birincisi, kendilik bilgisini elde etmenin güç ve karmaşık bir iş olduğudur: Sokrates, kamusal nitelikteki ahlaksal, sosyal ve politik araştırmalarını durdurmayı reddettiği için ölüme mahkum olmuştu. Platon düşünmeye düşman olan bir toplumun yaptıkları karşısında şaşkınlık içindeydi. Bu yüzden, Sokrates’in ölümü ona kendilik bilgisini tesis etmede eğitimin önemini kavratmıştır. (2) Form: İkinci fikir daha az kişisel ama aynı ölçüde heyecan vericiydi: Bu, kişinin şeylerin kendilerinden ayrı olarak onların formel özelliklerini çalışabilmesiydi. Muhtevasız/içeriksiz salt form olarak üçgenlik hakkında konuşmak türünden formel genellemeler Platon’un döneminde yeni idi. Saf formlar fikrinin yeniliğini ve yarattığı heyecanı kavrayabilmek için biraz tarihsel düşünmek gerekir. Bugün fiziksel rölativite/görecelik teorisi ya da Darwin’in evrim teorisi toplum üzerinde nasıl bir role ve etkiye sahipse, Platon’un döneminde de onun insani bilgiyi yeniden şekillendiren formlar teorisi benzer bir rol ve etkiye sahip olmuştur. Platon’un formları şeylere kimliklerini verirler. Mesela iki sandalyeyi aynı isimle anmamızın sebebi onların ortak bir sandalyelik formuna sahip olmalarıdır. Bu formlar, maddi nesneler gibi zaman ve mekan içinde var olan şeyler değildirler; yalnızca değişmeyen genel karakterlerdir. Biz onları ne görebiliriz ne de onlara dokunabiliriz; onları ancak etrafımızdaki şeyleri sınıflandırarak, aralarında karşılaştırmalar yaparak ve genellemelerde bulunarak yani aklımızı kullanarak tanıyabiliriz. Platon’un söylemek istediği şudur: Formlar şeylerin içindedirler ve dolayısıyla da insan zihninin keyfi olarak inşa ettiği şeyler değillerdir. İki sandelye birbirine benzer; çünkü aralarında bu benzerliği sağlayan özsel ve ortak olan bir şey vardır. Platonik formların matematiksel özelliği bazen bize onların yapılar/structures olarak tasavvur edilebileceğini düşündürtür; fakat formlar yapılardan çok daha fazlasıdır. Onlar Platon için aynı zamanda idealler ve değer ölçütleridir. Bazı sandelyeler sandelye olmak bakımından diğer sandelyelerden daha iyidirler. Bu durum, bizim “Bu gerçek bir sandelye” ve “Bu gerçek bir sandelye değil” dememizi sağlar. Formlar arasında ortak bir yapı olsa da, formların örneğin sandelyelik formunun gerçekleşme dereceleri de vardır. Bu derecelenme değer ifade eder. Platonik formlarla ilgili diğer bir önemli husus, formların mükemmel bir sistem içinde birbirleriyle irtibatlı olduklarıdır. Bazıları bazılarını dışlarlar; ve yine bazıları da bazılarını içerirler: Mobilyalık formu, örneğin, sandelye formunu içerir. Formların değerle olan ilişkisi göz önüne alındığında Platon’un “bilme”yi değerlendirmenin olmadığı basit bir 7 nesnel betimleme ile sınırlayamayacağı açıkça görülür. Platon’a göre şeyleri bilme tarzımız onlara yapılarını kazandıran amaçları, hedefleri ve idealleri bilmemizi içerir. Akıl yürütme ve mantık formlar arasındaki bu sistematik bağlantıların izlenmesinden ibarettir. Formlar değişmeyen rasyonel bir sistem içinde düzenlenmişlerdir ve bizler onların aralarındaki ilişkileri gözeterek akıl yürütmede bulunuruz. Örneğin eğer mobilya formu sandalye formunu içeriyorsa biz tüm sandelyelerin mobilya olduklarını söyleyebiliriz. Aynı şekilde, sayı, tek ve çift diye ikiye bölünüyorsa; ve tek sayılar iki sayısını kapsamıyorsa, o zaman bunun anlamı ikinin çift sayı olması gerektiğidir. (3) Değer: Matematikçiler gibi Sokrates de araştırmalarını insan bilgisinin nesnelerinde ortak bir doğa bulmaya yönlendirmişti; fakat Sokrates araştırmasını insan yaşamıyla ilgili cesaret, ölçülülük ve dostluk gibi konular üzerine yoğunlaştırmıştı. Platon, Sokrates’in insani beni araştırmaya olan ilgisini devam ettirdi ve dikkatini değerin nedenleri olan temel formlar üstüne çevirdi. Ona göre değer, her zaman, tutarlı ve anlamlı bir düzenin temeli olacak olan bir form gerektirmektedir: Güzellik organik bir kalıbı; erdem, insanın güç ve yetileri arasında uyumlu bir ilişkiyi; hakikat/doğruluk, bir araştırma ya da kanıtlamada sistematik bir tutarlılığı gerektirirdi. Öyleyse, erdem, güzellik, hakikat gibi bu formların kendileri, daha yüksek bir formun örnekleridir: Kendi sistemindeki bu en yüksek forma Platon, “iyi” adını verir. İyi; doğru, güzel ve düzenli olan her şeyin özüdür. Demek ki Platon için değerler, nesnel ve bilinebilir formlardır; ayrıca ideal olan alanla aktüel olan alan arasında nedensel ilişkiler vardır. İşte bu yüzdendir ki, Platon’a göre, biz “betimlemeyi” “değerlendirmeden” ayıramayız. İnsan Doğasının Formları: Platon kendilik bilgisi ve form temalarını bir araya getirdiğinde, insan doğası veya ruh karşımıza kompleks bir şey olarak çıkar: O, aynı zamanda hem değişmeyen formlar dünyasını tanıyabilir hem de değişim içinde olan görünüşler dünyasını bilebilir. İnsan doğasında tabiatı gereği sürekli iyiyi talep etmek esastır; fakat tembellik ve cehalet nedeniyle bunda geri kalır; Bu durumda iyinin ne olduğunu açıkça bilmesi için ciddi anlamda düşünmeye ihtiyacı vardır. “Ben” akıl, irade ve iştiha’dan oluşur. O, bunlar aracılığıyla düşünür, irade eder ve duyumsar. İdeal bir insan yaşamı ruhun bu üç boyutu arasında ideal etkin bir uyumun olduğu bir yaşamdır: insanı gerçek bir insan kılan şey bu uyumdur. Kimliğini ideal bir insan formu esasında tasavvur eden ve bunu gerçekleştiren bir insan, bir tür ölümsüzlüğe ulaşmış demektir. Ruhun değişmeyen kalıplara ve amaçlara dair bir duyarlılığı vardır. O, tüm insanlar için aynı olan insani sınırlar içinde kendi hususi doğasını seçme özgürlüğüne sahiptir. Burada şuna dikkat etmekte yarar var: insanların ortak güçleri varsa da ne bu güçler bakımından eşittirler ne de kendi kapasitelerini gerçekleştirme bakımından eşittirler. Mükemmel bir kişilik, kişinin kendini bilmede ve kendini değerlendirmede aklını kullanarak ulaşacağı bir denge durumu yani bilgelik, cesaret ve ölçülülük dengesinin kurulması demektir: Sokrates’in sadece sorgulanmış bir yaşam yaşamaya değerdir sözünün anlamı burada açığa çıkar. 8 Platon’un felsefesinin merkezinde, demek ki, ideal formlar kavramı vardır: Bu yüzden o, bir bakıma hem bir idealizm hem de bir formalizmdir. O, bir idealizm olarak, aktüel şeylerin ideal şeylerin mükemmel olmayan somutlaşımları olduğu üstünde durur. Bir daire bir diğerine göre daha iyi bir dairedir; Daha iyi, ama neye göre daha iyi? Demek ki eğer ideal olmazsa değerlendirme yeteneğimiz de bundan zarar görür. Eğitim işinin ne amaçla ve nasıl iyi yapılacağını bilmediğimiz sürece, eğitim yapamayız. Tüm değerlendirme faaliyetleri değerlendirmeleri için standartlar talep ederler; idealler standartlardır. Platon’un felsefesi aynı zamanda bir formalizmdir de. Çünkü ideallerin kendileri formdurlar: Onlar şeylerin amaçladığı hedefler değildirler. Onlar zaten aktüel şeylerde o şeylerin yapılarını oluşturacak şekilde vardırlar. Her aktüel şey birçok form alabilir. Ama formların bazısı o aktüel şey için zorunlu form değildir, yani ona kendi hususi kimliğini veren bir form değildir. Örneğin bir sandalye dikdörtgen ve kahverengi olabilir ama bu ona sandalyelik formu tarafından verilen ve onu zorunlu olarak bir sandalye kılan form değildir. Aynı şey insan doğası için de geçerlidir. Eğer Platon haklıysa bizim insanın özsel formunu tanıyabilmemiz gerekir. Öyleyse, Platonik öğretiye göre, eğitimin problemi esas ideal formların farkına varmamızı sağlamak olmalıdır. Kişi kendi gizil yeteneklerini ve formunu kavradığı ölçüde kendini gerçekleştirmiş olacaktır. Hem toplumun hem de bireyin mutluluğu nihayette özsel forma ilişkin açık seçik bir fikre sahip olmada ve onunla irtibata geçmedeki başarımıza bağlı olacaktır. 6. BÖLÜNMÜŞ ÇİZGİ: BİLGİ VE MÜFREDAT Platon’un felsefesindeki belli başlı ana temalara kısaca değindikten sonra, onun eğitim felsefesini diğer görüşlerinden ayırmanın çok zor olduğu açıkça görülecektir. Platon şu noktada Dewey ile aynı fikirdedir: “Eğitim felsefesi felsefenin kendisiyle aynı şeydir.” Platon Republic’te “etkin bir eğitimin formu”nu teşkil eden araştırma aşamalarının kısa bir özetini sunar. Ona göre anlama çabamızın 4 aşaması vardır: (1) Motivasyon aşaması: Bilgi motivasyonla, bilme arzusu ve insiyakıyla başlar; (2) Subjektif/öznel his ve fikirlerimizi başkalarınınkiyle karşılaştırarak sınadığımız deneyim ve kontrol aşaması; (3) Genellemeler yapma, yasalar ve teoriler tesis etme aşaması; (4) Formu tanıma ya da bilmenin her seviyesinde işlevsel olan ideali veya değeri kavrama aşaması. Platon Republic’te eğitimle ilgili şu konular üstünde durur: -öğretim yöntemi -bilgi teorisi -eğitim müfredatı/program -eğitimin sosyal rolü -insan doğası çözümlemesi 9 Platon’a göre iyi bir toplumda yasa yapıcılar günlük politikaların dışında, amaçlarının ne olduğunu bilmelidirler. Bu yüzden bilginin açıklığıyla alakalı dört derecesinin ne olduğunu kavramak önemlidir. (1) Eikasia (Tahmin): Bu, Platon’un bilgi hiyerarşisinde en altta olanı bir takım hayallere, kurguya, söylentiye, hikayelere, ve mitolojiye dayalı bilgidir. Böyle bir bilgi zihinde bir takım imajlara sahip olmaktan daha fazlası olmayıp, şairlerin şiirleri gibi tümüyle kişisel niteliktedir. O yüzden de “nasıl bilgisi”ne dayalı sağduyu dünyasıyla kıyaslandığında güvenilmezdir. O, açıklık, nesnellik ve açıklama gücü bakımından en zayıf bilgi düzeyidir. (2) Pistis (İnanç ya da nasıl bilgisi); Bu, tek tek bireysel kurgunun zıttı olarak sınanabilir bir inaç olup, şeylerin nasıl davrandıklarına dair bir alışkanlık bilgisidir. Platon bilginin bu iki seviyesi arasındaki farkı mağara istiaresiyle gösterir: Burada mağarada yer altında oturan insanlar mağaranın sonunda oynayan gölgeleri seyretmektedirler. Kimileri için yegane gerçeklik bu gölgelerin kendileri, resimleridir. Kimileri mağara duvarında gölgeleri görülen kuklaların iplerini ve kendilerini görebilirler. Gölgeler çoğu insanın kendisini içine hapsettiği temsil dünyasına; kuklalar ise aktüel dünyaya işaret ederler. Lakin bu aktüel dünyanın kendisi bile gerçekliğe dair tam bir görüş sağlamaz. Gerçeklik ancak mağarada ayrılan ve tüm bu şeylerin kaynağı olan güneşi gören filozofa tam olarak açılır. Bu istiarede güneş tüm formların formu olan iyi ideasını temsil etmektedir ki burası bilginin son basamağıdır. Pistis özü bakımından bir nasıl bilgisidir (know-how). Arabası bozulan birisi arabasının mesela sallandığını bilir ama onun nasıl tamir edileceğini ancak tamirci bilir. Bu, eğer şöyle şöyle yaparsam şöyle şöyle olur türünden bir bilgidir. Platon buna emperiea der. Pistis’de “bir şey doğruysa herkes için doğrudur”; ama “eikasia’da bir şey sadece benim için doğrudur”. (3) Dianoia (Genelleme ve niçini bilme knowing why): Bu aşamada bilgi öncekilerden daha açık bir bilgidir. O, bir tamircinin değl de daha çok bir bilim adamının bilgisine benzer: Tamirci bir şeyin nasıl çalıştığını görmek için değişik yöntemler ve bağlantıları dener. Fakat bir şeyin niçin çalıştığı mesela ancak genel fizik teorileri çerçevesinde bilinir. Matematik bu tür bir açıklamanın en ideal örneğidir. O, genellemelere ve bir forumun tanınmasına dayalıdır. Formlar daha önce de değinildiği gibi Platon’da hem netliğin/kesinliğin hem de düzenin ve değerin nedenleridir. Dianoia böylece formal yöntemi ile genel yasalara ulaşır; ama o, değerlendirme sorularını çözemez. Bunun yapılabilmesi için forma dair daha yeterli bir tanıma gereklidir. (4) Noesis (Sınanmış teori ve değerlendirme): Burası bilgide kesinliğin yeridir. Bu aşamada yapılacak olan, hipotezleri açıklayan varsayımları sorgulamaktır. Çünkü biz en iyi hipotezleri istiyoruz. Hipotezlerin açıkladıkları varsayılan olguların tümünü gerçekten açılayıp açıklayamadığını bilmek istiyoruz. Bu durumda “açıklık, evrensellik, basitlik” idelerinin peşinde koşuyoruz demektir ki bunlar sadece 10 görünüşlerin kendiliğinden veya tecrübenin kendisinden söz etmekten çok daha yüksek amaçlardır. Bu teşebbüs bir değerlendirmeyle son bulur: Platon’a göre bu noktada iyi formu bilgi aşamalarının en üstünde yer alan ve diğer her şeyin kendisine göre değerlendirildiği bir ölçüt konumundadır. Platon’un sisteminde Noesis’in en yüksek amacı iyinin formudur. Bu, diğer tüm formların değerinin kendisine göre tayin edildiği ve tüm gerçekliği birbiriyle ilişkili sistematik bir bütün içinde bir arada tutan en üst formdur. Böylece görüldü ki hakikatı bilme çabasında dört tür bilmeden söz edilebilir: mit, teknik, (matematiksel ya da genellemeci) kuramsal bilme ve doğrudan sezgi. Platon yeterli bilgiye sahip olmak içn bu dört seviyenin resmedilmesi gerektiğini düşünür. Dördüncü seviye diğer üç alt seviyeye göre daha önemlidir; ama onlar olmadan dördüncü seviye bilme de salt bir spekülasyon olurdu. İyinin bilgisi eğitim için gerekli bir şeydir. “İnsani ben” bir yönüyle zaman ve mekan içinde değişen bir şeydir; öbür yönüyle ise değişmeyen evrensel değerleri ve yasaları bilebilecek konumdadır. Varoluşumuz bu ikisi arasındaki bir etkileşim süreci içinde ortaya çıkan karmaşık bir varoluştur. Platon’un insan benine ve gerçekliğin doğasına dair bu anlayışının onun eğitim pratiği ve teorisi üzerinde doğrudan bir etkisi vardır. Ona göre eğitimde insani varoluşun bu iki boyutundan herhangi birini göz ardı etmek büyük bir hata olur. Gerçekçi olmak gerekirse, eğitim değişen ve toplumsal olan boyutumuzla değişmeyen ve hem ahlaki ideale hem de entelektüel disipline yönelik boyutumuzu birleştirmek zorundadır. Zira bunların hepsi de insani benin boyutlarıdır ve kozmik varoluş ortamımızın birbirine nedensel olarak bağlı kısımlarıdır. 7. İDEALE OLAN TUTKU VE EĞİTİM: Noesis açısından bakıldığında insanlar arasında diğer tüm daha hususi amaç ve boyutların üstünde ortak bir ideal görmemiz gerekir. Kişilikleri, meslekleri ve değerlerine dair farklılıkları göz önüne almadan tüm uygar insanları okul inşa etmeye, öğretmenler tutmaya, kitaplar satınalamaya sevk eden müşterek şey nedir (ki bu onları eğitimli kılmaktadır)? Uygar insanlar eğitimdeki değişiklikler karşısında hemen heyacanlanırlar: Eğitim üstündeki tartışma son derece eski bir olgudur. Platon’un dönemindeki Atina’da da bazıları eğitimdeki yeniliklere karşı son derece düşmanca bir tutum sergilemişlerdi. Eğitim üzerindeki tartışmaların ve yeniliğe düşmanlığın en iyi örneklerinden birisi Aristophanes’in Bulutlar (Clouds) adlı oyunudur ki o burada eğitimdeki yeni yaklaşımları eleştirmektedir. Platon’un öğretmeni Sokrates’in “gençleri yoldan çıkarmakla suçlanmasının” önemli bir sebebiydi Aristophanes’in Bulutlar’ı. Aynı tartışma birçok yerde ve başka zamanlarda da ortaya çıkmıştır. Sebep, belki de hepimizin çocuklarımıza kendimizden daha iyisini verme isteğimizdir ki Platon Şölen’de bunun bir şekilde ölümsüz olma isteğimizle bağlantılı olduğunu öne sürmüştü. 11 8. MOTİVASYON VE ARAŞTIRMA YÖNTEMİ: Platon gibi yaratıcılığın, ölümsüzlüğün ve sevginin ideal olduğu bir felsefe eğer ölçüt alınırsa, buradan hareketle, şu an sahip olduğumuz farklı eğitim kurumları, müfredatı ve yöntemlerini başarılı olup olmadıklarına göre değerlendirebiliriz. Ama bu değerlendirmede kullanacağımız ölçütün etkili olması için, form, toplum ve birey açısından ne anlama geldiğini de açıkça göstermek gerekir. O yüzden şu sorular üstünde durulmalıdır: Öğrenme öğrencinin hakikatı kendi başına elde etmesi midir? Yoksa malumat toplayan, kendisine bilgi sağlayacak referansları ve otoriteleri nasıl bulacağını bilen, pratik alıştırmalar yapan bir öğrenci mi yetiştirmek istiyoruz? Öğrencilere not verişimiz, ders materyallerini seçişimiz, sınıf içi davranışlardaki tavrımız bizim öğrenmeden ne anladığımızı ortaya koyar. Platon’un dönemindeki profesyonel öğretmenler yani sofistler; öğrenmeyi bir takım malumatların (bellek aracılığıyla) zihinde tutulması ve bu zihinde tutulan malumatların da retorik aracılığıyla kullanılması şeklinde anlıyorlardı. Öğrencinin geleceği, ezbere ve sabırlı alıştırmalara dayanıyordu. Oysa Sokrates buna karşı çıkmıştı: Sokrates şu soruları sorar: Bir takım idealler öğrencinin iç beninin istekleri değil midir?, Kendini gerçekleştirme başka dışsal bir motivasyon olmadan tek başına özsel olarak değerli ve motivasyonel bir unsur değil midir? Sokrates sofistler konusunda Atinalıların kafasını karıştırmıştı: Yine Platon da iki zıt eğitim fikrini tartıştığı bir diyaloğunda (Meno’da) Atinalıların gözünü açmıştı. Meno, sofist Gorgias’ın elinde üst düzey sınıflara özgü bir eğitim almış yetenekli bir gençtir. Atina ziyareti esnasında Meno Sokrates ile karşılaşır ve bu karşılaşma sofistik eğitimin onu gerçekten eğitimli bir kişi kılmadığını açığa çıkarır: Sokrates Meno kendisine öğretilenleri hatırlamaya çalışmanın dışında kendi başına kendi için öğrenmeye çalıştığında ondaki değişiklikleri gözler. Artık öğrenmenin motivasyonu ya içerden geliyordur ya da hiçbir yerden. Platon’un diyalogunun başında Menon’a daha önce iyi bir insan olmanın öğretilmediği açıkça görülmektedir: Menon genellemelerde bulunamamaktadır: “Erdem öğretilebilir mi?” sorusunun cevabını Sokrates’in vermesini beklemektedir. Sokrates sorunun yanıtını onun kendisinin araştırmasını tavsiye ettiğinde kafası karışır ve cesareti kırılır. Yine de Menon ümit vadetmeyen bir malzeme değildir Sokrates için. “İkimizin de bilmediği bir şeyi nasıl olup da araştırabiliriz?” diye sorar Sokrates’e. Ona göre cevabı bulsalardı bile onun doğru cevap olduğunu bilemezdiler. Şimdi eğer bilgi gerçekten de referans kitaplarında kendisine atıfta bulunulan bir malumat olsaydı, Menon haklı olurdu şüphesiz. Sokrates Menon’un sorusuna bir mitle cevap verir: “Tüm bilgi, der Sokrates, anımsamadır”. Ruh bir insan olmadan önce, her şeyin doğasını ve hakikatını biliyordu; bu bilgi ruhta gizil olarak bulunmaktadır. O yüzden biz araştırma yaptığımızda, zaten daha önce bizde olan bilginin sadece daha açıık bir kavrayışına ulaşmaya çalışıyoruzdur: Fakat anımsama çabayı gerektirir ve bazı problemler çıkıp da bu iç bilgiye ulaşmak için bizi dürtmedikçe araştırma için çaba sarfetmeyiz: O halde zihni 12 sanki o bir kayıt cihazıyla üzerine kayıt yapılabilecek bir şeyden ibaretmiş gibi malumatlarla doldurarak mekanik bir şekilde bilgi elde etmeye çalışmanın bir yararı yoktur. O halde öğrenci kendi içindeki doğru bilgiye ulaşmak istiyorsa eğer içsel bir motivasyona sahip olmalı ve öğrenme sürecinde pasif değil aktif olmalıdır. Sokrates bu mitin tüm ayrıntılarının doğru olduğunu iddia etmez; ama şu noktada ısrarcıdır: eğer bu şekilde davranırsak öncekinden daha bilge olacağızdır. Platon’un Meno’da bu mite yaptığı atıf onun eğitim teorisinin de özünü teşkil eder. Ruhta daha önceden var olan hakikatleri hatırlama gücü, zihnin değişen dünyadaki değişmeyen formları ayırdetme gücüne tekabül eder. Formlar farklı tamlık ve yetkinlik derecelerinde şeylerde gerçekleşirler; ve insanın yetenekleri ve eğitimine bağlı olarak daha fazla ya da daha az açık olarak görülürler. O yüzden denebilir ki, Platon’a göre, bilme bir “ya ya da durumu değildir”: Alternatifler sadece bir şeyi bilme veya bilmeme değildir: Tam tersine hepimiz formları farklı derecelerde ve belirsiz/müphem bir şekilde biliriz: Örneğin işin başında bir erdem formu olduğunu bildiğimiz içindir ki erdemi araştırmaya niyet ederiz. Platon’un bu anımsama öğretisine ne ölçüde inanıp inanmadığı ayrı bir tartışma konusu; fakat burada eğitim felsefesi açısından bizim için önemli olan; öğrenmenin bilme arzusuyla başlaması gerektiğinin; öğrenende öğrenme için gereken bazı temel kapasitelerin bulunması gerektiğinin; ve öğrencinin cevabı bulmada aktif olması gerektiğinin vurgulanmış olmasıdır. Sokrates kendisinden etkilenen Meno’ya klasik bir öğretim yöntemi örneği gösterir: Hiç geometri bilmeyen bir köleye bir geometri problemini çözdürür. Meno Sokrates’in köleye hiçbir şey öğretmeden doğru yanıtı ona buldurmasından etkilenir. Aslında günümüzün modern bir öğretmeni bu duruma şaşırmazdı; ve tersine Meno’nun şaşırmasına şaşırabilirdi: Çünkü Sokrates köleye belli başlı sorular sorarak onu yönlendirmişti. Menon’un şaşkınlığı aslında onun sınırlı bir öğretim anlayışına sahip olmasından yani otoriter, dışarıdan talim yaptırılan bir öğretim anlayışına sahip olmasından kaynaklanmaktadır. Menon’un gördüğü şey, birisinin kendi başına öğrenebileceğiydi. Sonraki diyalogda Sokrates erdemin ne olduğu sorusuna dönmelerini ister; ama Meno erdemin öğretilebilir olup olmadığı sorusuna dönmekte ısrar eder. Sokrates’in burada kullandığı yöntem ise “hipotez yöntemidir”: Bir problem verildiğinde, biz hangi genel varsayımların bizi bir sonuca götüreceğine bakarız: Ve ardından bu genellemelerden bir takım sonuçlar çıkarır ve bu sonuçları test ederiz: Örneğin; eğer erdem bir bilgi ise o zaman o öğretilebilirdir. Ve erdem iyi olduğu için, erdemin ne olduğunu bilen birisi onu somutlaştıracak ve öğretmek isteyecektir. Bu durumda varacağımız sonuç şu olacaktır: Eğer erdem bir bilgiyse onu öğretenler de olacaktır. Diyelim ki öğretim nasihat/yönerge veya örnekleme yoluyladır: Bu durumda Gorgias ve onun öğrencisi Meno, sofistlerin bu yolla öğretimde başarılı olmadıklarının açık bir kanıtıdırlar: Tam da burada araya, Anthus, Sokrates’in ölümünden sorumlu bir lider, girer. Çünkü o, erdemin örnekler yoluyla öğretilebileceğine inanmaktadır: Nasıl bir çocuk hiçbir öğretmene ihtiyaç duymadan kendi ana dilini konuşmayı doğrudan toplumdan 13 öğrenmekteyse, genç Atinalılar da iyi olmayı büyük insanları örnek alarak öğrenebilirler. Oysa Sokrates bundan kuşku duyar: Mesela Perikles, ne kendi oğlu için ne de Atina halkı için iyi bir örnek olabilmiştir. Eğer öyle olsaydı ve iyi bir insan olsaydı, Atinalılar onun liderliğini reddetmezlerdi. Anthus kızgınlıkla geri çekilir ve Sokrates ile Meno’nun tartışması net bir sonuca kavuşmadan biter. Diyalogda açıkça görülmektedir ki Sokrates bize erdemin ne örneklem ile ne de nasihat ile öğretilebileceğini ama ancak kendi kullandığı yöntemle öğretilebileceğini kanıtlamaya çalışmıştır. Zira tüm diyalog boyunca Meno (geçici bir süre için bile olsa) önceki haline göre daha bilge, daha enerjik ve daha iyi olmuştur. Platon, Sokrates’in benin özgürlüğü hakkındaki bu keşfini asla unutmamıştır: “Doğru öğrenme motivasyona dayanır”. Platon yapıtlarının her yerinde eğitimde harici bir motivasyon olarak zorlamanın, korkunun, baskının, boş ve faydasız olduğunu vurgulamıştır; çünkü öğrenci bu durumda öğrenmekten hoşnut olmamaktadır. Genç öğrenciler için öğrenim doğrudan oyun gibi başlamalıdır. 9. EĞİTİM VE TOPLUM Eğitimin toplumla ilgili boyutu, sosyal benlikle ve eğitimi bir toplumsal mesele olarak görmekle alakalıdır. Yurttaşlığı ve toplumsal uyumu amaçlayan bir eğitim düşüncesi esastır. Şimdi her bireyin kendi hususi benlik ve kendi mükemmellik arayışını, bu hakkını reddetmeden nasıl olup da böyle toplumsal bir eğitimden söz edilebilir? Organize bir şekilde insanı eğitmek ruhu baskı altına alır mı? Bu soru Platon’a göre soyut entelektüel bir soru değildir sadece, ama hayati öneme haiz ve kişisel değeri olan bir sorudur: O, gençliğinde kendi akrabalarının geçici dikatatörlükler kurduğunu ve güç-çılgınlığının esiri olduklarını görmüştür ve o zamanlarda bile onların kendilerine katılma davetlerini şiddetle reddetmiştir. Sallantılı bir demokratik idare altındaki Atina’nın, sorular soran ve verdiği yanıtlar her zaman idarenin hoşlanmadığı türden yanıtlar olan Sokrates’i ölüme mahkum ettiğini görmüştür. O dönemde Atina şehir devleti ya çoğunluğun kaprisine mutlak bir itaatle boyun eğmek ya da güçlü azınlıklar arasındaki bir mücadele sahnesi olmak durumunda kalmıştı. Platon’un bu problemi çözme çabası basit bir çaba değildir ve her zaman bizim problemi çözüş tarzımıza benzemez. Problem kısaca şöyle ifade edilebilir: Bir yandan bir toplum olarak mümkün olabilecek en iyi devlete sahip olmak için uğraşıyoruz; ama öte yandan da birey olarak kişisel yetkinliği elde etmek için uğraşıyoruz. Şimdi burada bir çatışma var olmalı mı? Şurası kesin ki, Sokrates vakasında böyle bir çatışma vardı. Devletin yurttaşları için istediği şey, yani sorgulamadan kendi idaresini kabul etmeleri, bir bireyin benlik gelişimi için gerekli olan sorgulamaya ve araştırmaya dayalı yaşam tarzının karşıtıydı. O yüzden devlet mükemmel bir yurttaşını ölüme mahkum etmişti. Grek siyasetçisi ve yurttaşı, toplumun işlevinin geleneği aktarmak, yararlı beceriler öğretmek, ve karakterini şekillendirmek vasıtasıyla genç öğrencilerin toplumun ekonomik ihtiyaçlarıyla ve siyasi 14 sağduyusuyla uyumlu olmalarını hedefliyordu. Toplumun çıkarı doğrultusunda yapılan bir talim olarak eğitim, insanın ideal yaşamından çok sosyal istikrarı gözeten bir şeydi. Topluluk içindeki etkin yaşam, uygar yaşamın zorunlu bir parçası olarak görüldüğü için, devlet birey üzerinde güçlü bir konumda oluyordu. Dahası devlete olan bağlılık, kişinin kendi sonlu yaşamını aşıp ölümsüzlüğe giden yolda kendisini daha büyük ve kalıcı bir şeyle özdeşleştirmesinin de bir yolu olarak görülüyordu. Buna karşın, devlet, (bu devlet ister etkin Atinalı tutucu diktatörler tarafından, ister demokratik politikacılar tarafından, ister İspartalı generaller tarafından isterse de Ticaret Konsili tarafından yönetilsin), ne mükemmel bir birey yetiştirmede ne de böyle bir bireyin yetişmesine müsamaha göstermede başarılı olabiliyordu. Şimdi Platon’un sorduğu soru şuydu: Devletin ve bireyin bir arada kendilerini gerçekleştirememeleri toplumsal yaşamın zorunlu bir sonucu mudur? Bu soruya ancak devlet ve birey formlarının açık bir analizi/çözümlemesi yapılarak yanıt verilebilir. Platon Republic’te bu probleme kendi yanıtını vermiştir: Ona göre mevcut idare tarzlarının aşırılıkları kamusal iyinin mahiyetine yönelik tam bir açıklığa kavuşamamaktan kaynaklanıyordu. O halde durum düzeltilebilirdi. Eğitime önem vermekle toplum yurttaşlarını erdemli kılabilirdi ve ardından onlar da toplumun geleneklerini ve kurumlarını daha iyi olacak şekilde değiştirebilirlerdi. Bu durumda eğitim hem devletin hem de kişinin amaçlarına hizmet etmiş olurdu. Eğitim kişiye kendi yeteneklerini ve potansiyellerini gerçekleştirme fırsatı sunarken, devletin yurttaşlarını da geliştiriyor ve onları mutlu kılma sorumluluğunu devlete veriyordu. Adil bir devlet, bu rollerin uygun bir şekilde eğitilmiş ve gerekli motivasyona sahip bireylerce icra edildiği bir devletti. Adil bir insan ise ruhunun muhtelif paraçaları arasında birliği ve uyumu yakalamış olan insandı. O halde denebilir ki, Platon için hem devlet hem de birey açısından eğitimin amacı, “adalet”tir. Burada adalet her parçanın kendi doğasına uygun işlevi yerine getirmesi demekti. Adalet hem devletin hem de bireyin teşekkülünün ideal formuydu. Fakat biz biliyoruz ki bir form farklı dereceler alabilirdi ve ortak bir insan doğasını paylaşmamıza rağmen bireysel farklılıklarımız da vardı (Platon bu farklılıkların kalıtımsal olduğunu düşünmektedir) ki bunun anlamı çıkarlarımızın ve eğilimlerimizin farklı olacağıdır. Birey ile devlet arasında acaba içinde her bireyin kendisi için en fazla tatminkar olacak bir sosyal işlev öngören bir ilişki var olabilir miydi? Platon bu sorunun yanıtını bulmak için önce, insan benini (tümüyle birbirinden kopuk değil) birbirinden farklı üç ayrı parça şeklinde düşünerek tahlil eder. Bunlar akıl, irade ve iştiha’dır. Karakter eğilimleri dikkate alındığında bazı insanlar kendi tatminlerini müsabakada, bazıları çiftçilik veya esnaflıkta bazıları ise entelektüel araştırmanın egemen olduğu bir yaşamda bulacaklardır. Platon’a göre, eğer “sosyal sınıfları” mal mülk ve aile sahibi olmak gibi arızi nitelikleri açısından değil de işlevleri açısından düşünürsek, iyi bir devlette üç tür işlevsel sınıf var olacaktır: üretenler, koruyanlar ve yönetenler. 15 Platon tam da burada probleme bir çözüm bulmaktadır (tabii bu çözümün dönemin grek düşünce tarzına ve pratiğine kökten yabancı bir çözüm olduğunu söylemeye gerek yok). Her birey toplumsal sınıflarda ilgi ve yeteneklerinin izin verdiği bir yere yerleştirildiğinde, adalet hem kişi hem de toplum için aynı anda mümkün hale gelir. Bu çözümde devlet kendi amacı ve bireyselliği olan üst bir organizma olmakla birlikte, birey ve toplum arasında zorunlu bir çatışma yoktur. Yetenekleri toplumun genel iyiliği için nasıl kullanacağını iyi bilen bir devlette, gerçekten iyi bir insan asla ölüme mahkum edilmeyecek, tersine yararlı ve saygın bir yurttaş olacaktır. Üç sınıfın ihtiyaçlarının karşılanması için de bir kamu eğitim sisteminin planlanması gerekecektir. Bu eğitim planının amaçları ve muhtevası, Republic’in önemli bir kısmını işgal eder. O yüzden denebilir ki Republic sosyal adaptasyon olarak tasarlanan bir eğitim anlayışının yani sofist görüşün bir eleştirisidir. Platon Sokrates ile sofistler arasında geçen önceki diyaloglarında adaptasyonun gerçekçi olması gerektiğini öne sürer. Formlar ise gerçeğin bir parçasıdır. Dolayısıyla ne gelenek hiçbir eleştiri süzgecine tabi tutulmadan korunacaktır, ne de kamuoyunun görüşünü manipüle etmek için güçlü kontrol araçları edinilecektir. Bunlar ne devlet için ne de birey için doğru hedeflerdir. Bu yüzdendir ki Platon’a göre sofistlerin ekonomik elitlere bir takım sofistik beceriler öğretmeleri vs. adaptasyon nosyonu bakımından gerçekçi şeyler değillerdir. Eğitim ve uygulamalı akıl toplumu değiştirebilir ve sonuçta toplumun kazanımları bireyin kendini gerçekleştirmesine yardımcı olabilir. Böyle bir polis’te yaşanan hayat canlı ve otantik bir hayattır. Dostlarımızla deneyimlerimizi paylaşırız, değişik meclislerde tartışmalar yaparız; tiyatroda güleriz, törenlerde yürürüz; Platon’a göre bu durum bireyselliğimizi ortadan kaldırmaz, zenginleştirir. O kendini gerçekleştirme ile toplumsallık arasında karşıtlık gören bir eğitim anlayışını hoş karşılamaz. Ona göre ikisi ilkece birbiriyle uyumludur ve eğer eğitimi toplumu ilerletmenin bir yolu görürsek pratikte de böyle olabilir. Şimdi bu felsefi çözümlemeden hangi sonuçlar çıkar? (1) İlk sonuç şudur: Eğitim toplumda merkezi bir rol oynadığından ve birey ile toplumun uyumlu kılınabilmesi ancak eğitim aracılığıyla olduğundan, toplum hür kamu okulları kurmalıdır. Platon’un kendi zamanına dek görülmemiş olan bu fikir, onun kadın eşitliği üzerindeki ısrarıyla birlikte, kendisini devrinin büyük bir eğitim devrimcisi kılar. (2) İkinci sonuç şudur: Eğitimin başındaki yöneticiler dikkatlice seçilmiş saygın devlet memurları arasından biri olmalıdır. Republic’te öğretmenler ve yasa yapıcılar toplumun koruyucuları olarak görülmüştür. (3) Üçüncü sonuç; toplumsallaşmanın bireyselliği yok etmesinin gerekmediğidir. Sosyal eylem içinde gerçekleşen pratik, işbirliği ve uyum gibi alışkanlıkları öğretir; Platon herhangi aktüel bir devlette bu alışkanlıkların kendini gerçekleştirme önünde engel olduğunu düşünür. O, yaşamının son döneminde yazdığı mektuplardan birinde neden aktif bir politikacı değil de bir eğitimci olmayı seçtiğinin sebebinin bu olduğunu belirtir. Ama iyi kişilerin ve iyi yurttaşların hep aynı olacakları diye bir zorunluluk yoktur. Bu, 16 muhtemeldir ki, hatta Atina’da bile böyle olmayacaktır; belki ancak daha uzak bir yerde ve hatta daha uzak bir zamanda gerçekleşecektir. 10. ARAŞTIRMA, DÜŞÜNME SORULARI (Not : Bu sorular tümüyle eğitsel amaçlı ve düşündürtmeye yönelik olup, ara sınavla doğrudan ilgisi yoktur.) • Platoncu bir çerçevede bakıldığında içinde yaşadığımız modern dünyada kamusal eğitim ile bireysel yetkinleşme arasındaki ilişkiyi nasıl değerlendirebilirsiniz? • Platon’un amaçladığı iyi yurttaş ve iyi insan dengesi açısından, acaba sizce bugün küresel ölçekte iyi yurttaş ve iyi insan her zaman aynı şeyler midir? • Platon’un temel ve orta öğretim programı hakkındaki düşüncelerini günümüzdeki eğitim programlarımız açısından karşılaştırdığınızda neler söyleyebilirsiniz? • Platon Homer’in İlyada’sı gibi eserleri bazı yönleriyle temel eğitim müfredatı kapsamı altına almak istemez. Sizce bunun sebebi ne olabilir? • Platon temel eğitimde ölçülülüğün öğretilmesini hedefler. Sizce bunun hem bireysel hem de toplumsal ve siyasi sebepleri neler olabilir? KAYNAKLAR Michael L. Peterson, Philosophy of Education: Issues and Options, Intervarsity Press: 1986. Robert S. Brumbaugh, and Nathaniel M. Lawrence, Philosophers on Education: Six Essays on the Foundations of Western Thought, Houghton Mifflin: Boston, 1963. Platon Diyaloglar, Menon, 1989 Platon, Devlet.