İnkılap - 1 İnkılap 1 Ders Notu (Mehmet Beşikçi) MODERNLESME SÜRECINDE OSMANLi IMPARATORLUGU'NUN REFORM ÇA~ALARI (19. YÜZYiL) -A ;4- SOS -it Mehmet Besikçi - Özge Özaydin Giris: "Eski Rejim"in Temellerinin Sarsilmasi Avrupa'da IS. yüzyil, modern devlet yapisinin gelistigi ve yüzyil sonunda meydana gelen Fransiz Devrimi'yle (1789) birlikte de devlet­ toplum iliskisinin yeniden tesis edilmeye basladigi bir dönemdi. Modern devlet yapisinin temel özelliklerinden baslicalari ekonomik akla dayali kamu maliyesi, düzenli ordu, akilci temellere dayanan bir bürokratik yapi, kapsayici bir hukuk sistemi ve ortak bir ekonomik pazar gibi mekanizmalardi; bu özellikler dev letIerin merkezi bir yapiya evrilmelerini zorunlu kiliyordu. Öte yandan, bu merkezilesme daha önceki dönemlerde anlasildigindan farkli bir. düzlemde anlasilmaliydi. Modern dönemde ihtyaç duyulan merkezilesme süreci, daha önceki dönemlerde geçerli olan, askeri ve siyasi iktidarin mutlak olarak tek bir elde toplanmasi seklindeki tanimdan çok farkliydi. Artik devlet vergi toplayacagi "tebaa"sini, yani yönettigi insanlari daha yakindan tanimali, onlari belli istatistiksel ölçütlere göre siniflandirmali, düzenli ordulari olusturacak insan kaynaklarini yakindan takip etmeliydi. Ayrica, merkezilesmis devlet iktidari demek, develetin yönettigi toprak parçasinin her biriminde iktidarini hissettirmesi, her birime nüfuz etmesi demekti. Bu ise ülke topraginin sinirlarinin çizilmesini, belli bir hiyerarsiye göre yerel yönetim birimlerine ayrilmasini ve bu yeni yönetim mekanizmasi .için de gerekli bürokratik ve. siyasi düzenlernelerin yapilmasini gerektiriyordu. Devletler artik kendilerini gündelik yasamda "görünür" kilmak ve yönettikleri insanlarla "yüz yüze" iliskilere girmek zorundaydilar. Öte yandan, Aydinlanma fikirlerinin ve güçlenen burjuva sinifinin siyasi ihtiraslarinin harmanlandigi bir temelde yükselen Fransiz Devrimi, yöneten-yönetilen iliskisini köklü bir dönüsüme ugratmisti. Devrimin getirdigi cumhuriyet sisteminin temelini olusturan bilesenler temsil ilkesi, oy hakki, güçler ayriligi, anayasal hukuk sistemi ve halk egemenligine dayanan meclisli yapiydi. Yeni mekanizmalar ortaya çikaran bu degisimlerin hepsi, siyasi iktidarin toplumla olan iliskisinin niteliginin degistigine isaret ediyordu. Gelismekte olan kapitalist iliskilerin yarattigi ekonomik dinamizm, taleplerini giderek daha yüksek sesle dile getiren toplumsal aktörler ve devlet aygitinin degisen yapisi, iktidarin halkin gözündeki mesrulugunun eskiden oldugu .. sekliyle saglanamayacagi birdurum ortaya çikarmisti. Artik, gücünü ilahi bir otoriteden aldigi düsünülen ve bu yüzden de mutlak itaat edilmesi gereken bir hükümdar anlayisi tarihe karisiyordu. Böyle bir iktidarin, yönettigi insanlara "kul" muamelesi yapip kendisini kabul ettirmesi ve onlarin onayini almasi mümkün idegildi. Devletler artik, toplumla modern bir altyapi üzerinde karsilikli iliskiye girdikçe ve topli;ma karsi sorumluluklarini yerine getirdikçe mesruluk kazaniyordu. Elbette toplumun da devlete karsi yeni sorumluluklari olacakti: gelirine göre düzenli vergi verme, belirli yaslarda zorunlu askerlik hizmeti yapma ve programi devlet tarafindan belirlenen bir egitim sisteminden geçmegibi. Yukarida özetlenen degisimler önce Avrupa' da ortaya çikmis ve evrensel etkiler yaratmisti. Ama gerek Avrupa'nin kendi içinde, gerekse de dünyanin geri kalaninda kesinlikle tek ve standart bir yol izlemediler. Her ülkenin toplumsal yapisinin kendi siyasi, ekonomik ve kültürel kosullari içinde sekillenerek evrildiler. Fransa ve Ingiltere gibi ülkelerde daha tabandan ve toplumdan gelen bir talepten bahsedilebilirken, Rusya ve Osmanli Imparatorlugu gibi yapilarda tabandan gelen bu talep o denli güçlü olmayabiliyor ve çogu zaman bu dönüsüipler bizzat siyasi iktidarlarin ve elitlerin planladigi ve ülkenin daha güçlü kilinmasi için yukaridan asagiya uygulanmasi gereken reform projelerine dönüsebiliyordu. Ama her halükarda, iki düzeyde isleyen karmasik bir süreç söz konusuydu: Bir yandan, özellikle i9. yüzyilda kapitalizmin dinamizmini arkasina alarak güçlenen Bati Avrupa devletleriyle ayni ligde oynayabilmek için onlarin neleri "dogru" yaptiklarini teshis etmek ve bu dogrulari yapmaya çalismak lazimdi; diger yandan ise, bunu yaparken gerek duyulan dönüsüm ve reformlari kendi yerel kosullarina uyarlamaya çalismak ve bu esnada ortaya çikan gerilimlerle bas etmek gerekiyordu. Bu yazida, Osmanli Imparatorlugu'nun, parçasi oldugu Avrupa dünyasinda IS. yüzyildan itibaren devlet yönetimi anlayisinda ve devlet-toplum iliskisinde yasanan gelismelere nasil ayak uydurmaya çalistigina bakacagiz. Elbette, Avrupa' daki modernlesme sürecini. tetikleyen ve hizlandiran krizleri, belli ölçülerde, o dünyanin bir parçasi olan Osmanli Imparatorlugu da eszamanli olarak kendi içinde yasamisti. Ama Osmanli'l11nhikayesinde, farki hizla açan Bati Avrupa' ya "yetismeye" çalismak ve "Bizde ne eksik?" sorusunu sormak daha agir basiyordu. Öte yandan, bu soruya verilen yanitlar ve sorunlara konan teshisler zaman içinde degisim göstermekle birlikte, teshis koymak Osmanli gibi bir yapida hiçbir zaman tek basina bir çözüm degildi. Uygulanacak reform projelerinin Osmanli'nin kendi özgül kosullariyla nasil uyustugu ya da uyusmadigi meselesi de bu hikayenin önemli bir parçasiydi. Bu yazida Osmanli'nin "yenilesme" hikayesinin, modern devlet olmaya çalisma ve devlet-toplum iliskilerinde yeni mesruiyet kanallari bulma çabasi ön plana çikarilarak bir özeti verilmeye çalisilacak. Bunu dört alt baslikta yapacagiz: Ilk olarak, daha çok askeri alanda yeniliklerin yapildigi, III. Selim (1789 ­ 1807) ve II. Mahmud (1808 1839) yönetimlerinin girisimlerine bakacagiz. Ikinci olarak, devletin modern merkezilesme yönünde önemli bir hamle gerçeklestirdigi ve yurttaslik haklarinin gelismesi yönünde yeniliklerin yapildigi Tanzimat dönemi (1839 - 1876) ele alinacak. Üçüncü olarak, Tanzimat döneminde tasarlanan seyin kati bir merkeziyetçilik anlayisiy la hayata geçirilmeye çalisildigi ve modernlesen devletin egitim ve sosyalhizmetler 2gibi alanlarda boy göstermeye basladigi II. Abdülhamid (1876- 1909) dönemI degerlendirilecek. Son olarak, meclisli ve anayasal bir siyasi yapiya geçi1en ve kamusal alanin genisledigi 1908 Devrimi sonrasina bakilacak. Osmanli'nin "Aydin Despotlari": III. Selim ve II. Mahmud'un Merkezilesme Girisimleri (1789 - 1839) 1789 yilinda Avrupa Fransiz Ihtilali ile çalkalanirken, Osmanli Imparatorlugu'nun en yenilikçi padisahlarindan biri olan III. Selim tahtina henüz yeni oturmustur. III. Selim yönetiminin ugrasmak zorunda oldugu iki temel mesel e vardi: Devlet hem basta Rusya olmak üzere güçlenen dis düsmanlara, hem de içeride merkezi otoriteden özerklesmeye baslayan yerel iktidar odaklarina (ayan) karsi merkezi iktidar örgütlenmesini güçlendirmek. Bu genel hedefler dogrultusunda sultan, Nizam-i Cedid (Yeni Düzen) adi verilen bir reform programina girismistir. Bu programin sorunlara koydugu teshis askeri nitelikteydi. Yani, eger devlet dis ve iç sorunlarla bas etmekte zorlaniyorsa, bunun nedeni devletin askeri gücündeki zayiflama olarak görülüyordu. Dolayisiyla daha çok askeri alanda yeniliklerin yapildigi bu dönemde, III. Selim, ilk olarak Osmanli ordusunun yeniden yapilanmasi konusunda girisimlerde bulunmustur. Dolayisiyla yenilesme hareketleii, orduda yapilacak reformlarla, devletin askeri gücünü yeniden kurmak olan "savunmaci bir modernlesme" girisimi niteliginde olmustur. III. Selim'in l794'te kurdugu Nizam-i Cedid ordusu, beraberinde pek çok alanda yenilikler getirmistir. Yeni askerlik yöntemlerine göre yetistirilecek orduya gerekli olan subaylari getirmek, yerli fen subaylarini yetistirmek, yeni kislalar yaptirmak, fen subayi yetistiren okullari genisletmek, yenilerini açmak, egitim için gerekli kitaplari Fransizcadan çevirmek ya da yazdirmak, Nizam-i Cedid reformlarinin baslica basarilari olmustur. Nizam-i Cedid reformlari çerçevesinde askeri teknik egitim konusuna öncelik verilmis ve 1792 senesinde yeniden düzenlenen Lagimci ve Humbaraci Ocaklari'nin mensuplarinin hendese egitimi görmelerini saglamak üzere, yeni bir Mühendishane kurulmasi kararlastirilmistir. 1793 yilinda Mühendishane-i Cedide adiyla kurulan kurum, 1794 yilinda egitime baslamistir. 1797 yilinda Tersane Mühendishane' sinde yeni bir düzenleme yapilmis, kara mühendislerinin tamami, Hasköy' deki yeni Mühendishane binasina tasinmistir ve daha sonralari "Mühendishane-i Berri-i Hümayun" ve "Mühendishane-i Bahri-i Hümayun" olarak adlandirilacak' iki mühendishanenin temelleri atilmistir. Osmanli devlet adamlarinin inisiyatifi ve Avrupali uzmanlarin katkilariyla ilk modern askeri egitim kurumlari olan Mühendishaneler'in kurulmasiyla, egitim kurumlarinda, Osmanli­ Avrupa karisimi bir senteze dogru ilk adimlar atilmistir. III. Selim yönetiminin reform programinin askeri alana öncelik vermesi bazi modern tarihçiler tarafindan, Osmanli' mn yasadigi sorunlarin eksik teshis edilmesi ve dolayisiyla da güdük bir modernlesme girisimi olarak yorumlanmis ve "küçümsenmistir". Oysa, gerek Osmanli imparatorlugu gerekse de 3onun çagdasi diger imparatorluklar (örengin Rusya) için askeri alanda yapilan her yenilesme çabasi daima askeri alanin sinirlarini asmistir. . Gerek ülke içi yönetirnde gerekse de uluslararasi iliskilerde ordunun büyük bir öneme sahip oldugu modern dönemin baslannda, bütün dünya devletlerinde .yenilesmenin baslica motorlarindan biri askeriyeydi. Askeri alanda reform demek, yeni teknoloji arayislari, teknik egitimde gelisme, bürokraside modern açilimlar ve tip alaninda ilerlemeler anlamina da geliyordu. Öte yandan, askeri alanda reform yapmak Osmanli Imparatorlugu için baska bir açidan daha önemliydi: Osmanli'nin "geleneksel" askeri kurumunun, yani Yeniçerilerin sadece savasta degil toplumsal iliskilerde ve siyasetin uygulanmasinda da önemli bir rolü olmustur. Yeniçerilerin zaman zaman siyasi bir çikar grubu gibi davrandiklari, zaman zaman da siyasi yapinin diger unsurlariyla (örnegin ulema ya da esnafla) ittifaklar yaparak yönetimden talepte bulunduklari bilinen bir gerçektir. Dolayisiyla, bu "geleneksel" askeri yapida herhangi bir degisiklik girisimi aslinda hem siyasi yapida hem de toplumsal iliskilerde degisim anlamina geliyordu. Bütün bu girisimlerin ve yeniliklerin yani sira, çagdas Bati uygarligini yeni biçimde anlayan ve Bati bilimsel düsününü yansitan gelismeler de olmustur. Avrupa devletler dengesine katilmak ve Hiristiyan dünyasinin devletleriyle yeni biçimde iliskiler kurmak gerektigi fikri ilk kez bu dönemde ortaya atilmistir. i 792' den itibaren baslica Avrupa devletlerinin baskentlerine ilk kez Ikamet Elçileri gönderilmeye baslanmistir. Devleti temsil eden bazi kisilerin, kisa bir süre için de olsa, en önemli Avrupa baskentlerinde oturarak, oradaki hayati görmeleri firsat! saglanmistir. Elçilerin sefaretnameleri, bize onlarin gittikleri ülkelerde nelere dikkat ettiklerini gösterdigi gibi, Osmanli' nin Avrupa karsisindaki ruh halinin anlasilmasi açisindan da önemlidir. Daha çok askeri konulara iliskin gözlemlerin yer aldigi bu sefaretnamelerden belki de en önemli ve ilginç olani, i 793'te Viyana'ya gönderilen Ebubekir Ratib Efendi'nin (1747 - 1798) raporudur. Ratib Efendi, Avusturya devletinin en önemli yanlarini söyle siralamistir: egitimli, disiplinli ordu; düzenli maliye; namuslu, dürüst, okumus memurlar; halk arasinda ekonomik güvenlik ve refah. Ratib Efendi, aslinda, o zamanin modern devletini nitelendiren en önemli yanlari anlatmis, Tanzimat Fermani'ndaki fikirleri kirk bes yil önce ileri sürmüstür. Modern Avrupa' nin rasyonalist bilimsel düsününün ilk yansimalari da bu dönemde kendini göstermistir. Osmanlilarin düsün hayatinda henüz daha Aydinlanma dönemi düsünürlerinin siyasi fikirleri etkin olmamis; ancak, modern ordu egitiminde, modern matematik biliminin ne denli büyük rolü oldugu anlasilmistir. Bunun en iyi iki örnegi, Nizam-i Cedid basarilarini tanitmak üzere yazilmis olan iki eserdir. Birincisi, Mühendishane' de matematik hGcasi olan Seyyid Mustafa'nin kitabidir. Seyyid Mustafa, kitabinin önsözünde, matematige olan ilgisinin nasil basladigini, bu konuda Avrupa kitaplarinin üstünlügünü anlayinca, nasil Fransizca ögrenmek zorunlulugu duydugunu ve bu dili ögrendikten sonra Fransizca kitaplar okumanin kendisine 4nasil Fransa'ya gitme istegi verdigini anlatmistir. Fakat, padisah, Mühendishane' de ögretmenlik yapmasini istediginden ve orada ögretmenlige tayin edildiginden, Seyyid Mustafa, Fransa'ya gidememistir. Seyyid Mustafa, kitabinda ayrica Osmanlilar' in 'kurtulusu olarak, Bati bilimlerinin desteklenmesi gerektigini savunmustur. Ikinci önemli eser ise, benzer duygulari tasiyan Mahmud Raif Efendi'nin (öL. 1807) eseridir. "Ingiliz Mahmud" lakabiyla anilan Mahmud Raif, 1797' de Fransizca olarak yeni Mühendishane basimevinde basilan kitabinda, Türkiye' deki egitimi sirasinda Avrupa'nin politik kurallarina karsi ilgi duydugunu, Avrupa dünyasi üzerine bilgilerini genisletmek için yabanci bir dil ögrenmek zorunlulugu duydugunu ve Avrupa'ya gidebilmek için çaba harcadigini anlatmistir. Ancak Mahmud Raif, Seyyid Mustafa' dan farkli olarak, muradina ermis, 1793' te elçilik heyetiyle Londra' ya gitmistir. III. Selim'in Nizarh-iCedid reformlari, pek çok sebepten dolayi, hedefledigi sonuca ulasamamistir. Askeri alanda Yeniçerilerin degisimlere gösterdigi direnç beklendiginden güçlüydü. Yeniçeri kurumuyla yan yana baska bir askeri düzenin pratikte islemesi çok kolay degildi. Ayrica, bürokratik yapinin modern devlet niteliklerini edinmesi konusunda köklü girisimler saglanamamistir. Vergi sistemi pai::a ekonomisinin gereklerine göre yeniden düzenlenemedigi gibi, yerel iktidar odaklarini islevsi kilacak bir merkezi yerel yönetim agi da kurulamamistir. XIX. yüzyilin ünlü Osmanli tarihçisi Cevdet Pasa' mn (1822 - i 895) III. Selim dönemi hakkindaki gözlemi ise söyleydi: "Yeni bir uygarlik yoluna gitmek... fikirleri ,dogmustu. Lakin... yapinin temeline bakilmayarak, tavanin süslenmesine özenildi. Avrupa'da baslayan fenlerin ve sanatlarin yayilmasina çalismak gerekirken, uygarlik nehirlerinin getirdigi çerçöpe, israf ve sefahate aldanildL .. Halk, yüksek tabakanin bu gidisinden nefret ederek, her türlü yenilikten ürkmeye, yeni yöntemlerle yapilan her'seyi kötü görmeye basladL.. III. Selim, devletin islaha muhtaç oldugunu görerek, usulün yenilenmesine, özellikle 'nizam ordusu' kurulmasina kesin karar vermisti... Lakin asil devletin sivil düzeni bozuktu. Bozuk bir heyet nizamli bir heyeti yönetemeyeceginden, orduyu düzenlerken, devletin sivil islerinin de düzenlenmesi gerekirdi... Devletin kendisi her parçasinda temelli reformlara muhtaçtL" IILSelim' in ardindan tahta çikan II. Mahmud, yenilesme hareketinin sahasini genisletmis ve askeri reformlarin yani sira, idari teskilatlarda da yeni bir yapilanma girisiminde bulunmustur. III. Selim döneminde sekillenmeye baslayan ana program II. Mahmud döneminde daha tam bir formülasyona ulasmistir: Yapilmasi gereken baslica is büyük, modern ve Avrupa tarzi bir ordu meydana getirmekti; ama bu isi gerçeklestirmek için daha büyük ve düzenli bir devlet gelirine, dolayisiyla da verimli sekilde isleyen bir vergi sistemine ihtiyaç vardi; yani ülkenin kaynaklari daha iyi seferber edilmeliydi. Öte yandan, bu seferber etme eylemi ancak rasyonel ve etkin çalisan bir bürokratik mekanizmay la basarilabilirdi. Ve nihayet, böyle bir bürokratik mekanizmanin kadrolarini dolduracak vasifli elemanlari iyi egitmek 5gerekiyordu. Ama belirtmek gerekir ki, formülasyon artik belli olsa da gerekenleri basarmak, sorunu formüle 'etmek kadar kolay degildi. Öte yandan, artik Avrupa modelinin yani sira etki kaynagi olacak bir "iç" de model ortaya çikmisti: 1808'de Misir valisi olan ve giderek Osmanli hükümetinden özerkleserek kendi gücünü tesis eden Mehmed Ali Pasa, Misir'in modernlestirme konusunda Osmanlilardan daha etkin çalisiyordu. Iltizam sistemi yerine dogrudan vergi sistemini tesis eden ve tarimda pamuk ticari ürünlere agirlik vererek metalasan bir tarimsal sistem gelistiren Mehmed Ali Pasa, modern bir ordu ve bürokrasinin altyapisini basariyla hazirlamisti. Mehmed Ali Pasa'nin Misir'i 19. yüzyil boyunca Osmanlilar için hem bir tehdit ve rakip hem de reformlar için bir ilham kaynagi olmustur. Osmanli tarihinde, "aydin-despot" kisiligiyle ön plana çikan II. Mahmud yenilesme girisimlerine, ilk olarak, memleketin çesitli bölgelerine hakim olmus ve merkezi idarenin otoritesini zayiflatmis indirmis olan yerel iktidar odaklarini (ayan) bertaraf ederek baslamistir. Güçlü ve hakim bir merkezi idare kurmaya çalismistir. II. Mahmud'un en köklü reformlarindan biri, modern bir ordu yaratma önündeki en önemli engellerden biri olan Yeniçerilik. kurumunu ortadan kaldirmak olmustur. Tarihe "Yaka-i Hayriye" (Hayirli Olay, 1826) diye geçen bu eylemin genis kapsamli önemli sonuçlari vardi. Öncelikle, Yeniçerilef1e birlikte, Osmanli ordusudaki belli gruplarin geleneksel özerkligi de ortadan kaldirildi. Yeni kurulan ordunun baskomutani "Serasker" adi altinda (daha sonra "Harbiye Naziri"), dogrudan hükümete bagli bir makama baglaniyordu. Baska bir deyisle, askeriyenin '( sivil otoriteye baglanma süreci baslatilmis oluyordu. Öte yandan, yukarida da belirtildigi gibi, hükümet programlarina karsi ya da çesitli toplumsal talepler adina zaman zaman ulema ile ittifaka giren ve onun "kas gücü" islevini gören Yeniçerilerin yok olmasiyla, reformlara karsi ciddi toplumsal muhalefetin de önü kesilmis oluyordu. Ayni dogrultuda, devletin yönetme biçiminde de ciddi degisimlere girisildi ve modern anlamda bir "Osmanli kabinesi" olusturma yolunda adimlar atildi. Devletin iki geleneksel üst makami olan vezir-i azamlik ve seyhülislamligin konumlarini ve anlamlari degistirildi. Artik veziri- azam padisahin mutlak vekili degildi; yetkilerinin bir bölümü baska makamlara devredilirken (örnegin Hariciye Naziri haline gelen Reisüküttab disislerinden sorumluydu), kendisi de padisaha karsi sorumlu bir tür "basnazir" haline geliyordu. Benzer bir merkezilesme (ya da özerkligi ortadan kaldirma) girisimi de dinsel alanda yapilmisti. II. Mahmud, dinsel vakiflarin (evka/) kontrolünü dogrudan hükümete baglayarak, herhangi bir dinsel özerkligin ekonomik ve hatta popüler altyapi destegini zayiflatmis oldu. Ulemayi da basinda Seyhülislam'in oldugu idari bir hiyerarsik mekanizmaya dönüstürerek merkezi yönetime baglamaya çalisti. II. Mahmud, reform programinin bir diger önemli ayagi olan egitim alaninda da pek çok yenilikler yapmistir. Ezbereilik yüzünden, hem Islam ilminin, hem de modern fen bilimlerinin, tarihsel anlamlari bilinmeden 6tekrarlanan gelenek bilgileri haline geldigi ve cehaletin, sadece halk yiginlarini degil, ulemayi ve devlet adamlarini da içine aldigi bu dönemde, II. Mahmud ilkögretirnde yenilesme çalismalariyla ise baslamistir. 1824'te yayinladigi ferman ile, tüm çocuklarin ilkokulu (sübyan okullari) tamamlamalari gerektigini buyurmustur. 1838' de, Rüstiye okullarinin (ortaögretim) açilmasi düsünülmüs, fakat Tanzimat dönemine kadar, bu alanda hiçbir gelisme olmamistir. Ancak II. Mahmud yüksek ögretim alaninda ciddi yenilikler yapmayi basarmistir. Mühendishane, Tibbiye ve Harbiye olmak üzere, üç yüksekögretim kurumunun gelistirilmesini ya da yeniden kurulmasini saglamistir. Mühendislianelerde, 1806 yilinda kurulan yeni teknik egitim düzeniyle, daha Avrupai bir sisteme göre egitim yapilmaya çalisilmistir. Il. Mahmud'un özel ilgi gösterdigi okul ise, 1827 yilinda, ordunun doktor ve cerrah ihtiyacim karsilamak amaciyla, Hekimbasi Mustafa Behçet Efendi'nin önderliginde açilan, Tiphane-i Amire olmustur. Yabanci dil egitiminin verildigi, hatta bazi derslerin yabanci dilde okutuldugu Tiphane-i Amire'nin ardindan, aym yil, Cerrahhane kurulmustur. 1839 yilinda, Tiphane-i Amire ve Cenahhane, II. Mahmud'un inisiyatifiyle, Galata Sarayi' nda birlestirilerek Mekteb-i Tibbiye-i Adliye-i Sahane adini almistir. Viyanali doktor Charles Ambroise Bernard'in (1808 - 1844) yönetiminde egitime baslayan ve ilk yillarinda Avusturyali doktorlarin idaresinde gelisen ve kurulusunda ulemamn hiçbir engeliyle karsilasmayan bu askeri tip okulu, hem modern hekimlik gelenegini k~rr:iius, hem de özgür düsüncenin yuvasi haline gelmistir. Ilerleyen yillarda, Aydinlanma dönemi Bati düsününün ilk yansimalari, bu okulda görülecektir. 'Bati bilim gelenegi çerçevesinde kurulan bir diger okul 1834'te Taskisla'da açilan Mekteb-i Harbiye' dir. Harbiye okulu, Tanzimat döneminde Osmanli Devleti'nin modern kurumlarindan biri haline gelmistir. II. Mahmud döneminde, Bati bilimini dolaysiz tanimak amaciyla, 1830 yilindan itibaren Avrupa'ya ögrenciler gönderilmeye baslanmistir. Avrupa'ya egitim amaciyla gönderilen ilk ögrenciler, tamamen askeri teknikler konusunda egitim görmüslerdir. Tanzimat' in (1839) ilanina kadar geçen süre içersinde, Avrupa'ya, toplam otuz alti ögrenci gönderilmis ve bunlarin tamami askeri sinifa mensup ögrencilerden ve Mühendishanelerden seçilmistir. 1834 - 1836 yillari arasinda, Londra, Paris ve Viyana gibi Avrupa' mn çesitli baskentlerine egitim için ögrenci gönderilmesi, bu ögrencilerin dönüslerinde gerekli kurumlarda görevlendirilmeleri ve Mekteb-i Harbiye'ye uzman hoca olarak yetistirilmeleri amacim tasimistir. Modern bir merkezi idari yapi kurmak demek sadece idari teskilat olusturmak ve güvenligi saglamaktan ibaret degildi. Modern anlamda bir merkeziyet, modern "iletisim" ve nüfuz kanallari olusturmayi da gerektiriyordu. Bu ise hem "fiziksel" hem ..de "düsünsel" bir süreçti. Fiziksel tarafi, ülke içinde ulasimi kolaylastiracak yollarin insasina baslanmasi, posta teskilatinin kurulmasi gibi yenilikleri içeriyordu. Ayrica, vergi verecek ya da yeni ordunun insan kaynagim olusturacak nüfusun da kaydinin tutulmasi lazimdi. II. Mahmud bu 7alanlarin tümünde önemli adimlar atti. Sürecin "düsünsel" yaninda ise en önemli gelisme, i 83i yilinda ilk Osmanlica pazete Takvim-i Vakai'nin yayim1anmasidir. Bu gazete, hükümetin resmi gazetesi niteligini tasimistir. Yönettigi toprak par~asi ve nüfusa yeni bir tarzda nüfuz etmeye baslayan devlet, yaptiklarini halkina "anlatma" geregi de duyuyordu. Henüz "tek tarafli" sayilabilse de devlet halkiyla bir tür "diyalog" kurmaya baslamisti. Ve bu, keyfi bir diyalog degildi: Düzenli zaman araliklari esasina göre ve standart bir "dil" kullanilarak yapilacakti. Gayet modern bir yenilik olan bu iliski biçiminde gazete çok önemliydi. Bu gazetenin Fransizca basimi olan Le Moniteur Gttoman adli gazete ise, sadece dil olarak degil, içerik olarak da Takvim-i Vakayi' den farkli olmustur. Çünkü, Fransizca nüsha, Avrupalilara, Osmanli hakkinda dolasan yanlis görüsleri gösterme, Osmanli'nin iç ve dis politikasini tanitma ve ticaret alanindaki ilerlemelerini bildirme amaçlarini gütmüstür. Gazetenin çikarilmasinin yani sira, II. Mahmud dönemi entelektüelleri tarafindan yazilmis olan iki eser de, Bati modernlesmesinin Osmanli düsün hayati üzerinde yarattigi yeni etkiyi göstermektedir. Bu eserlerden birincisi, 1838' de elçilik heyeti ile birlikte Paris' e giderken, birçok Avrupa sehrini gören Mustafa Sami'nin (öl. 1855 ), dönüste yazdigi Avrupa Risalesi (Istanbul,1840) adli küçük eseridir. Bu . risaleyi yeni ve farkli kilan özelligi, Mustafa Sami'nin, Avrupa'da görülen uygarlik eserlerinin "nedenlerini" anlamaya çalismasidir. Ona göre, Bati uygarliginin üstünlügünün baslica nedenleri, pozitif bilimlerin ilerlemesi, din özgürlügünün olusmasi, eski ile yeninin süreklilik tasimasi ve okuryazarligin yayginlasmasidir. Bütün bunlarin bas etkeni olarak bilim ve Aydinlanma'yi öne süren Mustafa Sami'ye göre, Osmanli'da bilimlerin gelismesi desteklenirse, ilerleme için gerekli olan ticaret ve sanayide Avrupa'ya muhtaç olmaktan kurtulma mümkün olabilecektir. Ikinci örnek ise, 1837'de Viyana'ya elçi olarak gönderilen Sadik Rifat Pasa'nin (1807­ 1856) yazdiklaridir. Sadik Rifat da yazilarinda Avrupa' nin özellikleri olarak din özgürlügünü, hükümet yönetimindeki intizami, memurlarin dürüstlügünü, egitimin ve okuryazarligin yayginligini, halkin egitiminde kitap ve matbaanin önemini, sermaye yatirimlarinin tesvikini, buhar gücünün kullanilisini, demiryollarini, bankalari, posta hizmetlerini, otel ve lokantalarin temizligini, eglence ve müzigin önemini, yoksullar ve hastalar için kurulmus olan kurumlari sayar. Fakat bunlardan baska asil söylemek istedigi sey sudur: Reform davasi, her seyden önce bir düsün sorunudur. Reformu saglayacak olan, gelenege bagli, keyfi bir sistemden farkli olarak Avrupa' da hakim olan rasyonel devlet yönetimidir. II. Mahmud'un teshisIeri her ne kadar büyük bir öneme sahip olsalar da, imparatorluktaki bazi yapisal sorunlar, formüle edilen programlarin kisa sürede ve tam olarak uygulanmasini zorlastiriyordu. Üstelik bu sadece II. Mahmud'un degil, daha sonraki yönetimlerin de bas etmek zorunda kalacagi bir durum olacakti. Öncelikle, Osmanli reformculari iki eksiklikten hep mustarip oldular: Birincisi, gerekli dönüsümleri yaparken hiçbir zaman cepte yeteri kadar para bulamadilar. Zira, devlet hazinesine gerekli 8parayi akitacak mevcut vergi sisteminin bizzat kendisi bastan basa köklü bir reform gerektiriyordu. Ayrica, 19. yüzyilda Sanayi Devrimi'nin ivme kazandirdigi kapitalist dünya sistemi ve "serbest piyasa" mekanizmasiyla uyum saglamada Osmanli'nin ekonomik altyapisi ciddi sikintilar yasiyordu. Ikincisi olarak, reformlari hayata geçirmede hep bir "vasifli eleman" sorunu vardi. Modern ordu ya da bürokratik mekanizmalari dolduracak kadrolar nereden bulunacakti? Bu sorun bazen öyle acayip durumlar ortaya çikariyordu ki, örnegin 1840' ta iltizam sistemi kaldirildiginda yeni vergi sisteminin tasrada hayata geçirilmesi için hükümet, sorunlarin kaynaklarindan biri olarak gördügü ve güçlerini ezmek istedigi yerel iktidar odaklarindan yardim dilemek zorunda kalmisti. Yeni okullar açmak bu sorunu ancak kismen çözebiliyordu. Zira, okullarda egitim verecek egitmenleri kim egitecekti? Dolayisiyla, disaridan (Avrupa' dan) egitmen ya da vasifli eleman getirtmek ya da disariya ögrenci göndermek gibi yollara basvurulmaya baslanmisti. Diger bir yapisal sorun, yeni reformlarin yeni yasal düzenlemeler getirmekler birlikte, "eskilerini" tam olarak ne yapacigini bilemememisydi. Pek çok durumda "eski" ile "yeni"nin bir arada yasiyordu. Bu "ikili" yapi zaman zaman ciddi gerilimler yasanmasina neden olabiliyordu. Eski yasal düzenlemelerin yasamaya devam ettigi ve geçimini hem bunlardan saglayan hem de dolayisiyla bunlarin muhafaza edilmesini isteyen güçlü çikar gruplari var oldugu sürece, köklü yeni degisimleri gerçeklestirmek hiç kolayolmuyordu. Son olarak, reformlar programlarina karar verenler, basta padisahin kendisi olmak üzere tepedeki yönetici eliHerdi. Bu programlara karar verme sürecinde halka herhangi bir "diyaloga" girilmesi söz konusu degildi; baska bir deyisle, yönetim ne bir "nabiz yoklamasi" yapip reformlara ona göre sekil veriyor, ne de halkin çesitli katmanlarinin talep ve "baskilarinin" akabilecegi kanallar açiyordu. Bu durum iki yönlü bir sikintiya yol açiyordi: Yönetimin karar verdigi yeniliklerin hayata geçirilmesinde "ikna" faktörü hesaba katilmadigi için karsilasilan popüler direnç beklenenden daha ciddi olabiliyor ve yöneticileri eli kolu bagli birakabiliyordu. Öte yandan, reformlarin halk destegine dayanmasi gibi bir kaygi gütmeyen yöentici eht, kendi içindeki çikar çatismalarinda ani ve tutarsiz karar degisikleri yapabiliyordu. Deneyimlerle farkina varilan bu sorunlar, daha sonraki yönetimlerin reformlara bakis açisinda (reformlari tasarlama ve hayata geçirme biçimlerinde) degisikliklere yol açti. Osmanli tarihinde Tanzimat Dönemi olarak bilinen köklü dönüsüm dönemi bu anlamda kapsamli bir program olusturmayi hedefliyordu. Tanzimat DönemI (1839-1876) 3 Kasim 1839'da Gülhane Parki'nda okunarak -'_~"~W -.~ .. ~~._.,._,~~. "-~~- ~'_'_==_.~ __ .<.~_.="~._ '~.~ •• o." ."'''.'M.~ .• ~-·''-' kabul edilen Tanzimat tarihinde Dön~J1}L.~ ... .diye adlandirilacak ve kabaca 1839'dan i. Mesrutiyet' in ilan edildigi 1876 yilina dek süren döneme damgasini vuracaktir. Tanzimat Fermani'ni, dönemin Hariciye Naziri (ve 1845'ten sonra Sadrazam) Mustafa Resit Pasa' nin hazirlayip dönemin padisahi 9"hükümet programi" olarak görmemek gerekir; ekonomiden bürokrasiye ve askeri alandan Abdülmecid' e onay lattigi herhangi bir bazi muhalefet hareketleri, yurttaslik haklari dogrultusunda talepleri artik sesli bir biçimde dillendirebiliyordu. öncelikleri söyle özetlenebilir: halkin can ve mal imparatorlukta, yasayan herkesin _{dinine bakilmaksizin) yasalar önÜndeesit olmasi; iltizam sisteminin yerine dogrudan bir vergi sistemi getirilmesi ve herkesin gelirine göre vergi vermesi; yerel idare aginin düzenlenmesi; ordunun insan gücü için bir "askere alma" sistemi Qlusturulmasi. Tanzimat' in herkese esitlik anlayisinin uygulamada tam basarili olmadigi yerinde bir tespittir; ama bu noktada asil önemli olan, böyle reform Tanzimat alinmasi; programinin altina güvence güvenliginin Tanzimat'in amaci, "sadece din ve devleti degil, mülk ve milleti ihya" seklinde açiklanirken, devletin esas prensibi, "halkin ~~_._ .. __ . '--~~> ]UE~~~~h~l- fakat sultan, gerektiginde, meclis olmada!l_ OKANDAN R,G., Amme Hukukumuzun Anahatlari, Istanbul, i97i 0) ()NAR S,S., Idare Hukukunun Umumi Esas­ lari II, Istanbul, 1966 )'ElTÖNÜK V" Türkiye'de Idare Teskiiati, Anka­ Ta, 1945 [2(TUNA YA T .Z., Türkiye 'de Siyasi Partiler, Is­ tanbul, i952 ruYAYlA Y., Anayasalarimizda Yönetim Ilke­ leri: Tevsii Mezuniyet ve Tefriki Vezaif, Istan­ bul, 1984342 19. yy'da DÜsünce Akimlari vie, Osmanli Devleti Serif Mardin " , Siyasal düsünce akimlari konusunda Bati' da gelistirilen yaklasimlara kendi düsünce tarihimiz açisindan baktigimiz zaman ortaya çikan portre nedir? Önce Osmanli Imparatorlugu'ndan baslayarak Platon ve Aristoteles'in bir oranda Imparatorlugun fikir hayatin­ da da bir yer kapsamis olduklarini söy­ leyebiliriz. Farabi, el-Medinetü 'I-Hizda (Faziletli Sehir) adindaki yapitinda açik olarak Platon'un düsüncesini Islam dü­ süncesiyle denklestirmeye çalismisti. Platon'un düsüncesi, bu ve diger kay­ naklardan gelerek iki yönüyle Osman­ li Imparatorlugu'na geçmise benzer. Bunlardan biri, toplumun, tabii olarak üreticiler, askerler, devlet adamlari sek­ linde üçlü (ya da dörtlü) bir gruplasma­ dan tesekkül ettigi ve bunlarin basina bir "bilge hükümdar" gerektigi fikri­ dir. Digeri, hükümranligin özünün "adalet" oldugudur. Yalniz, adalet, burada, Kur'an'da geçen ögreti ile bir tutuluvar. Diger taraftan (ve bu bir te­ sadüf olabilir), Osmanlilara Orta As­ ya'dan intikal eden "Kur'an'in tek hu­ kuk kaynagi oldugu" savina ters çikan "yasa" kavrami da Osmanlilarin Islam medeniyetine getirdikleri orijinal bir katkidir. Bu görüs bize Platon'un orta yaslarinda gelistirdigi "kanunlarin üstünlügü" kavramini -o da bir dere­ ceye kadar- hatirlatiyoL Platon' dan gelsin ya da gelmesin, önemli olan hu­ sus, Platonvari spekülasyonlarin Os­ manlilar arasinda çok sinirli tutuldugu, daha çok bir kalip olarak algilandigi­ diL Osmanlilarin hükümdarlara ögüt (mir'at-i adalet) tipine giren eserlerinin bir kaynagi da kuskusuz Yunan düsün­ cesidir. Bunun yaninda, Osmanli siya­ si hayatinda, bugün adina "rapor" ya da devlet düzeniyle ilgili arastirma adim verebilecegimiz belgeler, Osmanli siya­ setinde çok daha genis bir yer tutuyor. Üçüncü bir eser tipinin, siyasete salt Is­ lam dininin gerekleri açisindan yakla­ san eserlerin de nisbeten sinirh bir yet­ kiye sahip oldugu söylenebilir. Osman­ lilar arasinda siyaset konusuna dini il­ keler açisindan yaklasan eserler, örne­ gin Maverdi'nin el-Ahkamü's-Sultaniye adindaki yapiti "mir'at" ve "rapor" ti­ pi eserIerden daha az önem tasimistir. Osmanlilar din ve devleti "tev'em" (ikiz) saymislardir; fakat yapilan aras­ tirmalar bu ikizlerden "devlet"in Os- manlilar arasinda hiçbir Islami devlet­ te kazanmadigi bir önem kazandigini göstermektedir. Daha çok Arap kültü­ rünÜn hakim oldugu ülkelerde geçerli olan zaman zaman Osmanlilarin "gerçek" Islami devleti ortadan kaIdir­ diklari, bir tür "Mogol" idaresi getir­ dikleri seklindeki suçlamalar, Osman­ lilann bu siyasal özelliginden kaynak­ lanmaktadir. Kameralizmin Etkisi Bati siyasal düsüncesinin Osmanli Impa,ratorlugu'na girisi de baslangiçta Bati'nin "büyük" siyasal düsünürleri­ nin eserleri yoluyla degil, fakat Bati'­ da fizyokrat1ar olarak bilinen bir ka­ mu idaresi kuramcilarinin uzantisi sa­ yilan "kameralizm" yoluyla girmistir. KameraHzm, Bati'da "aydin despo­ tizmi" adi verilen siyasal görüsün siya­ sal teorisini olusturuyordu. Aydin des­ potizmi ise Avusturya Imparatoru II. Joseph ve Prusya Krali Büyük Fried­ rich gibi merkeziyetçi devlet kurucula­ rinin o zamanlar için kotanlmis "gelisme" politikasiydi. Bu hükümdar­ lar , tipki Aydinlanma devri filozoflan gibi, Ortaçag kalintilarina karsi cephe almislardi. Fakat filozoflarin Ortaçag karsiti tutumu, "hürriyet" ve "kisi" ile ilgiliydi. Hükümdarlar ise tekellerinde toplamak istedikleri gücü parçalayan Ortaçag kurumlarini ortadan kaldir­ mak istiyorlardi. Bunlarin arasina lon­ calar, sehirlerin özel imtiyazlari, kisa­ ca bölük pörçük bir idare sistemini olusturan, egemenligiparçalayici bütün kurumlar giriyordu. Aydin despotizm'­ inin istedigi, bunlarin yerini merkezden idare edilen, bütün birimleri birbirinin esi bir devlet yapisi kurmakti. Bu açi­ dan, aydin despotizminin en son hal­ kasirrm bu amaci gerçeklestirmis olan Fransiz ihtilaliyle gerçeklestigisöylene­ bilir. Kameralizm, aydin despotizminin kuram haline getirilmis düsüncesiydi. Kameralistlere göre güçlü bir devlet, ay­ ni zamanda güçlü ve problemsiz bir or­ ta sinifa dayanan bir devletti. Devletin bu açidan görevi teb'aya egitim ve ti­ careti kolaylastirmak, onlari koruyarak birer "üretici" haline getirmek ve bu yolla elde edilen vergilerden yeni tipte bir orduyu, bürokrasiyi ve genei olarak devlet kurumlarini güçlendirmekti. Av-DÜSÜNCE AKIMLARI 19. yy'da Düsünce Akimlari ve Osmaniz Devleti 343 IKI YUNAN FILOZOFU: Efiatun ve Aristo'nun Dogu toplumlarinin düsünce hayati üzerine yaratmis olduklari etkiler hep tartisilmistir. Farabtnin Eflatun 'un düsüncesini Isiami düsünceyle denklestirme çabalan da özellikle bu düsüncelerin Osmanli toplumu içinde bir yer kapsamasini saglamistir, Ancak önemli bir husus, bu tür düsünce spekülasyonlannin Osmanli toplumunda çok sinirli tutuldugu veya daha çok bir kalip olarak algilandigidir. Rafael'in bir eserinde detayda Eflatun ve Aristo. rupa'ya düzenli bir sekildegiden ilk Os­ manli diplomatlari (1795)devlet sistem­ lerini incelemeyil basladiklarinda, Kit'a Avrupasi'nda böyle bir sistemle karsi­ lasmislardi, Osmanli devlet adamlarina göre Os­ manli Imparatorlugu'nun gerilemesinin esas sebebi, devletin toplumun dizgin­ lerini -ve bu arada vergi kaynaklarini­ elinden kaçirmis olmasiydi. Bu gibi diz­ ginlerin nasil tekrar devletin kontrolü~ ne girebilecegini anlatan bir kuram, pek tabii ki Osmanli devlet adamlari için aradiklarinin tam cevabini veriyordu. Bati siyasal düsüncesini (Osmanli yük- sek memurlarina yönelik bir sekilde) sistematik olarak degerlendiren ilk' Os­ manli düsünürü olan büyükelçi Sadik Rifat Pasa'nin devlete gönderdigi ra­ porlar bu gibi bir çerçeve içinde anlam kazanir. Mustafa Resid Pasa'nin fikir­ lerini ve baslattigi Tanzimat adini ver­ digimiz politikalar dizisini böyle bir açi­ dan degerlendirmek gerekir. "Hürriyet" Kavraminin Gelismesi Ilginç olan nokta, böylesine "pratik" bir dogrultuda baslamis olan Bati ile bir fikri alisveri.sin daha sonra birdenbire çesni degistirerek daha "hürriyetçi" bir kisve ile ortaya çikmis olmasidir. Bu da Sinasi'nin (1826-1871) fikirlerinde ge­ lisir. Sinasi, Bati düsüncesinin derinlik­ lerini anlayabilmis ve o düsüncenin "la­ ik"ligini kavrayabilmis ilk düsünür ola­ rak karsimiza çikar. Bu beklenmedik "nüfuz etme" kabiliyeti, Sinasi'nin ki­ sisel bir özelligine, bir karakter yapisi­ na baglanmalidir. Fakat bu basarinin diger bir yönü, Batinin "hürriyet" kav­ ramini sekillendirmis oleinsomut bir ge­ lisme, iletisimin matbaanin icadindan sonra aldigi yeni sekildir. Matbaanin icadindan sonra, kitap, eskiden hakim olan "sahistan sahsa geçen bilgi" sü­ recinin yerine kaim oldugu oranda, "tenkid" , kurallarini otoritenin yerine "sebep vererek anlatma" kültürünü yerlestirmistir. Sinasi'nin fikirlerine baktigimiz zaman, onun "sahislara bagli" olmayi yerdigi, okur yazar kit­ lesine yönelik bu "sebepli" medeniye­ te inandigi görülür. Bu düsünce biçimi Aydinlanma devri filozoflarinin yarat­ tiklari "fikir iklimi"nin sonucu oldu­ gu kadar, bu "iklim"in kendisini ya­ ratan kitap kültürünün de sonucudur. Konu lJu sekilde ortaya kondugunda, Sinasi'nin Türkiye'de aydinlara yöne~ lik ilk kitle iletisimi araci olan Tasvir-i Efk[ir gazetesini kurmus olmasinin bir tesadüf eseri olmadigi görülür .. Aydinlanma devri düsüncelerinin ki­ sisel "hürriyet"le ilgilioldugundan süp­ he edilmez. Sinasi'nin de, "hürriyet" konusundaki düsüncelerini Fransa'da geçirdigi devrede Aydiiilanma devri ya­ yinlarindan ve kisiye özellikle önem ta­ niyan romantizm'den aldigini tahmin edebiliyoruz. Fakat bundan ötede Sina­ si'nin kavradigi, Bati medeniyetinin za­ manindaki seklinin beraberinde bir "gayrisahsi" iliskiler bütünü getirdigi idi. GelenekselOsmanli kültürü peder­ evlat, hoca-talebe, pir-mürid, padisah­ kul gibi bir kisiye baglilikta toplanan iliskiler üzerine kuruluydu. Bu tip ilis­ kiler Bati'da matbaa, kitap ve gazete­ nin yayginlik kazanmasiyla zayiflama­ ya baslamisti. Bati'da, "metin" olarak varligini sürdürebilen, fakat ayni za­ manda tahlil edilebilen, müzakere açan, gücünü bir anonim okurlar kitlesinden alan "kitap", yerlesmis tek kitap olan Incil'i de ayni esnek kaliplarin içine soktugundan, dini bile otoritesinin ispatlanmasi gereken ilkeler arasina sokmustu. Zamanla, devletin merkezi-344 DÜSÜNCE AKIMLARI 19. yy'da Düsünce Akimlari ve Osmanli Devleti lesme egilimleri karsisinda, kitabin et­ kisi, iletisim dinamiginden temel bir de­ gisiklik meydana getirdi. "Gerçek", ar­ tik bir "hoca"nin irfamndan degil, so­ yut kuramlann kendi iç yapisindan çi­ karilmaya çalisiliyordu. Otoritenin ­ "baba"nin bu çesitli görüntüleri seviyesinde- baltalanmasi, onun yerine· seçme olanaginin -yani "hürriyet"in­ getirilmesi, "kitap"in marifetidir. Si­ nasi'de hürriyetçi egilimlerin bu teme­ linin anlasildigini görüyoruz. Türkiye'­ de "hürriyet"in tarihi, bir yönden, gayrisahsi iliskilerin gelismesiyle ilinti­ lidir. Daha sonra Sinasi'nin bir izleyi­ cisi sayabilecegimiz Ebüzziya Tevfik, 19. yy ortalarindan bahsederken o za­ manki Osmanlilari "edebiyatsiz" bir millet olarak tanimlayacakti. Gerçek­ ten, "kitap" ne kadar "hürriyet" ya­ raticisi olmussa, "edebiyat"in da Os­ manli Imparatorlugu'nda milli bir "bütün" fikrini getirmis bir toplumsal öge oldugunu görüyoruz. Sinasi'nin zamaninda iletisimin bir diger mahsulü olan "kalem"lerin- -bugünkü deyisimizle "büro "larin­ devlet yapisi içinde belirmesi, Sinasi'­ nIn olusum halindeki fikrine bir sosyal destek saglamistir. Kalemlerde çalisan­ lar, yani Osmanli "bürokrat"lari, Os­ manli geleneksel yapisinda bir yama gi­ bi duruyorlardi. Ne saraya, ne medre­ seye ve ne de orduya mensup olan kim­ seler olarak kendilerine bir "kimlik" yaratabilmislerdi. Bu da, "iki cami ara­ sinda binamaz", "marjinal" insan yönlerini ortaya çikariyordu. Sinasi'nin izinden yürüyen Yeni Osmanlilar'da bu sosyal "kimlik" eksikligivurgusunu ar­ tirmis, düsüncelerine özel bir damga basmistir. Yeni Osmanlilar'in Sinasi'­ ye oranla daha israrli bir sekilde kendi kültür köklerini aramisolmalarini ve aym zamanda TanzImat "büyük"leri­ ne karsi yönelmis olmalarini bu kimlik eksikligine baglayabiliriz. Yeni Osmanlilar Hareketi 1865'e dogru sekillenen Yeni Osman­ lilar hareke~, esas itibariyle Tanzimat'- in Resid Pasa'dan sonraki uygulayici­ lari A1iveNlaa'Pa:S1itarllkarsi bir bas­ ka1dirma o1afalCl)elirmistir.Bu baskal­ dirmanin üç ayri ekseni vardir. Ali ve Fuad Pasalar, gerçekten, Tan­ zimatli_a.r~l<:~t,iI1in yürütücüleri olarak islahiiti Resid Pasa'nin baslattigi sekil­ de, kameralizmin bir uzantisi olarak uygulamislardi. Teb'aya "asiri" bir hürriyet vermek söz konusu olamazdi, zira ana hedef "devlet"i kurtarmakti. Yeni Osmanlilar bu tutuma karsi ko­ yarak "hürriyet" istiyor ve bunun ana­ yasaya dayali bir parlamento ile sagla­ nacagini düsünüyorlardi. Islahat Fermani (1856), Tanzimat'­ in uygulanmasinin önerglibir kademe­ sini olusturmustu. Bu kademede gayn­ müslim~~aya o zamana kadar özel statüleridQI;i)'lsiyla bagislanan imtiyaz­ lar, onlara Osmanli teb'asiinn tümÜnün sahip olduklaristatü taninmak sartiy­ la, ortadan kaldiriliyordu. HiristIyan unsurlar, 19. yy'm basindan beri birer "ulus haline gelme yoluna girme"ye baslamislardi. Böylece azinliklar Os-DÜSÜNCE AKIMLARI 19. yy'da Düsünce Akimlari ve Osmanli Devleti 345 YDiN DESPOTIzMI": Prusya Krali II. Frederick'in yönetimi sirasinda uygulamis oldugu iktidar yöntemlerinin bütünü merkeziyetçi bir devlet yapisinin kurulmasini ve gelismesini saglamak içindi. Aslinda bu o dönemdeki birçok A vrupa hükümdan için böyleydi. Amaç Ortaçag'in egemenligi parçalayici kurumlarinin yerine merkezden yönetilen bir aygitin birimlerini koymakt/' Fransiz Devrimi bunun gerçeklesmesini saglayan bir hareket oldu. Kameralizm de bu anlamda güçlü bir devletin siyasal teorisiydi. Iste 18. yy sonlarindan sonra Bati'ya düzenli gitmeye baslayan Osmanlil elçileri, aydinlar böyle bir sistemle . karsilasti. Karsi sayfada Fransiz Devrimi'nde Bastil"in zapti ve "aydin despotizmi"nin temsilcisi Büyük '"frederick (üstte). :.:~ \1 '(fj manli Imparotorlugu'ndanayrilmak için çaba sarfeden gruplar olduklari oranda kendilerinin Osmanli Impara­ torlugu'nu parçalayan, onu "arkadan vuracak" unsurlar olarak çalistiklari korkusu yayilmisti. Azinliklari çagdas olmaya çalisan bir devlette bu yeni hak­ larin yarattigi tepkinin ikinci bir boyu­ tu, ce'p~ii.Qerlerinin k@ruj~ine ve­ rilmis önderlik imtiyazlarini kaybetme­ lerLy.di:Bunaberizet bir tepki de, Müs­ lümanlarin dogal gördükleri "Millet-i Hakime" statüsünun ortadan kalkma­ siydi. Fakat fermanin gündeme getir­ digi üçüncü bir konu, azinliklarin ya­ bancilarla olan iliskilerinden kaynakla­ niyordu. Azinliklarin Bati iktisadi gi­ risimcileri ile olan baglari onlari yeni se­ killenmekte olan Bati'nin iktisadi emperyalizminin yardakçilari durumli­ na getirmisti. Yeni Osmanlilar'in görü- sü, Islahat Fermani'nin iktisadi emper­ yalizmi.Qt:iC1stireii-lJif ·belgeoiaugU iller­ kezindeydL Onlara gore, Ali ve:Puad Pasa1ar, Osmanli MiIslümanlarini Av­ rupa'nin bÜyük devletlerine siyasi ba­ kiii1danpeskes çekmekle kalmari:us,ma­ Ti politikaia.ri dolayisiyla Avrupa'nin esiri olmuslardi. Son olarak, Yeni Os­ manlilar Ali ve Fuad Pasalarin Avru­ pa'yi kültür konularinda taklit etmele­ rine karsiçikiyorlardi. Onlara göre Tanzimat, bir kiiltür taklitçiligi oldu­ gu için, kÜltÜr planinda kisir kalmis, MÜslÜman toplulugunu temelinden sarsmisti. Bundan dolayi, Yeni Osman­ lilar demokratik anlayislarimSeriat'ten alacaklari ilkeler üzerine kurmak iste­ mislerdir, Bu tutum, daha sonraki yil­ larda tekrar· sahneye çikacak olaribir yaklasiminilksistema.tik ifadesiydi. Ye­ ni Osmanlilar'a göre Tanzimat'in da­ yandigi birtemel felsefe, ahlaki deger­ lerin kökünü olusturacak bir zem,in yoktu. Yeni Osmanlilarlm poslugu dol­ durmak için Islam felsefesinciei:i yarilr­ lanmayiteklif ediyorlardi. Onlara gö­ re, Islam'da siyasal demokrasinin esas·­ larini bulmak da mümkündü. Gerek Bati'ya k~rsi tutumla ilgili görüslerin­ de, gerek aziDliklar ve degerler konu­ sundaki düsüncelerindefy eni Osmanli­ lar'in bir noktanin altiiii çizdikleri gö- ~ ... '·c rÜlebiliyor; Osmanlilarin bir kitle ola- rak harekete geçirilmesi zorunlugunun oitaya çiktigi anlatilmak isteniyordu. Bu açidan, Osmaillilarin Bati düsüncesi içine ye aynizamandaIslami kültüre vatandaslarin siyasi sürece bir kitle ola­ nl.k katilmalari zorunlugu yol!!yhu:e­ kildiklerini görüyorliZ-:-'- Aciina "topliim_sal" diyebilecegimiz bu zorun­ luluk, tarihimiz üstüne saltiktisadi açi­ dan yapilacak degerlendirmelerin ne kadar gÜdük kalacaginin isaretlerinden biUciiI", _~~._c _ 19. yy'da bu zorunluluklarin bir so­ nucu olarak din, Osmanli Imparator­ lugu'nda eski kisvesini kaybederek bir "ideolojik" eksen kazandi ve kitlelerin katilmasiyla ilgili yönü her zamankin­ den daha önemli olmaya basladi. Namik Kemal, Ziya Pasa, Ali Suavi gibi kimselere göre Osmanlilar, o zama­ na kadar, Tanzimat yillarinda, Avru­ pa büyük devletlerinin politikasina pa­ sif bir sekilde, "miskinlik"le karsi koy­ muslardi. Bunun üstesinden gelerek ül­ ke teb'asini ve bilhassa kendilerine iti­ mat edilebilecek olan Müslüman halki, bir direnç hareketine sokmak gereki­ yordu. Siyasal [ikirlerde bu "sefer- berlik" Istegi, çagdas milliyetçiliginyal­ niz O!imanIi Imparatorlugu'nda degil, hemen hemen gözüktügü her yerde çi­ kardigi bir davranis türüdür. Bunun se­ bebini sosyolog Ernest Gellner anlat­ mistir. Gellner'e göre, çagdas merkezi­ yetçi devletin bu merkeziyetçiligi sag­ lamaya çalismasinin yollarindan biri, mahalli kültürlerin yerine "milIi" kül­ türler gelistirme istegi olmustur. Bu da çok zaman yeni bir milIi egitim ve onunla paralel çalisan bir kültür siste­ minin ortaya çikarilmasiyla saglanma­ ya çalisilmistir. Daha sonra üzerinde duracagimiz gibi, II. Abdülhamid'in, bütün "gerici" egilimlerine ragmen, modernligi, bu "seferberlik" yönünü anlamis olmasi, ona bagislamamiz ge­ reken bir özelliktir. Yeni Osmanlilar hareketi genellikle bir bütün olarak incelen.ir. Oysa hare­ ketin içinde en asagi üç ayri eksen bul­ mak mümkündür. Sinasi'nin komp­ lekssiz Baticiligi, Namik Kemal gibi en genis oranda parlarnentolu bir idareden faydalanmak isteyenler ve parlamenter demokrasiyi bir çesit insan tabiatina ay­ kiri "oyun" olarak degerlendiren Ali Suavi gibi kisiler. Bu tutumun da za­ manimiza kadar devam ettigini söyle­ yebiliriz. Yeni Osmarililar'in "hürriyet" konu­ sundaki bu ayriliklari, "terakki" konu­ sundaki fikir birlikleri dolayisiyla çok zaman ortaya konmamistir. Zira hem Namik Kemal hem de Suavi, Osmanli Imparatorlugu'nun Bati'mn maddi gü­ cünü elde etmesi gerektigi konusunda birlesiyorlardi. Osmanlilarda iktidar, güç, "bastirma" ilkelerinin aile haya­ tindan baslayan bir zincirle devlet ida­ resine kadar uzanan halkalari her iki grubu da çok özel bir anlamda. "terakki" taraftari yapmisti. Iki grup da "terakki" yi, bir üretim •• fabrika •• iktisadi güç •• askeri güç •• Bati'yi (bütün ülkeleri) "bastirina" süreci ,ola­ rak degerlendirmislerdi. Her iki grup da, Batinin endüstri medeniyetinin "bastirici" bir güç olmasi disinda, özerk, ona hakim olunmamasi prensi­ bine dayali bir "sivil toplum"u da ya­ ratmis oldugunun nisbeten çok az far­ kindaydi. Oysa Bati, "hürriyet" kav­ raminin gelismesi, genis oranda "kamu" ile "özel"in ayrilmasi, "ka­ mu"nun yaninda insanlara hareket ser­ bestisini artiran bir "mahfuz bölge" ya­ ratmasi ve kamunun Anah'a dayandi­ rilan otoritesinin bu kökten arinmasiyla ilgiliydi.346 DÜSÜNCE AKIMLARI 19. yy 'da Düsünce Akimlan ve Osmanli Devleti M. SÜKRÜ HANiOGlU Bilim ve Osmanli Düsüncesi , Parlamenter demokrasiyi yerenler, arasinda, ideali "tatli" bir padisah olan, insanlarin esasta okumus tabaka­ larin, elitlerin idaresinde olmasi gere­ gini savunan Ali Suavi basta geliyordu. Ali SuavI'nin Yeni Osmanlilardan ay­ rildiktan sonra daha açik oIarak beli­ ren bu fikirlerinde çagdas siyaset bilim­ lerinde "dogrudan demokrasi" adini verdigimiz, daha çok idare edene dog­ rudan dogruya halkin arzularini akset­ tirmeye yönelik bir sistemin arayisi be­ lirir. Bu da, Ali Suavi'ye göre, idareci­ lerin halkin dertlerini dinlemeleriyle or- Otaya çikacakti. Bu anlayis da ülkemiz­ de modem demokrasinin degerlendiriI­ melerinden birini oIusturmaya devam etmistir. Yeni Osmanlilar dönemi, Osmanli Imparatorlugu'nda Ilginç bir fikri ge­ lisme devri olmustur. Hürriyet, Ibret gi­ bi gazeteler, okumuslar için Bati'ya ye­ ni ,bir pencere açmis, dünya politikasi­ nin izIenmesi bu tabakada yerlesmeye baslamistir. Bunlar Tanzimat' in 1840'Iardan beri kamu idaresinde ve egitimde yaptigi de'gismelere katildigi zaman, Yeni Osmanlilar'm izleyicilerin­ den Süleyman Hüsnü Pasa (ÖL.1892) gi­ bi bir kimsenin nasil o sirada yetisebil­ mis olacagi anlasiliyor. Süleyman Hüs­ nü Pasa'mn hayatini adadigi hedef, Os­ manli subayegitiminin yeniden teski­ iatlanmasiydi. BöyIece Pasa, daha son­ ra II. Abdülhamid devrinde kurulan askeri egitim sisteminin temellerini at­ ti. Süleyman Pasa, 1876'daAbdülaziz'­ in tahttan indirilmesinde Harbiye ög­ rencilerinin bu harekete katilmasini sag­ lamisti. Süleyman Hüsnü Pasa'nm Hiss-i Inkilfib'inin giris paragrafi, bir devlet memurunun devlet içinde buldu­ gu bilgisizlige isyan etmesinin güzel bir örnegini veriyor. Islamciligin Ortaya Çikisi Yeni Osmanlilar' in dagildiklari , fa· kat yayin yoluyla bir süre etkinlikleri­ ni devam ettirebildikleri 1870-76yilla­ rinda, Yeni Osmanlilar'in liberal ideo­ lojisine nisbetle çok daha sekilsiz, fa­ kat uzun vadede agirligi inkar edilme­ yecek olan bir fikir hareketi Istanbul'­ da ve genellikle Osmanli Imparatorlu­ gu'nda sekilleniyordu. Tunaya'ya gö­ re bu harekete "Islamcilik" demek ye­ rinde olur. Önderleri arasinda tarihçi ve devlet adami Cevdet Pasa'yi ve Sirva­ nizade Rüsdü Pasa'yi saymak müm­ kündür. Hareket, 1840'lardan beri genel bir "Müslümanca" tepki olarak, sekilsiz, fakat israrli bir "arka'plan" unsuru olarak ortaya çikiyordu. Hareketin "kuramci" larinin oldUgunu söylemek mümkün degildir. Ilk isaretlerinden biri Naksibendi seyhinin padisah aleyhinde bir komplo olarak hazirladigi ve öncü­ lügünü yaptigi bir karsi koyma hareke­ tidir (1859 Kuleli Vak'asi); Ali Pasa~ Osmanli imparatorlugu'nun, karsi­ lastigi güçlükler çerçevesinde Bati'ya (Avrupa'ya) yönelimi, aslinda baslan­ giçta düsünülenin çok ötesinde derin degisikliklerin ortaya çikisina neden olmustur. imparatorluk yöneticileri, bu yönelimi basit bir teknoloji ithali ola­ rak görmüslerdir. Onlara göre, sorun yalnizca Bati'nin -nasil basardigi anlasilmayan- bir teknolojik üstünlü­ ge erismis olmasindan kaynaklanmak­ taydi. O halde yapilmasi gereken de bu teknolojinin ülkeye ithalinden iba­ retti. Dogalolarak bu da ilk önce bir ki­ sim tepkilerle karsilasti. Ancak, daha sonra en muhalif çevreler bile çok açik bir nedenle bu ithalati arzular .bir tu­ tum içine girdiler. Bu açik neden de imparatorlUgun girdigi savaslardan yenik çikmasi ve toprak kaybetmesin­ den baska bir sey degildir. Osmanli yöneticileri, bu nedenle yurt disina gönderdikleri ögrencilerin tamamen teknolojik yenilikleri ögrene­ rek ülkeye dönmesini arzulamislar, hatta onlarin Bati' nin zararli gözüken kültür ve degerleriyle ilgilenmemeleri için de çareyi çesitli tecrit mekanizma­ lari yaratmakta bulmuslardir. Örnegin, Paris'e gönderilecek ögrenciler için, sehir disinda ayri bir konak tutularak, onlarin aralarinda yalnizca Arapça ve Türkçe konusmalarini temin edecek önlemler alinmistir. Ayrica, yurt disi­ na gönderilecek olan ögrenci grupla­ rinin yanina mutlaka din adamlari kad­ rolari verilmesi de onlari Bati'nin za­ rarli kabul edilen degerlerinden koru­ mak amacina dayandirilmaktadir. "Avrupa'nin Üstünlügü" Fakat, durum hiç de bu kadar basit bir sekilde çözümlenmedi. Batlile kar­ silasan aydinlar ilk planda çok degi­ sik fakat üstün bir yapi ile karsi karsi· mn 1871:de ölümünden sonra bu egili­ min devlet katlari içinde etkisigörülme­ ye baslandi. Yaklasimin sistematik ide­ olojisi son derece yavas gelismistir ve bir asir sonra bile açikliga kavustugu söylenemez. Islamcilarin fikirlerinin odak nokta­ si, Osmanlilarin Tanzimat'la birlikte kültür benliklerini kaybetmeye' basla­ diklariydi. Bunun karsisina geçmekte ya bulunduklari kanaatine vardilar. Bu sekilde bir üstün-asagi kültür ayirimi­ nin yapilmasi ve geleneksel kültürün bunun içinde ikinci role getirilmesi ise yakin tarihimizdeki toplumsal degisik­ liklerin dönüm noktasini olusturacak bir zihniyet farklilasmasini karsimiza çikarmaktadir .. Belirttigimiz gibi, ilk planda Avrupa'­ nin -zannedildiginin tam tersine- üs­ tün bir yapi oldugu farkedilip kabulle­ nilmektedir. ikinci olarak ise Osman" aydinlari bu üstünlügün arkasinda ya­ tan nedenin ne OldugU konusunda fi­ kir yürütmeye baslamislardir. Kisa sü­ re içinde bu sorunun cevabi bulun­ mustur. Bati'nin üstünlügünün tek ne· deni "ilim ve fünCin"dur. Sadik Rifat Pasa, Mustafa Sami Bey, Münif Pa­ sa gibi aydinlarin yazilarinda bu, bü­ yük bir açiklikla görülebilmektedir. Bunun siyasal düsünce eserlerine getirdigi degisiklik de oldukça çarpi­ ci olmustur. Artik, bir konuda karsila­ silan sorunu çözebilmek için klasik dö­ nem yazarlarinin yaptigi gibi birbirinin ardi sira dini kanitlari siralamak sek­ lindeki anlatimin yerini, bu konunun "ilim ve fünün" açisindan halil almis­ tir. Burada ise ilgi çekici nokta, "bi­ lim"in fazlasiyla askinci ([rancendant) bir mevkie oturtulmasidir. Osmanli ay­ dinlarinin modern bilimin üstünlügü­ ne inananlarinin hepsi, "bilim"e es­ kiden din kurumunun oynadigi rolleri atfetmeye baslamislardir. Tabii olarak bunun arkasindan gelen bir sonuç da, toplumun din ile onun rollerine geçi­ ri/mek istenen bilim arasindaki bir ça­ tisma olarak algilanmasidir. çatismaci bir toplum düsüncesinin yeniliginin yani sira önemli olan gelis­ me, bu fikrin her alana nüfuz ettirilme­ sidir. Bu bir yandan Osmanli siyasal düsüncesine din ve ahlaki tamamen devre disi birakarak olani degerlendi-DÜSÜNCE AKIMLARI 19. yy'da Düsünce Akimlari ve Osmanli Devleti 347 en uygun yol, Tanzimat'in gizli olarak inkar ettigi "Seriatin degerleri"ni tek­ rar Osmanli toplumuna getirmekti. II. Abdülhamid devrini bu gelismeler açi­ sindan degerlendirmek gerekir. . 1876'da Abdülaziz'in tahttan indiril­ mesiyle Osmanli Imparatorlugu'nda ilk defa bir anayasanin yazilmasi ve bir parlamentolu rejimin kurulmasi için ça­ lismalara baslandi. Anayasanin hazir- ren bir yaklasimin hakim olmasini sag­ larken öte yandan her konunun bilim­ sel açiklanmasi gerekliligini ortaya koymustur. Bilimin Rehberligi Yalniz burada gözden kaçinimama­ si gereken bir nokta, bu fikrin olustu­ gu dönemde karsilasilan Avrupa bili­ minin oldukça maddeci-pozitivist bir özellik tasimasidir. Dolayisiyla bundan çikan sonuç, Osmanli aydinlarinda toplumu maddi sekilde açiklama arzu­ sunun siddetlenmesidir. Her alanda beliren bu davranis, örnegin geçmisi­ mizi anlayabilmek için' 'tarihe mi yok­ sa yeni ve maddi bir bilim olan jeolo­ jiye mi basvurmaliyiz?" seklindeki bir sorunsali ortaya attiginda buna der­ hal, "gerçek ve maddi oldugu için jeolojiye" seklinde bir karsilik veril­ mektedir. Osmanli aydinlarinin halk ile arala­ rindaki iliskiyi bir çesit aydinlatan/ay- . dinlanan iliskisi olarak görmeleri de, çogu ansiklopedist nitelikteki dergiler­ de bu alanda çesitli anlatimlarin orta­ ya çikmasina yol açmistir. Dergilerin çOgunun fen ni sütunlari bulunmakta, pek çogunda ise herkese yararli ola­ bilecek kimya dersleri verilmektedir. Kisa süre sonra, Bati biliminin her alanda tek rehber olarak ele alinmasi daha önemli bir alanda da kendini göstermistir. Bu da, yönetim biçiminin de bilimsel esaslar çerçevesinde ger­ çeklestirilmesi hakkindaki düsüncedir. Çesitli yazarlar savunduklan siyasal yönetim biçimini daha bilimseloldugu gibi bir temele dayandirmaya basla­ mislardir. Mecmua-i Fünun gibi yayin organlari açikça bu alanda olmasi ge­ reken kriterleri siralamislardir. Böylece bilimin almaya basladigi anlamlar düsünce ve siyasal tarihimiz­ de önemli sonuçlari da beraberinde getirmislerdir. Bunlardan birincisi, toplumsal olay­ larin ve Siyasal yönetimin maddi teo­ riler ile açiklanmaya çalisilmasidir. Sa­ irleri, kalp hakkinda siirler yazarak larusinda "Namik Kemal versiyonu" ve "Midhat Pasa versiyonu" gibi iki ayri akim oldugu sanilmaktadir. Parlamen­ to i9 Mart .i 877' de açildi ve 13 Subat 1B78'deII. Abdülhamid tarafindan da­ gitildi. Birçok yazar bundan sonraki yillari "istibdat"sözcügü ile nitelendir­ mekle yetinmistir. Aksine, II. Abdül­ hamid devri, 1839'dan beri yapilan de­ gisikliklerin bir odak noktasinda top- Ahmed Riza Bey beynin islevlerini kalbe atfetmelerin­ den dolayi, bilimsel cinayetler isle­ mekle suçlayan yazarlarin dergilerde büyük zaferler elde etmeye basladik­ lari bir yapida zaten bunun disinda bir gelisme beklenemezdi. Biyolojik materyalizm Osmanli imparatorlugu'na böyle bir çerçeve­ den girmistir. Siyasal yönetimler ise -en baskici olanlari bile- bu konudaki düsünceleri genelolarak bilimsel fa­ aliyetler olarak kabul ettiklerinden, bu­ na dokunmamislardir. Kuskusuz, hizla girisi izlenen bu tür teorilerden ikisi gelismelere büsbütün damgasi­ ni vurmustur. Bunlardan birincisi Dar­ winizm 'dir. En büyük zaferlerini ka­ zandigi dönemde Osmanli imparator­ lugu'nda tartisilan bu düsünce, yuka­ nda belirtilen çerçevede toplumsal ha­ yati açiklamakta kullanilmistir. Bu açi- landigi bir devirdir. Çagdas Türk ede­ biyatinin temelleri o devirde atilmistir ve Jön Türkler her ne kadar Abdülha­ mid'e karsi baskaldirmislarsa da Bati hakkindaki fikirlerini Tanzimat'in de­ vami olan Osmanli toplulugunda ka­ zanmislardif. Padisah,. Süleyman Pa­ sa'nin askeri okullar konusundaki ça­ lismalarini devam ettirmis ve 1880'den itibaren bu konuda Alman askeri' mü- dan sosyal Darwinizm 'in Osmanli ay­ dinlarinin çogunda etkili oldugunu be­ lirtmekte herhangi bir yanlis payi yok­ tur. Söz konusu düsüncenin toplum­ sal yasama uygulanmasi da, aynen dogada oldugu gibi toplumsal yasam­ da da bir elemenin olacagi sonucuna varilmaslnl saglamaktaydl. Bunun, Osmanli yapisinin örgütlenmesi düsü­ nüldügürde, zaten varolan seçkinci düsünceleri ne kadar etkileyebilece­ gi açiktir. Daha sonra, Türk düsünce hayatina damgasini vuracak olan seç­ kinci düsüncenin de bir kökünü bura­ da bulabiliyoruz. ikinci olarak, bir bi­ lim dini olarak ortaya çikan pozitivizm bu alanda kendisine gerekli yeri bul­ mustur. Ahmed Riza Bey gibi bir ör­ negin ve bu görüse Osmanli toplu­ munda büyük ilgi duyulmasinin da bu açidan bir yorumunu yapabilmek mümkündür. Bir -sonraki asamada tartismanin boyutu, yeni büyüyü (bilimil bilen seç­ kinlerin niteliklerinin ne olmasi lazim geldigi alanina kaymistir. 1S90'dan iti­ baren, basta Gustave Le Bon olmak üzere, Guyo-Daubes, Letourneau, Haeckel gibi düsünürlerin gördügü il­ giyi de buna baglamamiz mümkündür. "Bilim" in aldigi yeni anlamin bir di­ ger sonucu da, toplumsal tabakalas­ manin olmadigi bir yapida siyasal mü­ cadelenin ilericilik/gericilik seklindeki bir eksen etrafinda sekillenmeye bas­ lamasi olmustu. Bu ise söz konusu degisikligin en önemli etkisidir ki, ya­ kin dönem siyasal tarihimiz incelendi­ ginde bunun ne kadar tesirli oldugu büyük bir rahatlikla görülebilir. O348 DÜSÜNCE AKIMLARI 19. yy'da Düsünce Akimlan ve Osmanli Devleti savirlerini kullanmistir. Zamaninda as­ keri rüstiyeler (ortaokullar) yatili hale getirilmis, buna askeri' idadiler (liseler) ilave edilmis, Harbokulu'nun progra­ mi gelistirilmistir. II. Abdülhamid zamaninda kurum­ lari islah politikasinin yaninda Pan is­ lamizm .adi verilen, fakat çok zaman yanlis bir sekilde degerlendirilen bir po­ litikanin gelistirildigini görüyoruz. II. Abdülhamid, kendi devrinden önce se­ killenmeye baslayan "Islamcilik" ha­ reketlerini hem iç ve hem de dis politi­ kasinda kullanmistir. Bu politikanin basindan beri bazi devletler tarafindan desteklendigini gösteren isaretler vardir. Örnegin, Orta Asya Müslümanlarinin Rusya karsisindaki durumunu devam­ li olarak inceleyen Basiret gazetesinde bu egiliminin Almanya tarafindan tes­ vik edildigini gösteren ipuçlari vardir. Darwin'in 1865'de yayimladigi The Origin of Species (Türlerin Kökeni) adindaki kitabi Bati'nin fikir tarihinde bir hadise yaratmisti. Hayat kavgasin­ da bazi türlerin digerlerini ortadan kal­ dirmis olduklari anlayisi, bu fikirleri si­ yaset sahasinda kullanmak isteyenlere yol göstermisti. Bu yeni yaklasima gö­ re, hayat mücadelesinde üstte kalmis olan irklar, medeniyeti ileri götürecek ol~i.n irklardi. Bu tip irkçi Darwinizmin uzantilardan biri, 1870'den sonra Av­ rupa'da kristwlesmeye baslayan "Pan" mi,lliyetçilikleriydi. Pan hareketlerinin SULEYMAN HUSNU PASA (1838-1892): Askeri okullarin kurulmasi ile programlarinin düzenlenmesinde büyük çaba harcayan Süleyman Pasa 1876 Osmanli-Rus Savasi'nda gösterdigi yararliliktan ötürü Sipka Kahramani diye anilmistir. Sultan Abdülaziz'in tahtan indirilip yerine V. Murad'm geçirilmesi hareketine katilan Süleyman Pasa, savastan sonra yargilanmis, rütbesi alinarak Bagdat'a sürülmüstür. Abdülaziz'in tahttan indirilisini konu edinen "Hiss-i Inkiiab"m yani sira "Mebaniü'l Insa'; "Tarih-i Alem" ve "Umdetü'l Hakayik" adli eserleri vardir. çikis noktasi, o zamana' kadar parça­ lari yeryüzüne dagilmis sayilan, Slav­ lar ve Almanlar gibi, "kalici" bir mil­ letin parçalarinin yeni bir devlet halin­ de birlestirilmesinin tabii ve karsisina geçilmez bir egilim oldugu idi. 1848'de Prag'da FrantIsek Palacky'nin baskan­ lik ettigi ilk Panslav kongresi, Avustur­ ya sinirlari içinde yasayan Slavlari bir­ lestirmeyi amaçlamist!. Rusya'nin Ki­ rim Harbi'nde (1853-56) yenilgisi, Panslavizm'in bir Rus ideali olarak ge­ lismesine yol açti. R. A. Fadeyev,bu ide­ olojiyi Slavlari Avusturya ve Osmanli idaresinden kurtarmak olarak yeniledi. 1877-78 Osmanli-Rus harbinin çikma­ sinda Panslav görüsü önemli derecede etkili olmustu. II. Abdülhamid'in Pa­ nislamizm'ini daha önce Avrupa'da be­ liren Pan ideolojilerine karsi bir tepki olarak kabul edebiliriz. Padisah, ülke­ sindeki bazi düsünürler arasinda Isla­ miyetin yeniden ragbet kazandigini za­ ten biliyordu. Yaptigi, bu egilimi kul­ lanmak oldu. Padisah, emperyalizmin güç kazan­ digi bir devirde, böyle bir savunma yolu bulmustu. Aslinda, Abdülhamid devri Panislamizmi'nin iki ekseni vardir. Bunlardan biri, Osmanli Müslüman teb' asiiii "Islam" bayragi altinda top­ lama çabasidir. Bir diger eksen, dis ül­ ke Müslümanlarinin Halifelik makami etrafinda toplanmasiydi. Bu iki yönden birincisi, bir dereceye kadar basarili 01- du: Anadolu'nun bölük pörçük, birlik duygusundan yoksun köylüsü, Abdül­ hamid devrinin sonuna dogru, Müslü­ manligin ayinci nitelikleri üzerine ku­ rulu bir bilinç baslangicina sahip ol­ mustu. Padisahin stratejisi bir taraftan Seyh Ebülhuda gibi tarikat önderlerini dini ideolojiyi yaymak için kullanma­ ya dayaniyor, bunun yaninda Gazzali gibi Sünni Müslüman akidesinin "or­ ta"sini temsil eden kimselerin eserleri­ ni tercüme ettiriyordu (örnegin Ihya-i U/umü'd-dfn tercümesi). Islam'in bu resmi kisvesinin yaninda yardim görme­ yen, fakat gene de önemli etkileri olan cereyanlar mevcuttu. Bunlarin içinde canlandirilmis bir tasavvuf akimi (Me­ lamilik), resml Islfunlik kadar etkili ola­ biliyordu. Daha sonra Ittihat ve Terak­ ki Cemiyeti'nin önemli simalari arasin­ da ad yapan Bursali Tahir Bey ve 1908'den sonra kurulan partilerden Hürriyet ve Itilaf Partisi Baskani Mi­ ralay Sadik Bey bu etkilerle yogrulmus­ lardi. Yasaklara ragmen "Milliyetçilik" adini verdigimiz i:ikiminbaslangiçlarida II. Abdülhamid devrinde ortaya çik­ mistir. Padisahin her türlü milliyetçili­ gin aleyhtari oldugu seklindeki fikir dogru degildir. Bu böyle olsaydi 1890'larda Ikdam gazetesi etrafinda toplanarak "Kültür Türkçülügü"nü ge- listiren grup olusamazdi. . II. Abdülhamid Devrinde Milliyetçilik II. Abdülhamid devri, yasaklarina ragmen, "milliyetçilik" adini verdigi­ miz akimin Türkiye'de sekillenmeye basladigi bir devirdir. Bati Avrupa'da 19. yy'in basindan itibaren gelismeye baslayan Bati milliyetçiliginin kurarn­ cilari, her "millet"in kendi "devlet"i­ ne sahip olmasi gerektigi fikriyle taraf­ tar toplamaya çalismislardi. Muhtelif etnik, dil ve din gruplarindan tesekkül ettigi için Osmanli Imparatorlugu'nun bu ideale yaklasmasi söz konusu ola­ mazdi. Namik Kemal, Osmanli Impa­ ratorlugu'nu olusturan karisimin de­ vam etmesini ve her grubun ayri bir devleti olamayacagina göre hepsinin Osmanli Devleti'ne baglanmasi fikrine dayanan "Osmanlilik" idealini ortaya atmisti. Hatta Osmanli Devleti'nin kur­ tarilmasini ve yüceltilmesini saglayacak' bir Osmanli "patriyotlugu"nu kendi­ neJehber etmisti. "Vatan", onun için Osmanli camiasiydi. Fakat Türk, Arap,DÜSÜNCE AKIMLARI 19. yy'da Düsünce Akimlari ve Osmanli Devleti 349 Arnavut, Ulah ve Rum, Müslüman, Gregoryen, Katolik ve Yahudiden te­ sekkül eden, her dil ve dialekt'in geçerli oldugu Osmanli Imparatorlugu'nda bu idealin biraz da suni oldugu zamanla ortaya çikacakti. 1877-78Osmanli-Rus Savasi'ndan sonra Rumeli'deki Osman­ li topraklarinin çok azalmasiyla ilk de­ fa olarak Arap ve Müslüman unsur es­ kisine nazaran daha çok agirlik kaza­ niyordu. Milliyet baginin yerine Müs­ lümanligin geçebilecegi fikri o zaman güç kazanmaya baslamistir. Çok "millet"li imparatorlukta "Türk", o zamanlar, pek de itibar gö­ ren bir kelime degildi. Daha çok "geri kalmis" ya da "göçebe" anlaminda kullaniliyordu. Namik Kemal, yazila­ rinda bazen "Osmanli" kelimesini, ba­ zen de onunla esanlamli olarak "Türk"Ü kullanmistir. fakat "Türk"­ lerin en eski tarihlerden beri medeniyete katkilari oldugunun ilk defa altini çi­ zen, Abdülaziz'in askeri okullar naziri Süleyman Pasa idi. Süleyman Pasa'nin askeri okullarda okutulmak için hazir- fadigi tarih türklerin Orta Asya tari­ hinden basliyordu. Gerek Namik Kemal'in gerek Süley­ man Pasa'in fikirleri, Mustafa Celaled­ din Pasa adini alan bir Polonyali mül­ tecinin !:es Turcs Anciens yet Moder­ nes adiyla Istanbul'da 1869'da bastir­ digi bir kitaba dayaniyordu. Onun da kaynagi, Irkiarin esitsizligi yazari A. de Gobineau idi. Iletisim araçlarinin gelismesi, II. Ab­ dülhamid devrinde Osmanli Imparator­ lugu'na yansimisti. Hatta daha önce, 1860'larda bile, gazete, vilayet merkez­ lerinde vatandaslar arasinda birlik kur­ mak üzere devlet tarafindan kullanil­ misti. 1860'larda Istanbul'da gazete, ar­ tik karsisina kolayca çikilamayacak bir ihtiyaç haline gelmisti. Sinasi'nin, ga­ zetesinde baslattigi açik, veciz Türkçe, gazete tiryakisi olan kisilerin sayisini ar­ tirmisti. Padisah, bir edebi "audience" in bu tabii olusumunun uzun vadede, dilin kimlik olusturucu rolünü ön pla­ na alacagini kestirememisti. Bundan dolayi, kendisini "TÜrk" saydigi hal- de, ayni zamanda imparatorlugu~kur­ tarmak için, bir zamanlar Arapçayi res­ mi dil haline getirmeyi düsündügünü bi­ liyoruz. Edebiyatin, daha genisbir oku­ muslar kitlesini etkiler duruma getiren edebi dilin bu sekilde olusmasi, bir sü­ reden beri baskentte tartisilan "Türk­ lük" konusunu tabii olarak gündeme getirdi. Bundan dolayi 1890'lardan iti­ baren bu konuda bazi gelismelerin be­ lirmesini sürpriz saymamak gerekir. Bu gelismelerden biri, 1894'te kurulan Ik­ dam gazetesinde Türk kültürüyle ilgili olarak çikmaya baslayan makalelerdi. Bu gazetede nüve halinde beliren bir grupta, bu yillarda Semseddin Sami, Veled Çelebi (Izbudak), Fuad (Kösera­ if), Bursali Tahir Bey gibi isimler gör­ meye basliyoruz. Kültür Türkçülügünü distan gelen bazi etkenler de pekistirmisti. Rusya'­ da 1870'lerde Volga Tatarlari arasinda gelisen bir hareket, Islam dininin refor­ mu ve Tatarlarin öz kültürlerinin ko­ runmasi ve anlasilmasi seklini almisti. 1883'ten itibaren Kirim'da, Bahçesa- ÇOK "MILLET"LI BIR DEVLET: Osmanli Devleti'nde milliyetçilik II. Abdalhamid döneminde biçimlenen bir akimdir. Bati'da milliyetçi kavramlann temeli her "millet"in kendi "devlet"ine sahip olmasiydi. Oysa çok degisik etnik özelliklere sahip Osmanli Devleti'nde böyle bir sey sözkonusu olamazdi. Bu açidan Namik Kemal'in "Osmanlilik" ideali gerçeklesmesi mümkün olmayan bir idealdi. II. Mesrutiyet'ten sonra. basilmis bir Anayasa kartpostali.,350 DÜSÜNCE AKIMLARI 19. yy'da Düsünce Akimlan ve Osmanli Devleti ray' da çikardigi Tercüman gazetesinde Gaspirali Ismail Bey bu egilime yeni bir boyut kazandirmist!. Gaspirali, Rusya Müslümanlarinin ve Türklerin birles­ mesi fikrini "dilde, fikirde, iste birlik" sloganiyla ilan ediyordu. Gaspirali bu ugur da Islami baglarin bir harç olarak kul1anilabilecegine kani idi. Bu fikirle­ rin Osmanli Imparatorlugu'na inÜka­ linde önemli bir sahsiyet de Hüseyin­ zade Ali Turan'dir (1864-1942). Hüse­ yinzade Ali, Baku'da dogmus ve St. Pe­ tersburg Üniversitesi'ni bitirdikten son­ ra 1890'da Istanbul'da Askerl Tibbiye'­ ye girmisti. Burada Ittihat ve Terakki Cemiyeti'nin kurulusunda önemli bir roloynadigi belirtilir. Hüseyinzade'­ nin, Jön Türk taraftari Ubeydullah Efendi'ye, Rusya'da "halka dogru" fikrini ihtilalciliklebirlestiren narodnik­ lerin fikirlerini intikal ettirdigi de ke­ sin gibi gözüküyor. Gaspirali'nin diger etkilerinden birinin müspet bilimleri egitime hakim kilma isteginde görün­ dügü söylenebilir. LES TUR (: S Jön Türkler .1890'Iardan Itibaren sekillenmeye baslayan Osmanli edebi hayatinin Jön Türk hareketiyle iliskili oldugu süphe götürmez. Abdülhamid'in "istibdat"i, ,bu konuda, bizde gösterilmek istendi­ gi kadar etkin olmamistir. Gençler, su veya bu yoldan ecnebi basinda gözü­ kenIeri okuyor, Türk gazeteleri her za­ manki gibi fikirlerini Avrupa basininin paralelinde yürütüyor ve genis bir ec­ nebi kolonisi Beyoglu'nu Frenk diya­ rinin küçük bir nümunesi haline getiri­ yordu. Bu sartlar altinda Bati'da olup bitenleri anlamak ve bilmek dogaldi. Ne var ki, bu sirada Avrupa'da da ge­ nel egilim, "hürriyet" lehinde degildi. Fransa'da 1890'larda, bilhassa, 1870'den beri, Üçüncü Cumhuriyet'te ortaya çikan skandallar birçok düsünü­ rü parlamenter demokrasiden sogut­ mustu. Ittihat ve Terakki Cemiyeti'ni kuranlarin da Avrupa' daki bu gelisme­ ler hakkinda genel bir bilgiye sahip ol­ duklarini varsayabiliriz. Ittihat ve Te­ rakki Cemiyeti'ni ortaya çikaran diger etkenler, bu genel kültürün bir ikincil sonucu olarak d,egerlendirilebilir. Bun­ lardan biri, kuskusuz, AskerI Tibbiye'­ de ve Harbiye' de okuyan gençlerin mesleklerini isbasinda olanlardan daha iyi bildikleri kanisiydl. Bunun yaninda, bir diger etken, Sarayin geleneksel Pe­ dersahi, Usta-Çirak, Pir-Mürid, Yasli­ Genç, Padisah-Kul eksenlerini bir dün­ ya görüsü olarak sürdürmesiydi. Genç doktorlar bu iliskileri "çagdisi" bulu­ yorlardr. Bu sartlar içinde Ermeni Ih­ tilal komitelerinin devleti dagitmaya ra­ mak kaldiklan seklinde bir inanç, genç­ leri harekete geçirmeye yeterli oldu. ANCIENS ET MODERNES PH Mou8tnpbii Djchdf>ddin CONSTANTINOPLE, IHPDIlIERIE DU cnCRRfltli [J'ORfF.Xr 1869 ILKÇAG'DA TÜRKLER: Polonyali bir göçmen olan Mustafa Ceialeddin Pasa 1848 Devrimi'ne katildigi için Polanya'dan kaçarak Türkiye'ye sigindi. Isiamiyet'i kabul eden Mustafa Celaleddin Pasa Osman li ordusunda yüzbasiydl. Sair Nazim Hikmet'in dedesi olan Pasa 1869'da yayimladigi "Eski ve Yeni Türkler" adli kitapta klasik Yunan ve Roma tarihçilerini kaynak göstererek Ilkçag'da birçok kavmin Türk kökenli oldugunu öne sürer. Namik Kemal ile Süleyman Pasa'yi etkileyen bu kitaptaki düsüncelerin kaynagi ise "Insan Irklarinin Esitsizfigi Ozerine Deneme" adli eserin yazan, kurami daha sonra irkçdar ve Nazi/er tarafindan kullamlan A.J. Gobineau'ya aittir. Yukarda Mustafa Celaleddin Pasa'nin kitabinin kapagi ile Kont de Gobiiieau. Ittihat ve Terakki Ittihat ve Terakki Cemiyeti, önce Ittihad-i Osmani adiyla Mayis 1889'da Askeri Tibbiye'de kuruldu. 1894'te It­ tihat ve Terakki adini almistir. O yil ce­ miyet üyelerinin bir kismi Avrupa'ya geçmeyi hizlandirmislardir. Cemiyet, 1908 devriminden bir süre sonra siyasi parti olarak hayatini sürdürmüstür. It­ tihat ve Terakki zaman zaman degisik ideolojilerle ve personelle karsimiza çik­ maktadir, fakat bütün bu ideolojilerin arkasinda Osmanli devletini kurtarma fikri yatmaktadir. 1905'e kadar cemi­ yet, kendini Namik Kemal'in "hürri­ yet" fikirlerinin varisi olarak gösterir­ ken oldukça düzensiz bir çalisma yap­ mis, Avrupa'ya kaçan idarecilerinin bir kisminin 1897 yilinda padisahla isbir­ ligini kabul etmesi örgütü çok zayiflat­ Illistir. Cemiyet, 1905'ten sonra çok da­ ha disiplinli bir sekilde çalisan ve Dr. Bahaeddin Sakir ve Dr. Nazim'in ha­ kim olduklari bir grup haline gelmistir. Cemiyetin fikri kökleri arandiginda Askeri Tibbiye'de 19. yy biyolojik ma­ teryalizminin etkisini görürüz. Askeri Tibbiye ögrencileri, kendilerine okutu-DÜSÜNCE AKIMLARI 19. yy'da Düsünce Akimlari ve Osmanli Devleti , 351 DiSTAN ETKENLER: Kültür Türkçülügünü savunan ve çesitli Türk kavimleri arasinda bir kültür birligi olusturmak amacinda olan Gaspirali Ismail Bey (1851-1914) genç yasta Bahçesaray Belediye Reisligine seçilmistir. 1883 'te yayimlamaya basladigi "Tercüman" adli gazetede "dilde, fikirde, iste birlik" sloganiyla Türk bütünlügünü saglama yolunda Isiami bir uzlasma arayan GaspiraZiIsmail Beyegitimde "Usul-i Cedid"i savunarak Bati modeli bir egitimin gelmesini istemistir. Hüseyinzade Ali Turan (1864-1942) ise Ittihat ve Terakki'nin ilk kurucularindan olup, Tiflis'te "Füyuzat" ve "Hayat" adli dergileri çikarmis, Türkçülük, Isiamcilik ve Avrupalilik arasinda bir çatisma olmadigini öne sürmastür. GaspiraZiismail Bey (karsi sayfada), gazetesi Tercüman (üstte) ve Hüseyinzade Ali Turan (sagda). lan derslerin icabi olarak, hayati, AI­ lah'in iradesinin bir ürünü olmaktan çok biyolojik ve fizyolojik süreçlerin bir sonucu olarak görüyorlardi. Bu arada, 19. yy'da tibbi tecrübi bir bilim haline getirmekte en basta gelen bilim adam­ larindan Claude Bernard'in fikirleri kendi ögrencisi ve Askeri Tibbiye ho­ casi olan Sakir Pasa yoluyla intikal et­ misti. Bu materyalist fikri temelin ce­ miyetin kurucularini etkilemis oldugu, bu yolla bir nevi "kinnat sirri"na va­ kif olabileceklerine ve bunun kendile­ rine, daha önceki kusaklarin elinde ol­ mayan bir gücü temin edecegine inan­ malari muhtemeldir. Bu açidan, ayni paralelde giderek Paris'te pozitivizmin gene kendisine tilsimli bir kalkinma anahtari temin ettigine inanan Ahmed Riza Bey'in Ittihat ve Terakki'nin ilk liderlerinden biri olmasi bir tesadüf ese­ ri sayilamaz. Zamanla bu yaklasim iki yerde engellerle karsilacak; Ittihat ve Terakki kurucularim, kendilerinden da­ ha etkin bir güç kaynagina sahip olduk­ larini düsünen Sakir-Nazim grubunun gerisinde birakacakti. Bu engellerden biri bizzat cemiyetin içinde olup dini dünya görüslerini birakmayan kimse­ ler1eisbirligi yapmanin yarattigi sorun­ lardi. Ikinci engel, daha topaç bir se­ kilde örgütlenmis olan Ermeni ihtilal komitelerinin ve diger azinlik ihtiHll gruplarinin ayirici egilimleriydi. Bu egi­ limler abartilmis olsun olmasin, kuru­ cu gruplarda bir tedirginlik yaratmis­ ti. Zamanla, bu gruplara gücünü veren tilsimin, "madde" olmayan fakat ge­ ne bilimden kaynaklanan toplum sekil­ lenmesiyle ilgili bir Ögeoldugu anlasil­ maya baslandi. Açikça görülüyor ki Batililarin basarilarinin sebebi organi­ zasyon, disiplin ve kimliklerini belirte­ cek bir ideolojik odak noktasinin var­ ligi idi. Bundan dolayidir ki, 1906'dan sonra Ittihat ve Terakki içinde sekille­ nen Sakir-Niizim grubu Türkçülüge, parti örgütlenmesine ve askeri örgütle­ re daha çok önem vermeye basladi. Ör­ gütlenme zorunlugu, gerçekten de 19. yy sonu Avrupasi'nda yavas yavas li­ beral demokrasinin yerine geçmeye bas­ layan bir ideoloji idi. Bu dogrultuda Ahmed Riza Bey "Asker"in nasil ta­ bii bir lider olma vasfina sahip bulun­ dugunu anlatan brosürler çikarirken, Bahaeddin Sakir ve Nazim Beyler çok daha siki bir parti örgütü kurmaya bas­ ladilar. 1908 basarisinin filii mimarla­ ri olan, zaten Rumeli'de gözlemledik­ leri devletin batisindan tedirgin olmus subaylarin gruba katilmalari bu sekil­ de temin edildi. Jön Türkler, II. Abdülhamid aley­ hindeki çalismalarina "hürriyet"i kur­ tarmakta olduklarini söyleyerek basla:­ mislardi. Oysa Ittihat ve Terakki'nin 1876 Anayasasi'ni yeniden yürürlüge koymanin ötesinde bir "hürriyet" ku-. rami yoktu. II. Abdülhamid aleyhinde­ ki girisimlerde bir "hürriyet" teorisine sahip olan, bii dereceye kadaI Prens Sa­ bahaddin' dir. Prens Sabahaddin, Itti­ hat ve Terakki'nin kuruculari gibi, Os­ manli Imparatorlugu'nu kurtarma nok­ tasindan hareket ediyordu; fakat ona göre imparatorlugun zaafini meydana getiren, bir tür "hürriyetsizlik"ti. Her seyin devlete bagli olarak, devletin iz­ niyle ya da devletin baskisiyla yapildi­ gi bir ülkede kisilerin kisisel yetenekle­ rini göstermesi mümkün degildi. Hat- ta, o ülkedeki çesitli birimlerin, grup­ larin da ülkeye baglanmasi mümkün degildi. Yapilmasi gereken, Türkleri memuriyet tutkusundan kurtarmak, kabiliyetlerinin gelismesini saglamak ve imparatorlugun içindeki alt-din ve kül­ tür gruplarina kendi kimliklerini gelis­ tirecek siyasi imkanlari tanimakti. Bu liberal teori bastan itibaren Sakir­ Nazim grubuna tehlikeli ve sorum­ suz gözüktü. Aslinda, o siralarda Pa­ disah aleyhinde çalisan gruplarin tümü­ nün kurami, ancak dolayisiyla bir "hürriyet" kurami, esasta ise bir "kalkinma" kurami olmustur. Ahmed Riza Bey' e göre bu kalkin­ ma insanlarin düsüncelerinin "bilimsel­ lestirilmesi"yle imkan dahiline girecek­ ti. Prens Sabahaddin'e göre bu sonuç, bürokratik idareye bir son vermekle saglanacakti. Prens Sabaliaddin 'In bir dereceye kadar "hürriyetçi" sayilabile­ cek düsünceleri disinda, Jön Türklerin fikirleri milletin "uyandirilmasi"yla il­ gilidir. Burada, Avrupa'da o siralarda ragbet bulan kitleleri "mobilize" etme zaruretini ileri süren fikirlerin yankila­ rini görmek gerekir. Cumhuriyet dev­ rindeki fikirler bu vurgU}'U devam etir­ mistir. Cumhuriyetin de ana siyasal ku­ rami devleti parçalanmaktan kurtar­ mak ve "kalkinmak" olmustur. O740 Milli Iktisat Zafer. Toprak II. Mesrutiyet yillarinda gündeme ge­ len milli iktisat bir tür neo-merkantilist iktisat politikasidIr. Kapitülasyonlarin zorunlu kildigi liberal iktisadi iliskile­ re tepkidir. Dogmakta olan milliyetçi­ likle uyumlu bir politikadir. Osmanli milli iktisadi, ya da neo­ merkantilizmi Cumhuriyet yillarinda da sürmüs, devletçilik adi altinda II. Dün­ ya Savasi ertesine degin etkin olmustur. Balkan Savaslari ertesi "millet"e dö­ nüsme özlemi organik bütünselligi ge­ rektirIr. Ziya Gökalp'in deyisiyle mil­ let "ictimai bir küll-i tam (tout comp­ let)"dir. Bundan böyle Osmanli ülkesi· yabancilara muhtaç olmaksizin kendi yagiyla kavrulacak, milli ikiisadin ilke­ lerini benimseyerek hem tarim, hem sa­ nayi ülkesi olacaktir. Gökalp' e göre Osmanli toplumunda iktisat uzun yillar."kozmopolit" bir ni­ telik tasimistir. i. Dünya Savasi yilla­ rinda bile hala okullarda resmen "la­ issezfaire, laissez passer" (birakin yap­ sinlar, birakin geçsinIer) düsturu be­ nimsenerek "Manchester Iktisadiyati" okutulmustur. "Iktisadi vicdan"in tü­ müyle "kozmopolit" oldugu telkin edilmistir. Gökalp, iktisadin "kozmopolit" ola­ mayacagini savunur. Liberal görünüm­ de "Manchester Iktisadiyati" bile, as­ linda Ingiltere'nin milli iktisadidir. Sa­ nayilesen Ingiltere diger ülkelere üstün­ lük kurmus, serbest ticarete açilmakta sakinca görmemistir. Bu gerçek; Gökalp'e göre, ilk kez Friedrich List ve John Rae tarafindan görülmüstür. Giderek birçok ulus mil­ li iktisadi benimsemistir. Türkler ise In­ giliz iktisadinin tutsagi kalarak, ahlfrk­ ta, hukukta, edebIyatta oldugu gibi ik­ tIsatta da taklitçilikten, ~~lik­ t~amamislardir".l2Y$.a.çagdas IktIsat milli iktisattir. Ayni görüsü, lttihatçilarin yari res­ mi yayin organi Iktisadiyat Mecmuasi'­ nin basyazari Tekip Alp de paylasir. O güne degin orta ve yüksekokullarda okutulan iktisat derslerinde, Adam Smith; Leroy Beaulieu, el:iarles Gide gibi iktisatÇilarin eserrennde görülen klasik-Ogretiletgti:ii3emegelmistir. List, Wagner;Scnmol1er, Philippovich gibi iktisatçilarin varligindan bile söz edil­ memis, milli iktisat görmezlikten gelin­ mistir, II. Mesrutiyet yillarinda liberal dü­ süncenin Ittihat ve Terakki'.nin beklen­ tisi dOgrultusunda sonuç vermedigi ki­ sa sürede görülmüstür, Osmanli mine­ tini olusturmayi amaçlayan Osmanli li- , beralizmi farkli sonuç dogurmus, ayri­ likçi akimlar giderek güç kazanmistir, Yani sira, liberal iktisat kapitülas­ yonlarla ayricalikli kilinan yabanci ve gayrimüslim kesimlerin isine yaramis­ tir. Müslüman tüccar ve zenaatçi gide­ rek etkinlesen rekabet ortaminda yok­ sullasmis, piyasadan çekilmek zorunda kalmistir. i. Dünya Savasi ile birlikte durum daha da vahim bir görünüm kazanmis­ tir. Dis iktisadi iliskilerin kesildigi bir ortamda Osmanli kendi olanaklariyla yetinmek zorunda kalmis, otarsik bir iktisadi yapiya dogru yönelmistir. Savas öncesi ortalama 15.000.000'u besin maddesi, 30.000.000'u sinai mal olmak üzere yilda toplam 45,000.000 Osmanli liralik ithalati gerçeklestiren Osmanli Devleti 1915'te bu miktarin yüzde 3'ünü bile yurda sokamamistir. Tüm bu kosullarin yarattigi belirsiz­ lik ortaminda milli iktisat çözüm yolu olarak görülmüstür,. Bu dogrultuda 1915 güiünde "milli iktisada dogru" düsturuyla,·milli iktisadin kuramsal ya­ yim organi Iktisadiyat Mecmuasi ya­ yimlanmaya baslamistir, Milli IktisaHa Alman Modeli Iktisadiyat Mecmuasi'mn ilk sayisin­ da yer alan "Mecmuamizin meslegi: Milli iktisada dogru" baslikli yazida, Türklerin Alman ulusunu örnek alma­ lari gerektigi kaydedilir. Almanya ya­ rim yüzyildan kisa bir sürede sanayiles­ mis, bagimsiz bir ekonomik J:apiya ka­ vusmustur. Iktisadiyat Mecmuasi'na göre, Al­ manya' da ilerlemenin, yükselmenin ve gelismenin kaynagi "milliyet" ilkesidir. Milli iktisadi Almanlar bulmus ve uy­ gulamaya sokmuslardir. Ve milli ikti­ sadin bas mimari Friedrich List'tir. Türklerin iktisat alanindan Alman­ larin kirk elli yildir geçirdikleri dene­ yimlerden ders almalari gerektigini vur­ gulayan Iktisadiyat Mecmuasi, yüksel­ rnek için "milliyet"ten baska bir! ilke­ nin düsünlliemeyecegini kaydeder. Islam Mecmuasi'nda yer alan "Mil-IKTIsADI YAPI Millf Iktisat 741 ÖVÜLEN ALMAN MODELI: Almanya'nin 1900'lerden sonra ilerlemesi, dünya pazarlarinda söz sahibi olmaya baslamasi Osmanli Devleti'nde milli iktisat kavramina kuramsal dayanak arayanlari özendirmisti. Iktisadiyat Mecmuasi 'nda bu konuda yazilar yazildi ve Almanya'nin ilerlemesindeki temel kaynagin "milliyet" ilkesinde oldugu vurgulandi. Iktisadiyat Mecmuasi'na göre kalkinmak için örnek .alinacak tek model Almanlarin "milliyet" esasina dayali kalkinma modeliydi. Bunun temsilcisi Friedrich List bu derginin yazarlarina yol gösteriyordu, 1902'lerin Berlin'i (üstte), Friedrich List (solda). li Iktisat" baslikli yazida, Friedrich List'ten "Iktisadi Bismarck" diye söz edilir. Bismarck Almanya'nin siyasal gücünü ve'büyüklügünü saglamis, List ise Almanlara iktisadi yüceligin yolu­ nu çizmistir. Tekin Alp'e göre, Türklerin siyaset alaninda Bismarck'lari, kahramanlari eksik degildir. Fakat, maalesef, milli ik­ tisatçi1ari, Friedrich List'leri hiç yoktur. Türkler bir an .önce milli bir iktisat olusturmali, milli ikÜsatçilar yetistirme­ lidir. II, Mesrutiyet döneminde Alman devlet modeli Ittihatçilann gipta ile baktiklari bir örnektir. Türklerin "Al­ man Ittihatçiligi"ndan 'ögrenecekleri çok sey vardir. Alman modeli benim­ senir. Alman örnegi izlenirse, Türkler de ulusal bir devlet kurabileceklerdir. Yeni Mecmua'da Türkçülük sorunu­ nu ele alan Ziya Gökalp, "Alman Itti­ hatçiligi' 'ndan esinlenilmesini önerir. Türklerin ancak Almanlarin izledikle­ ri yoldan giderek siyasal birlige 'vara­ bileceklerini söyler. Gökalp'e göre, Almanlar harsi' bir­ lik, iktisadi birlik: ve siyasi biruk~Qi:ye adlandirdigi üç asamadan geçmislerdir. "Milli ittihat" a kültürel birlikle baslan­ mis, Leibniz'in önderliginde "Alman­ cilik cereyani" dogmustur. Kültürel bir­ ligi iktisadi' birlik ülküsü izlemistir. Fri­ edrich List'in çabasiyla Zollverein ya da Gümrük Birligi kurulmus ve iktisadi birlik için önemli bir adim atilmistir. Son asamada, Bismarck'in gücüyle si­ yasal birlik gerçeklesmis ve böylece Al­ man Ittihatçiligi tamamlanmistir. Iste Türk Ittihatçilar da ayni yolu iz­ lemelidirler. Gökalp'e göre Türkçülü­ gün ilk asamasi olan kültürel birlik, ya da "harsi TürkçUlük" dil ve edebiyat alaninda baslatilmistir. Ahmed Vefik Pasa ve Süleyman Pasa harsi' Türkçü­ lügün ilk önderleridir. 1. Dünya Sava­ si ile ikinci asama gündeme gelmis, ik­ tisadi' birlik sorunu ya da "milli iktisat mefkuresi" ele alinmistir. Türk Yurdu dergisi 1915yilini milli iktisat açisindan bir baslangiç sayar. :'RuIJ.•. azim.ve-mefkure'.'-açisindan Ba­ ti anlaminda devlet ve ulus olma girisi­ mine bu yilda baslanmistir.742 IKTIsADI YAPI Millf.Iktisat ='*J ~~.iJL~ .• j~;.i~.);~ 4.~J\ <»jj\ JL)\ .:..:>-~ .J,;,~)~~.:ji:"",,\ :JJj ~- .. - ; A~';",-:")J(J..j,:':)\-f ;J)'.Jl. ~J)\ ~~:L.:~ ":";"..l~'\ t_f:J""" 1.0.~l: ..•• \ - ~~_~}\_~ .•• ..j,.' ( CapitulzitiOllS ) ,2.::,- .:iJ.t.'- .J1,:.J..::-\ AjJJj uiJ\.; •. ..-i. ... , ;J.i...:..,o.1 ..J,l:,. _ .1. II i· ..• (i ..\. 'I .r ·1· \ • •.••... , -...• ...:.-I--:....I"".a. ....-.....•• , 0.:i'7':'--' .1. W:~-. 4..~..)~ Gl.h._ .•••• .:i.1. .J.1.) j1:)',,; o.:i\j \i:..:i •• ~:~i 0..}f-\) 01,.-"'.\ i.J-~j~ ~-' .:ilf..\ o.d:;; ~).;\_i\J :.J,),..• \ ~i:.;.,( .•.. :..f'•.:i ~tL.j , iS}~4..~':.J ,,:,,!,I ":4.:c.l: ..•• ::..i~sJ- i .•. ,\-'•..-\ .' \ \ • 'i .( ~ ,I, i L"\ H· i" - ..•\;./CLS"-!.....IJ) c.SJJ.f"""J ..\i,i 1.5"'''---: oJ i5.:i ~-:...r-::;.o:>- J i""\--:.J,,~.:i : 1<> .•.. ;:,•••• ,.«J\:' .,...~ .1 \(0} .. 1",1".l. .• \" --' ~,J." ...;i ",', i~i-~ .0i -:Ub :JJiJ ,)t... \ }:iJ':. i \.S-~;,;'"':- };l#' -:'UJ~i..:_\ ,i"·,' :1' 'ii i ; .. I' . -'J\ i" \ ·1 .'" .i...-c ... "-_--' ull .:i)r •. ha\:-' 4..:..,... '.<>..1'>- ~~ ..a...i~ .• i.>J.i. iS))~ ,":,,\..) --- - s;:: - i" ,. -' .' . ~O,J, '_" )..&1 0..i..~ .. V/L-~ •.•..•.. 1:=:-1 ):- .•• o..l.Jy""\ ~))J\ ,>~o~..1. d.i)~':J' ,. " i l- ~ ./' •• \ i '\ \ AL /,.' .. it \ ' i. , , J..:>;-'J::.:.:"" "-:,,.J J .';> .•..•.... -'.) i"...r J~ U -'~ u;...• - .•J O.!-)..... 1.5:'" '_..\'~-')I:;- f;.? 'J'\..1.:" LS:')'::- J, s::. ~~)J~ J\C~\ l.l)0J...' i~--~'\ .i,,_~\ j)Lf­ •..i.)(i)••• \~ \~~b.:.}~t-~0\r,\ij";.J,~.\ .• -\~~:::- '-:";~ .•~..;)=:- 'iS..i);\.~·4 " I'-\J" j·l-"'" , .. \ i . I .. ;1'" \ i ~ ,,\,,'1 4._).) .••.•,~)I.i ::'y. .:\:or- .J.J.••• ~.i:) ,)""'- iS.. )):~ ,--\ ..• ~..J: c:.•.. J d.•. ..:~ \ ..,/ i ~. i \ • i' i ."1 '." i .. ;1· \" ' .J"':-':'-.'ii ... ; ••. wJ..I.,o "":'.)'\.~;\~' .Jc6) • J~.i.._!\..., i,)..I. ••. )\f ' J~..l..'l4..~ •.::t. 4.,,"; _ ,,/, - •\ i ,/-, \.1 . ". '\ i i '\ •. , \ i •. ' i ~.)';,':k--\ !.i},_:.) I"P"\\')~ --i,!?- ,)' •...... ).).,,11 " ••• ~'v" '''~'''J.Ai.> 0.. U ,J::> ,c..;' .•.. L'· .J \-.... -- ,/' , .. - •• '\ I., ~OIi •• r - I'" , • "i \ . • <.$..i ~.,_), J~.)\ ~T ,..I..-.~-:I.:: J~ \# 0;4il" \S~"':"::"" J,::-=-:", ,-X.i. .iS,).,.1 ~ ..i.J.~'': \ MILLI IKTIsAT: Almanya, Zollverein (Gümrük Birligi)'i kurmasi ülke çapinda iktisadi bir birlik olusturmasi bu modeli savunan Ittihatçtlar tarafindan çok olumlu karsilanmistir. Daha önce "harsi Türkçülük" adi altinda savunulan görüsler artik "'millf iktisat mefkuresi" adiyla yayilmaya baslandi. Türk Yurdu dergisinde 1915 yilini "millf iktisat" açisindan baslangiç sayan yazilar yayimlanir. Savunulan milli iktisada göre, uluslarin iktisadi gerçegi siyasetten uzak saf bir 'iktisat ögretisi degildir. Iktisatla siyasetayni potada eritilmelidir, Türk Yurdu 'nda Tevfik Nureddin 'in "Türk Esnafinin Hali" baslikli iktisat yazisi. Türk Yurdu dergisi, 1908-1915döne· minde Osmanli ülkesinde köklü dönü­ sümler oldugunu kaydeder. "Milli fi­ kir" her köseye nüfuz etmis, "milliyet eereyani" egemen olmustur. Osmanli liberali iktisadi ve sosyolo· jiyi, matematik, kimya gibi mutlak ya­ salari olan "gayr-i milli", soyut bilim­ ler olarak görmüs, evrenselliginibenim· semistir. Oysa her iki disiplin de somut gerçeklerden arindirilamaz: "Milli" yönleri gözardi edilemez. :tvIilli iktisada göre, her ulusun bir ik­ tisadi' gerçegi (se'nin·i iktisadiyye· rea­ lite economique) vardir. Bunlar ulusa özgü bir dizi kurumlarda belirir. Iste bu nedenle iktisadi' gerçegi klasik iktisat ögretisi isiginda bulmak olanaksizdir, Soyutkavramlarla çözüm arayan kla­ sik iktisat ülkenin somut gerçeklerine uyarlanamaz. Milli iktisadi olusturmak için ülke gerçekleri gözlenmeli, somut gelismeler izlenmelidir. Öte yandan, iktisadi' gerçek aranir­ ken salt o günün gerçekleriyle yetinme­ metidir. Ülkenin ve insan toplulugunun geçmisi, tarihi gözönünde bulundurul· . malidir. GeçmIsi anlamadan bugünü degerlendirmek olanaksizdir. Milli iktisada göre, klasik iktisat' 'ne olmasilazim geldigi"ni inceler. Oysa, "hal·i hazirda ne oldugu"nu saptama­ dan "ne olmasi lazim geldigi"ni ara­ mak abestir. Son olarak, iktisadi' gerçek aranir­ ken, salt maddi boyutla yetinilmemeli, manevi unsurlarin da etkisi degerlendi­ rilmelidir. Birey ile insanlik arasinda ulus denilen bir gerçek vardir, Bir ül­ kede ihtiyaç ve menfaat ortak bir nite­ lik tasimali, bireyortak çikar ugruna her türlü özveride bulunabilmelidir. "Vicdan ve milli suur"un olmadigi yer­ de milli iktisattan söz edilemez. Ittihatçilann ileri sürdülderi yukari­ daki görüsler kuskusuz Alman tarihçi okulundan esinlenmistir. Bireyleinsan­ lik arasinda ulus gerçegi List'in ulusal ekonomi ya da milli iktisat ögretisinin odak noktasini olusturur. Klasiklere yönelttigi elestirisinde List, onlari tarih­ ten kopuklukla, siyasal etmenleri göz­ ardi etmekle suçlar. Liberal bireyciligin topluma maddeci bir açidan bakarak ulus gerçegini görmezlikten geldigini söyler. Oysa klasik ögretinin varsaydi­ gi evrensel birlikten, sürekli baristan söz etmek güçtür, Iktisadin siyasi yö­ nü vurgulanmaksizin ulus gerçegine ulasilamaz. Siyasetten arindirilmis, saf bir iktisat ögretisi olamaz.Nitekim Ittihatçilar da List'in bu yaklasimini benimsemis, iktisatla siya­ seti ayni potada eritrneyi düslemisler­ dir. Savas kosullari Osmanli'yi bir kez daha uyarmis, siyasetle iktisadin iliski­ sini, yakinligini, bütünselligini göster­ mistir. Milli Iktisat ve iktisadi Gelisme Milli iktisat Osmanli yazinina iktisadi gelisme sorununu da getirir. Pozitiviz­ min evrimciligi dogrultusunda, Ahmed Muhiddin, List'in besli gelisme mode­ lini önerirken, Gökalp Bücher'den esin­ lenerek üç asamali gelisimi benimser. Friedrich List'in toplumlarin evri­ minde belirledigi iktisadi asamalari "vahset hali", "çobanlik", "ziraat", "ziraat-zenaat hali" ve "ziraat-zenaat­ ticaret hali" olarak Türkçe'ye çeviren Ahmed Muhiddin, bu asamalari Türk toplumunun "iktisadi bünyesi"ni, milli iktisadinin "hakim unsuru"nu sapta­ mada kullanir. Ahmed Muhiddin, gerek "Küçük Asya Türkleri"nin, gerekse "bütün Türklük"ün iktisadi tarihi bilinmedigi için "Türk iktisadinin devreleri" ve bu devrelere geçisin ne suretle ve hangi et­ kenlerin altinda gerçeklestigi hakkinda sinirh bilgi oldugunu kaydeder. Ancak, "bütün Türklük tarihi"nden bilinen kadariyla, "Türk milli iktisadi"nin en uzun süren asamasi çobanliktir. Ve bu­ nu List'in modelinde oldugu gibi tarim degil, ticaret izlemistir. Türklerde ta­ rim, göçler ertesi yerlesik düzene geçil­ diginde baslar. Orta ve Kuzey Asya'da yasayan Türklerde hakim unsur hala çobanlik­ tir. Rusya'nin Bati kesimirideki Türk­ lerde tarim-ticaret, Anadolu Türklerin­ de ise tarimdir. Türkler Anadolu'ya gelirken çoban­ ligi da beraberlerinde getirmis, yerlesik yasama ge'çtikten. sonra "topragi ekip biçmeye baslamislardir. Kuzey Volga Türkleri 20. yy'la birlikte tarim-ticaret asamasindan sanayi toplumu olma yo­ luna girmislerdir. Osmanli Türklerinin de bu asamanin esiginde olmalari ge­ rekir. Ahmed Muhiddin'e göre, II. Mesru­ tiyet'e degin Osmanli Türkleri önemsiz sayilacak "küçük ve perakende zenaat­ ler" ve milli iktisada temel olustur ama­ yacak ticaret bir yana birakilirsa "zi­ raat ha1i"ndedirler. Diger bir deyisle ta­ rim Osmanli ekonomisinin hakim un- IKTIsADI YAP! Millf Iktisat TÜRK BURJUVAZISi VE YUSUF AKÇURA: Türk Yurdu'nda yazilar yazan Yusuf Akçura özellikle Osmanli Devleti ile Polanya arasindaki benzerliklere deginerek bav görüsler ileri sürer. Akçura'ya göre, Yahudi ve Almanlardan olusan Polanya burjuvazisine karsilik Osmanli'da burjuvazi denecek unsurlar komisyonculuk, acentacilik gibi seyleri üstlenen Rum, Ermeni kökenli levantenierden meydana gelmistir. Bu nedenle Yusuf Akçura Osmanli Devleti'nde bir Türk burjuvazisinin olusmasindan yana olmustur. surudur. 20. yy' da birer ticari ve sinai merkeze dönüsen kentler, Osmanli'da hillil tarimsal yapisini koruyarak birer "büyük köy" olmaktan kurtulamamis­ lardir. Bazi Osmanli iktisatçilari, Osmanli toplumunun bu durumuna ve dünya ekonomisinin gösterdigi gelismelere ba­ karak tarimin dogal isbölümü sonucu Osmanli'ya düstügü sanisina kapilmis­ lardir. Oysa, Ahmed Muhiddin'e göre, Osmanli eskiden "zenaat"i olan bir ül­ kedir. Osmanli toplumu Bati'daki sa­ nayilesmeyle birlikte mamul maddele­ rin istilasina ugramis ve "zenaat istida­ di"m kaybedecek dereceye gelmistir. Doga ve insan faktörünün her türlü olanagi sagladigi bu topraklarda, Os­ manli'nin ekonomik gelismesini engel­ leyen "mahkilmiyet hilli"ni sürdürmesi anlasilamaz. Osmanli ülkesinin olanak­ lari her türlü üretim biçiminde en ileri asamayi saglayabilecek düzeydedir. Kuskusuz doga her ulusu ayni üre­ tim safhasinda benzer olanaklarla do­ natmamistir. Bu dagilirnda bazi ülke­ ler sanayie, digerleri tarima daha elve­ risli kosullara sahiptirler. Bu nedenle kimi ülke çabasini sanayi alaninda gös­ terirken kimisi tarima agirlik vermistir. Bu dogrultuda devletler sanayi ülkesi, tarim ülkesi diye bir ayinma ugramis- lardir . " Ahmed Muhiddin, tarim ülkesi ya da sanayi ülkesi olmanin "mahkumiyet alameti" olarak görülemeyecegini ve kesinlikle "mutlakiyet" ifade etmeye­ cegini vurgular. Nitekim, "sinai mil- 743 letler" talihin kendilerinden esirgedigi seyleri bilim ve teknigin önlemleriyle gi­ dermis ve bir "milli ziraat" yaratmis­ lardir . Osmanli da ayni yolu izleyerek sanayilesebilir, örnegin ABD gibi "zi­ rai-sinai bir millet" olabilir. Ahmed Muhiddin'e göre, dünya eko­ nomisinin gelisimi uluslararasi isbölü­ mün gündeme getirdigi uluslararasi ik­ tisadi dayamsmaya önem vermenin ne kadar sakincali ve yanlis oldUgunu or­ taya koymustur. Artik "her hususta da­ ima kendi ker.dine kifayet edecek bir halde olmak, yani kendini her hususta idare edebilecek bir milli iktisada ma­ lik olmak ... hemen her milletin iktisa­ di mefkDresi" dir. Gökalp, farkli gelisme asamalari iz­ lese de, Ahmed Muhiddin'le ayni sonu­ cu paylasii. Ittihatçi ideologa göre, Bücher'in belirledigi "aile iktisadi", "sehir iktisadi" ve "milli iktisat" asa­ malari Türkler için de geçerlidir. Gökalp, milli iktisadi iki devreye ayi­ rir. Ilk devrede "milli istihsal milli is­ tihlilke tamamiyle tekabül ederek mil­ leti iktisaden kendi kendine kifayet ede­ cek bir hale getirir." Diger bir deyisle ilk devre birikim sürecini içerir. Tüm olanaklar üretimin artirilmasi için se­ ferber edilir. Gelir dagilimina bakil­ maksizin sürekli yatirimlara girisilir. Ikinci devre ise sosyal devletin kurulus asamasidir: "Adilane" bir servet dagi­ limi gündeme gelir, tüm vatandaslar 'uy­ garligin bahsettigi olanaklardan esit oranlarda yararlanirlar.744 Etnik Sorun ve Milli Burjuvazi Milli iktisadin gündeminde etnik so­ run da yer alir. Gökalp'e göre milli ik­ tisat etnik türdeslikle gerçeklesebilir. Çagdas devlet ortak duygulara sahip et­ nik unsurlarin kendi içinde gerçekles­ tirecegi isbölümünden kaynaklanir. Degisik etnik unsurlarin ayni devlet çatisi altinda isbölümüne giderek ancak cemaatler birligini olusturabilecekleri­ ni kaydeden Gökalp, bu tür bir yapi­ nin karsilikli tufeyliligi (tufeyliyet-i mütekabile- parasitisme mutuel) dogu­ racagini belirtir. Diger bir deyisle, Müslüman-Türk unsurun asker ve me­ mur, gayrimüslim cemaatlerin zenaat­ çi ve tüccar oldugu bir toplum çagdas devlete dönüsemez. Türklerle "gayr-i Türk" unsurlar arasinda "müsterek bir vicdan" yoktur. Aralarindaki isbölümü gerçek bir isbölümü degildir. "Milli te­ sanüd"ün gerçeklesmesiiçin isbölümü­ nün ancak "müsterek vicdan"a sahip bir toplumda olusmasi gerekir. Yoksa "millet hali" yapay bir nitelik tasir, gerçek anlamiyla milli iktisada ulasila­ maz. Gökalp, milli iktisadin organik bir is­ bölümüyle gerçeklesebilecegi kanisinda­ dir. Müslüman-Türk unsur maddi ya­ samdaki her türlü ugrasi bizzat kendi­ si üstlenmelidir. Bundan böyle, asker­ lik ve memuriyetin yani sira Türk un­ sur, ticarete atilacak, sanayici olacak, isbölümünün gerektirdigiiktisadi ugras­ lara giriserek ülkede milli iktisadi ku­ racaktir. Gökalp'e göre, milli iktisadin olma­ yisi, Türklerin iktisadi siniflardan mali­ rumiyeti Osmanli ülkesini güçlü hükü­ metlerden mahrum birakmistir. Yöne­ timler iktisadi siniflara yaslandiklari oranda basarili olurlar. "Çünkü tüccar, san'atkar, isadami sirf kendi faydasi için hükümetin kuvvetliolmasini ister." Oysa "memurlar sinifinndan güç alan hükümetler daimi zayiftir. Isten el çek­ tirilmis memur isbasina geçmek için, görevdeki memur ise daha üst bir mev­ ki'e yükselmek için mevcut hükumeti düsürmeye çalisir. Yukaridaki satirlar, Durkheim'in Toplumsal Isbölümü adli yapitindaki organik dayanisma ve karsilikli tufey­ lilik kavramlarinin, Türk milliyetçiligi­ ne ve milli iktisada uyarlanmasidir. Gö­ kalp'in çözümlemesinde "iktisad" ve "içtimaiyat" bir bütün olusturur. Aslinda içtirnaiyat, ya da toplumbi- iKTisADI YAPi Mi/U Iktisat lim, II. Mesrutiyet yillarinda Osmanli düsünürünün sorunlarina çözüm geti­ ren ana bilim dalidir. Qökalp'e göre, "içtimaiyat ilmi bize tam cemiyetin mil­ letten ibaret oldugunu, milletin de ay­ ni harsa millik fertlerin mecmuu bulun­ dugunu" göstermistir. Nitekim milli ik­ tisat ögretisi de ancak toplumbilim isi­ ginda degerlendirildiginde anlam kaza­ nir. Müslüman-Türk unsurun maddi üre­ time katilmasi dönemin yazarlarinin görüs birliginde olduklari bir noktadir. Osmanli Devleti için kurtulus yolu Müslüman- Türk unsurun girisimci ol­ masi, ticaret, bankacilik, sanayi ile ug­ rasmasidir. Nitekim, Yusuf Akçura'nin da önerileri ayni dogrultudadir. Yusuf Akçura, Türk Yurdu'nda, Os­ manli Devleti ile Polonya arasindaki benzerlige dikkati çeker. Osmanli Türk­ ünün ortaçaga özgü esnafve tüccar ör­ gütü, özellikle Tanzimat ertesi Avrupa sermayesinin, Avrupa sanayiinin hü­ cum ve istilasina ugrayarak giderek çökmüs, Osmanli-Türk toplulugu, Po­ lonya'da oldugu gibi, esraf, memur ve köylüden olusan "kusurlu ve sakat bir uzviyet"e dönüsmüstür. Yahudi ve AI­ manlardan olusan Polonya burjuvazi­ sine ka;:silik Osmanli burjuvazisi de, Bati kapitalizminin komisyoncu ve acentaciligini üstlenen Yahudi, Rum, Ermeni gibi "yerli gayr-i Türkler' :le kö­ kenIeri ve uyruklari saptanamayan le­ vantenlerden olusmustur. Akçura'ya göre eger Türkler kendi içlerinden Avrupa sermayesinden de is­ tifade ederek bir "sermayedar burjuva sinifi" çikarmayacak olursa, yalniz as­ ker, memur ve köylüden güç alan Os­ manli-Türk toplulugu çagdas bir dev­ lete ilelebet dönüsemez. Osmanli Dev­ leti'ni ancak Türk burjuvazisinin dogu­ su kurtarabilir. 0>"'/ Milli Iktisat Uygulamalari i. Dünya Savasi ile birlikte kapitü­ lasyonlar tek tarafli olarak kaldirilir. Yabanci anonim ve sigorta sirketlerinin ayricaliklarina son verilir: Osmanli mevzuatina tabi olmalari istenir. Esas faaliyeti Osmanli topraklarinda olan yabanci sirketlerin Osmanli tüzel kisi­ ligini kazanmalari istenir. Osmanli va­ tandaslarinin magdur olmalarini önle­ mek amaciyla sigorta sirketlerinin temi­ nat akçesi yatirimlari öngörüiür. 1916'da ad valorem tarifeler kaldiri­ larak spesifik tarifeye geçilir. Bundan böyle Babiilli seçici gümrük politikasi izleyecek, gümrüklerini diledigince"dü­ zenleyebilecektir. Yeni gümrük tarife­ si iktisadi bagimsizlik dogrultusunda atilmis önemli bir adimdir. Yine ayni yil kurulan Ihracat Heye­ ti'yle, ihracat vesikaya baglanir; savas döneminde ülkede ihtiyaç_duyulan ba­ zi tahil ve stratejik maddelerin yurt di­ sina çikarilmasi yasaklarur.--- Subat 1917'den itibar,en kambiyo is­ lemleri Kambiyo Muamelati Merkez Komisyonu araciligiyla yürütülmeye baslanir. Spekülatif nitelikteki para transferleri önlenir. Günlük resmi kam­ biyo rayiçleri saptanarak, fiili kambi­ yo piyasasi devletçe denetlenir. Böyle­ ce Osmanli kagit lirasinin dis degeri ül­ kenin içinde bulundugu enflasyonist ge­ lismelerden korunmus olur. Osmanli li­ rasi savas yillarinda sinirli bir deger kaybina ugrar. Savasla birlikte, Babiali büyük kent­ lerin iasesini örgütlerneye girisir. Bas­ langiçta belediyelere verilen görev, bu birimlerin yetersiz kalisi sonucu ülke­ nin.en yaygin ve güçlü örgütü olan It­ tihat ve Terakki'ye devredilir. Cemiyet'in Istanbul Murahhasi Ka­ ra Kemal Bey'in gözetiminde kurulan Heyet-i Mahsusa-i Ticariye, basta Is­ tanbulolmak üzere büyük kentlerin ia­ sesini üstlenir. Ekmek, seker, gaz gibi temel tüketim maddelerinin saglanma­ sini ve dagitimini örgütler. Heyet-i Mahsusa-i Ticariye, Ittihat­ çilarin özlemini duyduklari sermaye bi­ rikimi sorununa da çözüm getirir. "Milli" anonim sirketler için gerekli fonlar bu heyetin bünyesinde olusur. Ittihat ve Terakki baslangiçta piya­ sayi tümüyle denetlemekten kaçinir. Temel tüketim maddelerini karneye baglayarak talebin giderilmesine çalisir. Ancak, karaborsa ve istifçiligin yaygin­ lasmasi ve fiyatlarin alabildigince yük­ selmesi üzerine narh uygulamasina ge­ çilir. Devletin saptadigi fiyatlarin üze­ rinde satis yapanlar Divan-i Harb-i Ör­ fi'ye verilir. Savas yillarinda Ittihat ve Terakki'­ nin iase politikasi istikrarli bir gelisim göstermez. Karneden narha kadar de­ gisik yöntemlere basvurulursa da kent halkinin beslenme sorununa kalici bir çözüm getirilemez. Etkin bir iase örgü­ tü olusturularnal. Iasecilik, Ittihat ve Terakki'nin savas döneminde zorunlu olarak uygulama­ ya soktugu "devlet iktisadiyati"nin bir parçasidir. 1914ertesi devletiktisadi ya-IKTIsADI YAPI Milli Iktisat 745 samin hemen her alaninda etkinligini artirmistir. Iktisadiyat Meclisi ve Iaçe Meclisi kurularak ülkenin iktisadi ge­ lisimi bu kuruluslar araciligiyla yönlen­ dirilmek istenir. Savasin son yilinda gündeme gelen, Kemal Bey'in basinda bulundugu Iase Nezareti ise savas dev­ letçiligini bakanlik düzeyinde örgütler. Bilbia.li398.500.000'i bulan savas gi­ derlerini, büyük ölçüde, emisyaula kar­ silamistir. Toplam 102400.000 dis kay­ nak saglanmis, istimval ve müsadere­ lerden 49 500.000 elde edilmistir. Geri kalanin 42 900.000'i normal, 203 700 OOO'i olaganüstü bütçelerden ödenmis­ tir. Savasan diger ülkelerde olaganüstü giderler, genellikle, vatandasin gelir ya da servet seklindeki satin alma gücü, vergi ya da borçlanmayla devlete akta­ rilarak karsilanmistir. Ancak, bu yön­ temler yetersiz kaldigindan, hemen he­ men her ülkede kagit para basimina gi­ dilmis ya da kagit para karsiliginda ha­ zine bonosu iskonto ettirilmistir. Babiali ise, vergi sisteminin yetersiz­ ligi ve iç borçlanma deneyiminin ve gü­ cünün olmayisi nedeniyle, ancak para arzini artirarak ve bir ölçüde dis borç­ lanmaya giderek savasi finanse etmis­ tir. Babiali,savasla birlikte~ermaye ha­ reketlerinin denetimine gerek duymus, Ticaret Odasi ve bankalarin istemi üze­ rine moratoryum ilan ederek iç ve dis borçlarin ödenmesini ertelemistir. Bu arada altin ihraci yasaklanmis, savasin son yillarinda kambiyo denetimine gi­ dilmistir. YENI DÜZENLEMELER: Kapitülasyonlarin kaldinlmasiyla birlikte yabanci sirketlerin Osmanli Devleti içinde yürürlÜkteki mevzuata uymalan istendi. Yeni gÜmrlik tarifeleri düzenlendi. Kambiyo islemleri K mbiyo Muamelati Merkez Komisyonu tarafindan yÜrÜtülmeye baslandi. Kambiyo piyasasi denetim altina alinarak Osmanli lirasi enflasyonist gelismelerden korundu. KapitÜlasyonlarin kaldmimasi nedeniyle dÜzenlenen bir gösteride konusan Hüseyin Cahid (Yalçin) (Üstte), Bahçekapi'daki Borsa Binasi (sagda).746 IKTIsADI YAPI Millf Iktisat ARTAN SA VAS GIDERLERI: Savasin getirmis oldugu olaganüstü giderlerher ülkede degisik önlemlerin alinmasina yol açti. Kagit para basimi ya da bunun karsiliginda hazine bonosu iskonto ettirmek vb. gibi. Babiali de bu giderleri büyük ölçüde emisyona giderek karsiladi. Saglanan bir miktar dis kaynagin yani sira vergi sisteminin yetersizligi, iç borçlanmada yeterince deneyimli olunmamasi son tahlilde para arzini arttirmaktan baska bir çözüm de getirmedi. Bununla birlikte yine de savas yillarinda altin ihraci yasaklandi ve kambiyoda belirli bir düzenlemeye gidildi. Resimde I. Dünya Savasi'nda Seddülbahir'de tasinan savas malzemeleri. Savas büyük ölçüde kagit para emis­ yonuyla finanse edilmis, Temmuz 1915 ile Ekim 1918arasinda 161000.000 Os­ manli lirasi basilmistir. 1916 yili baslarina degin degerini az çok koruyan kagit para, giderek altin karsisinda deger yitirmis, Kasim 1917'de 1 altin lira = 6 kagit liraya ka­ dar düsmüstür. Dört yillik savas döneminde para arzi hemen hemen dört kat artmis, mal ve hizmet arzindaki düsüs karsisinda enf­ lasyonist tirmanis kaçinilmaz olmustur. Bu arada psikolojik ve spekülatif et­ menler fiyat artislarini sürekli körük­ lemis, enflasyonist yükselisin sürecegi, ellerindeki para stokunun gittikçe de­ ger yitirecegi kaygisiyla tüccar parasi­ ni süratle mala çevirmistir. Böyl~cepa­ ranin tedavül sürati yapayolarak arti­ rilarak "zincirleme muamelat" denilen islem türü dogmus, savas boyunca enf­ lasyon korkusuyla enflasyon körüklen­ mistir. Öte yandan spekülatif kazançlar özendirici boyutlara ulasmis, ticaretle iliskisi olsun olmasin sagdan soldan üç, bes kurusu denklestiren parasini mala yatirmistir. Tüm bu gelismeler sonucu piyasa islerligini yitirmis, istifçilik, ka­ raborsacilik yayginlasmis, mal darligi daha da belirginlesmistir. Savasin finansmani ister emisyon, is­ ter vergi ya da borçlanmayla gerçekles­ sin, son kertede halkin sirtina yüklen­ mistir. Ancak, diger ülkelerde savas ka­ zançlari olaganüstü vergilerle. devlete yansitilirken, para basmak gibi kolay, ancak sakincali bir finansman yolunu izleyen Babiaii, enflasyonun neden ol­ dugu gelir bölüsüm ünde ki çarpiklikla­ ra seyirci kalmistir. Milli Iktisat ve Ahlak Sorunu Liberal iktisadi yadsiyan milli iktisat, i. Dünya Savasi yillarinda devleti ikti­ sadi yasama sokmus, Babiali güdüm­ leyici, karisici, devletçi bir iktisat poli­ tikasi benimsenmistir. Birçok ülkede savasin dogurdugu çarpikliklar, hükümetleri olaganüstü önlemlere basvurmaya sevketmistir. Pi­ yasanin islerligini yitirdigi bir ortamda devlet bizzat iktisat politikasini güdüm­ lemistir. Savasin spekülatif ortami kisisel çi­ karla toplumsal çikarin bagdastirilama­ yacagini açik seçik ortaya koymustur. Pazar mekanizmasinin alt üst olusu, is­ tifçilige, karaborsaciliga, spekülatif gi­ risimlere prim tanimis, devlet ister is­ temez kamu çikari adina iktisat politi­ kasinin belirlenisinde etkin olmustur. Öte yandan güçlenen milliyetçilik akimi, genel çikarin kisisel çikara üs­ tün geleceginitelkin etmis, güçlü bir ah­ lak anlayisi olmaksizin karsilasilan eko­ nomik ve toplumsal sorunlarin üstesin­ den gelinemeyecegini öne sürmüstür. i. Dünya Savasi yillannda Osmanli toplumu her seyden önce bir ahlak so­ runuyla karsi karsiyadir. Yusuf Akçu­ ra'nin deyisiyle, "her yerde ve her za­ man oldugu gibi, Türk kapitalizmasi dahi, ilk devresinde kfu ve zevkten gayri esas ve gaye gözetmemeye tema­ yül ediyor" dur. Ittihatçi çevrelere göre tüccarin asi­ ri fiyatla mal satisi, memurun yasa di­ si yollarla ticarete atilisi hep ahlak buh­ ranindan kaynaklanmaktadir. Bu tür çarpikliklari yasa, tüzük gibi mevzuat­ la önlemek olanaksizdir. Iktisadi kar­ gasa belirli bir "teskilat"la, güçlü bir "inzibat"la önlenebilir. Osmanli "içtimaiyatçi"larina göre "teskilat"in kurulmasi, "inzibat"in et­ kinligi, ulusu olusturan "içtimai vic­ dan"in gücüne baglidir. Iktisadi buh­ rana çözüm getirecek unsur, bireyin vicdani ve bu vicdani denetimi, nüfu­ zu altinda bulunduracak, en ufak bir sapmaya siddetle karsi koyacak olan ulusun vicdanidir. Osmanli toplumun­ da güçlü bir ahlak anlayisi bulunmadi-SA VAS ZENGINLERI: Savas sirasinda spekülatif kazançlar saglayan istifçilik, karaborsacilik gibi alanlarda faaliyet gösteren bir zümre olustu. Osmanli "içtimaiyatçi "Iarina göre bunun nedeni toplumda henüz olusmamis olan "içtimai vicdan "di. "Inzibatf tedbirler"den ziyade bu yana agirlik verildigi takdirde namuslu ticaret erbabi yetisebilirdi .. gi için, ti.carette spekülatif girisimler ve istifçilik ragbet görmii,5tür. Savasin ne­ den oldugu "artik deger"ler, yada o günküdeyisle "fazla-i temettü"ler, ulus yerine bireyin çikarina hizmet etmistir. Ahlak yetersizligi toplumsal dengeyi bozmus, ulusal sanayi ve ticaretin geli­ simindeki kullanilacak "artik" sefahate harcanmistir. Böylece, Osmanli toplu­ munun içinde bulundugu aWak buhrani "harb zenginleri" denilen yeni bir si­ nifin dogusuna neden olmustur. Milli iktisat, ülke iktisadina çekidü­ zen verilebilmesi için genel ahlak soru­ nuna en kisa sürede çözüm getirilmesi­ ni önerir. Milli iktisat ancak ahlak so­ rununun çözüm buldugu bir ortamda yeserebilir. Ancak,genel ahlak siki si­ kiya mesleki'ahlaka bagimlidir. Osman­ li toplumunda mesleki' zümreler, diger bir deyisle korporasyonlar ya da esnaf örgütleri yeterince gelismedigi için mes­ leki ahlak olusmamistir. Ülkede ahla­ kin yükseltilmesi için önce korporas­ yonlarin, "meslek siniflari"nin gelisti­ rilmesi gerekir. Nitekim, Gökalp'e göre, iktisadi' ya­ samin en son asamasi milli iktisadi, ulu­ sal düzeyde örgütlenmis, esnaf korpo­ rasyonlari yönlendirecektir. Milli ikti­ sat, cemaat ve sehir iktisatiarini bütün­ leyecek, esnaf korporasyonlarini kent dÜzeyinden ulus düzeyine çik8;rgcaktir. Solidarist Dogrultu Savasin neden oldugu iktisadi çökün­ tü, milli iktisadi solidarist dogrultuda gelistirmis, Ittihatçilarin bas edemedik­ leri enflasyonist gelisme ve toplumsal kargasa ahlaki nedenlere baglanarak, bunalimin iktisadi olmaktan çok sosyo­ lojik kaynakli oldugu ileri sürülmüstür. Bu arada yeni bir toplumsal düzenin olusturulmasi önerilmis, mesleki örgüt­ lerin egemenligine dayali "halkçilik"ta karar kilinmistir. II. Mesrutiyet halkçiligina göre sinifli toplumlari "meslek devri" iizleyecektir. "Sinif devri" , siyasal halkçiligin, diger bir deyisle siyasal demokrasinin etkin oldugu bir dönemdir. "Meslek devri" ise siyasal halkçiligin yok edemedigi "iktisadi' tabakalari" ortadan kaldir­ mayi amaçlar. Sinif adi verilen tabaka­ lar "meslek devri" ile son bulacaktir. "Meslek devri"nde toplumsal halk­ çilik egemen olacak, toplumda "semiy­ ye, kast, tarik, ocak, simif diye birta­ kim inhisarci yahut imtiyazli zümre ve tabakalar" bulunmayacaktir. IKTISAD! YAPI Millf Iktisat Diger bir deyisle, savasirr son yilla­ rinda gündeme gelen halkçilik, toplu­ mun bireylerini', bir digerine ibaglayan meslek zümrelerinin sinif ayiriminin ye­ rine geçmesini öngörür, toplumu bir or­ ganizmaya benzeterek, meslek zümre­ lerini bu organizmanin hayat! islevler üstlenmis organlari olarak algilar. D KAYNAKÇA D Ahmed Emin, Turkey in the World War, New Haven, 1930 O AHMAD Feroz, "Vanguard of a Nascent Bo­ urgeoisle: The Social and Economic Policy of the Young Turks 1908-1918", Türkiye'nin Sos­ yal ve Ekonomik Tarihi 1071-1920,ed: Osman Okyar ve Halil Inalcik, Ankara, 1980 747 o ELDEM Vedat, "Cihan Harbi'nin ve Istiklal Savasi'nin Ekonomik Sorunlari", Türkiye ik­ tisat Tarihi Semineri, der: Osman Okyar, An­ kara, 1975 D TOPRAK Zafer, "Cihan Harbi Yillarinda It­ tihat ve Terakki'nin Iase Politikasi", Bogaziçi Universitesi Dergisi (Beseri Bilimler), cilt 6, 1978 D TOPRAK Zafer, "Osmanli Devleti'nin Birin­ ci Dünya Savasi Finansmani ve Para Politika­ si", ODTU Gelisme Dergisi (Türkiye Iktisat Tarihi Üzerine Arastirmalar II), 1979-1980 Özel Sayi D TOPRAK Zafer, Türkiye'de "Milif iktisat" (1908-1918), Ankara, 19821137 Mjlli Miicadele'de Kongreler Bülent Tanör. Latincedeki congressus (toplanti) ke­ limesinden gelip bugün yasayan, Bati dillerine giren "kongre" sözcügünün genel anlami sudur: Bilgi ve düsünce alisverisinde bulunmak, gerekiyorsa belli konularda kararlar almak üzere bir araya gelen insanlar toplulugu. Bu sözcük zaman içersinde çesitli özel an­ lamlar da kazanmistir. Diplomasi tari­ hinde bu kelime, uluslararasi sorunla­ n ve uyusmazliklari görüsmek üzere bir araya gelen çesitli devlet temsilcilerin­ den olusan toplanti ya da toplulugu ifa­ de eder. ABD' de, "kongre" denince, Temsilciler Meclisi ve Senato'dan olu­ san yasama organi anlasilu. Besinci Cumhuriyet Fransasi'nda da, Anayasa degisikligi getiren bir yasayi görüsmek üzere birlesik toplantiya çagrilan her iki yasama meclisi (Ulusal Meclis ve Sena­ to) bu ortak adla anilir (1958 Anaya­ sasi, md.89/3). Siyasal partilerin, sen­ dikalarin, derneklerin, kisacasi tüzel ki­ silerin ulusal ya da uluslararasi düzey­ deki en yetkili organlari olan "genel ku­ ruI"larina da, pek çok dilde "kongre" denmektedir. Türkiye'de bu yabanci kaynakli söz­ cük, resmi ve günlük dilde, daha çok iki anlamda, tÜzelkisileringenel kurul­ larim ya da belli bir konuyu görüsmek için bir araya gelmis insan toplulugu­ nu ifade etmek için kullanilmaktadir. "Türk Kurtulus Savasi'nda Kongreler" deyiminin ise daha özel bir anlami var­ dir. Bununla kastedilen, o dönemde va­ rolan her çesitten tüzel kisi ya da örgü­ tün klasik genel kurul toplantilari ya da herhangi bir konuyu görüsmek üzere bir araya gelen insanlarin olusturduk­ lari topluluklar degildir. Türk Kurtu­ lus Savasi literatüründe bu deyim, her seyden önce, Ülkenin içinde bulundu­ gu kosullari tartismak ve kararlar al­ mak üzere olusan, dolayisiyla genis an­ lamda siyasal nitelikli özel toplulukla­ n ifade eder. Gerçi, hemen hemen bü­ tün bu tür toplantilarda' 'siyasetle ug­ rasilmadigi"nin belirtilmesine özen gös­ terilmis, "siyaset yapilmayacagi"na da­ ir yeminler edilmis, kurulan dernekle­ rin tüzük ve programlarina da bu tür­ den yasaklayici hükümler konmussa :la, burada' 'siyaset" deyimiyle kaste­ dilen dar anlamiyla siyasal ve partisel faaliyetler, özelolarak da "ittihatçi­ lik" tir . "Türk Kurtulus Savasi'nda Kongre­ ler" deyiminin, bu çerçeveyi daha da daraltan bir baska özelligidaha vardir. Bununla, ülkenin içindebulundugu du­ rumu tartismak ve birtakim kararlar alip bunlari uyguiatmak üzere olusan (kisacasi "siyasal" amaçli)bütün kong­ reler degil,' bunlardan sadece ulusal kurtulus ve bagimsizlik amacina yönel­ mis olanlar anlasilir. Bir baska deyis­ le, bu baslik altinda ele alinmasi gere­ kenler, ulusal kurtulus amaci ve hare­ ketiyle siyasal, ideolojik ve çok kez de organik bag içinde bulunan kongreler­ dir . Bu nedenledir ki, Ingiliz Muhiple­ ri (Dostlari) Cemiyeti, Kürdistan Teali Cemiyeti, Sark-i Karib Çerkesleri Te­ ntin-i Hukuk Cemiyetigibi, amaç ve fa­ aliyetleri bakimindan siyasal karakter­ de olmakla beraber, yukarda çizilen çerçevenin disinda kalan siyasal-der­ neksel grup ve hareketlerin yapmis ol­ duklari kongreler ya da düzenledikleri toplantiiar, "Türk Kurtulus Savasi'nda Kongreler" kavraminin kapsami disin­ da kalirlar. Bu kavramin içinde yer alan kong­ reler çesitli biçimlerde olusmuslardir. Mevcut derneklerin üst karar organla­ ri olan genel kurullarinin toplantilari­ na "kongre" denmis oldugu gibi, der­ nek üyesi olmayanlarin da katildigi "genisletilmis genelkurul toplantilari", birden fazla dernegin temsilcilerinin ka­ tildigi topluluklar da bu adla anilmis­ lardiL Süre olarak "Kongreler Dönemi", Mündros J'vlütarekesi'nin imzalanma­ siyla (30 Ekim 1918),1.Türkiye Büyük MilletMeclisi'nin toplanmasi (23 Nisan 1920) arasinda kalan zaman dilimini kapsar. Bu döneme, özellikle Eylül 1919'a kadar, bu kongrelerin damgasi vurulmus gibidir. Sivas Kongresi'nin dagilmasina kadar Trakya ve Anadolu gerçek birikongreler,dönemiyasamis ve "kongre iktidarlari" adi verilebilecek bir yÖnetim biçimine ve yeni tipte bir iktidar olgusu'na sahne olmustur. Genel Görünüm Mondros Mütarekesi'nden sonra, ül­ kenin çesitli yerlerinde, o yer ya da yö­ re ha.lkinin güvenliginive haklarini ko­ rumak amaciyla pek çok örgüt ve der-1138 MÜTAREKE VE MILLI MÜCADELE Milli Mücadele'de Kongreler MILLI MÜCADELE BASLARKEN: Mondros Mütarekesi'nden sonra imparatorlugun çesitli yörelerinde, sehirlerde mütarekenin dayattigi kosullardan korunmak, isgale karsi mücadele etmek amaciyla birçok yerel dernek, örgüt vb. kuruldu. Bunlarla birlikte olusan ve kapsadiklari yöreye göre daha büyük bir nüfus kitlesini temsil eden bölgesel ve ulusal kongreler Milli Mücadele'de belirleyici bir temel sagladi. Gerçekte kongreler, asagidan yukariya, küçük birimlerden büyüklere, yerellikten ülke çapinda bir örgütlenmeye varan bir zincir olusturmuslardi. 1zmir Müdafaa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti'nin ilk kongresine katilanlar. nek kuruldu. Buna yol açan baslica ne· denler, mütareke kosullarinin agirligi, isgal tehdidi ya da isgallerin fiilen bas­ lamasi, bütün bunlara karsilik Osmanli Sarayi ve hükümetinin tam bir hareket­ sizlik ve hatta umursamazlik içinde bu­ lunmasiydi. Bu cemiyetler, Redd-i Is­ gal, Redd-i Ilhak, Muhafaza-i Hukuk Istihlas-i Vatan, Müdafaa-i Hukuk gi­ bi adlar tasiyorIardi. Zaman içersinde bunlardan en yaygin ve popüler hale ge­ leni "Müdafaa-i Hukuk" adi olmustur. Kurtulus Savasi'nda kongreler, da­ yandiklari ve temsil ettikleri nüfus kit­ lesinin hacmi, örgütlendikleri cografi­ mülki alanin boyutlari ve ifade ettikle­ ri siyasal agirlik bakimindan kabaca dört ana kademede ele alinabilirler. Birinci kademe, yerel örgütlenme ve kongrelerdir. Milli mücadelenin önko­ sullarinin olustugu bu hazirlik dönemi­ nin ilk baslarinda en çok görülen örgüt­ lenme ve faaliyet modeli budur. Bura­ da "yerel" sifatindan anlasilmasi gere­ ken, bir-iki kente kasabaya ya da bu-' günkü kapsamiyla bir Il'e (o zaman için genellikle "Sancak") dayali örgütlen­ melerdir. Izmir, Balikesir, Nazilli vb.' deki yerel dernekler bunlara en iyi örnektir. Bunlarin yaptiklari kongreler de, yerel karakterdedir. Ikinci kategori, yöresel örgütlenme ya da kongrelerdir. Bununla anlatilmak istenen, yukarda çizilenden daha genis bir nüfus kitlesini ve cografi alani içi­ ne alan, o zamanki mülki bölünmeye göre de daha çok "vilayet" adini tasi­ yan birimlere yayilan örgütlenmelerdir. Örnegin, o zamanki Trabzon Vilayeti bütün Dogu Karadeniz yöresini kapsi­ yor, dolayisiyla bu Vilayed ya da onun adini esas alan bir örgütlenme ya da kongre faaliyeti de bütün Dogu Kara­ deniz yöresini temsil ediyordu. Ayni sey, ilerde görülecegi gibi, kuzeybati Anadolu yöresini ya da güneybati Ana­ dolu yöresini kapsayan ya da kapsadi­ gi ilere sürülen örgütler ve kongreler için de geçerlidir. Üçüncü kategori olan bölgeselbirles­ me ya da kongrelerden, Trakya, Bati Anadölu, Dogu Anadolu vb. gibi, ulus­ alti en büyük cografi birimleri kucak­ layan hareketleri anlamak gerekir. Bu­ nun en tipik örnegi Erzurum Kongre­ si' dir. Ilerde deginilecek olan büyük Edirne ve Alasehir kongreleri de, bir öl­ çüde bu nitelige sahiptirler .. Dördüncü kademe, ulusal örgütlen­ me ya da ulusal kongredir. Buhun tek örnegi Sivas Kongresi'dir. Mustafa Ke­ mal, Sivas Kongresi'nden sonra bir ara tasarladigi, fakat yapilmasina gerek kalmayan "Büyük Anadolu Kongresi" de yapilsaydi, herhalde bu nitelikte bir kongre olacakti. Bu gruplandirma, ülkedeki bütün kurtulusçu örgütlenmelerin ve kongre­ !esrnelerin tek bir model-çizgi içinde ilerledigi, önce mutlaka yerel oldukla­ ri, sonra da sirasiyla yöresel ve bilge­ sellik asamalarmdan geçerek ulusal dü­ zeyde bulustuklari anlamina gelmez. Kongreler semasinin, böylesine meka­ nik ve geometrik bir piramidi yoktur. Bazi örgütlenme ve kongreler daha bas- tan, yerel degil yöresel ~e hatta bölge­ sel kapsamli olmuslardir \(Trakya kong­ releri gibi). Bazen de, bir bölgede ya­ pilan genis kapsamli bir bölgesel kong­ reden sonra, ayni bölgede, bir de yöre­ sel kongrenin, yani daha dar kapsamli bir kongrenin yapildigi görülmektedir. (Alas~ir Kongresi'nden sonraki Ikin­ ci Balikesir Kongresi). Ancak yine de, kongreler döneminin örgütlenmesinde belli bir sema ve dogrultu vardir. Bu da, yerellikten ulusalliga dogru bir sarmal biçiminde uzanmaktadir. Buradabütün kongreler degil, tem­ sili gücü yüksek olanlarla, kendilerin­ den sonraki gelismelerihazirlama ya da açiklama bakimindan en anlamli görü­ nenler gözönünde bulundurulacak, do­ layisiyla bir ayiklama ve seçme yapila­ caktir. Bati Anadolu'da Bati Anadolu, ilk baslardayerel, hat­ ta adeta kentsel nitelikte örgütlenmelere sahne olmustur. Izmir Müdafaa-i Hu­ kuk-i Osmaniye Cemiyeti (Izmir, 14 Aralik 1918), Istihlas-i Vatan Cemiye­ ti (Manisa, Kasim 1918), Redd-i Ilhak Heyet-i Milliyesi (Izmir, Aralik 1919), kuzeybati Ege'deki Redd-i Ilhak cemi­ yetieri gibi. .. Bunlar içinde en çok dik­ kati çeken, Izmir Müdafaa-i Hukuk-i Osmaniye Cemiyeti'dir. Bu cemiyet, 2-19 Mart 1919 tarihleri arasmda Iz­ mir' de "Müdafaa-i Hukuk Kongresi"­ ni toplamistir. Kongrede, ülkeye yöne-· lecek saldirilara silalila karsi koyma ka-MÜTAREKE VE ~\tltLU MÜCADELE lviim MÜcadele'de Kongreler ii39 BA Tl ANADOLU'DA ÖRGÜTLENME: Erzurum Kongresi'nden sonra Sivas'ta da bir kongre toplanmasinzn kararlastmldigi bir sirada kuzeybati Anadolu 'da yöresel birligi saglayan Balzkesir Milli Kongresi toplandi. Hacim Muhittin Bey'in (Çankiz) baskanlzgllJda biraraya gelen delegeler, yöresel çapta bir birlesmeyi gerçeklestirdiler. Ardzndan toplanan Alasehir Kongresi ise bölgesel birligi saglama yolunda bir adim oldu. 16-22 EylÜl 1919 tarihlerinde toplanan 2. Balikesir Kongresi'nde ise Alasehir'de alinan kararlar onaylandi. Birçok olumsuzluga ragmen Alasehir'de atllan adiin Bati Anadolu'da milli mÜcadeleden yana güçlerin birl!!smesini sag/adi. Hacim Muhittin Bey (solda) ve Alasehir KongresI wbitlanndan bir sayfa (sagda). rari alinmis, Anadoru'daki bÜtÜn be­ lediye baskanlariyla mÜftüler, yeni olusturulan merkez heyetiyle bölgeler arasinda doga! köprü sayilmislardir. GörÜlÜyor ki kongre, yapisi ve tabani itibariyle yerelolmakla beraber, yöne­ limi itibariyle ulusallik aramsi içinde­ dir. Cemiyet, Alasehir Kongresi'yle an­ lasarak (Agustos 1919) kendini Istan­ bul'a nakletmistir. Buramn isgalinden sonra ise, cemiyet üyelerinden bir bö­ lümÜ Denizli bölgesinde faaliyet göster­ mislerdir. Bati Anadolu' da, bu ilk baslarda gö­ rülen yerel örgütlenme ve faaliyetler da­ ha sonra birlestirilmistir. Bu, birincisi yöresel, ikincisi bölgeselolmak Üzere, iki asamada olmustur. Birinci asama­ da, kuzeybati Anadolu ve güneybati Anadolu yörelerinde ayn ayn yöresel birlesmeler görülür. Daha sonra ise, Alasehir Kongresi'yle bu iki yöresel bir­ ligin bütün Bati Anadolu'nun bölgesel birligine dogru yükseldigini gösteren önemli adim atilmistir. KuzeybatiAnadolu'da yöresel birli­ gi saglayan "Balikesir Milli Kongresi" olmustur. Erzurum Kongresi'nin top­ lanmis ve Sivas'ta da bir kongre için çoktan karar alinmis oldugu bir tarih­ te, 26-30 Temmuz 1919 tarihleri arasin­ da Balikesir' de Hacim Muhittin Bey'­ in (Çarikli) baskanliginda faaliyette bu­ lunan kongre (Balikesir Hareket-i Mil­ liye Redd-i Ilhak Kongresi), yerel nite­ likli bütün Hareket-i Milliye Redd-i Il­ hak heyetleriIii, kendi kurdugu bir he­ yet-i merkeziyeye baglamis oldugu için, kuzeybati Anadolu'dayöresel çapta bir birlesmeyi saglamistir. Birinci Balike­ sir Kongresi adiyla bilinen bu kongre­ nin toplanmasinda Ali Fuat ve Kazim pasalar gibi kolordu komutanlanmn da destegi önemli roloynamistir. Kongre seferberlik karari almis, herkes için va­ tan hizmeti yükümlülügü getirmis, Si­ vas Kongresi'ne ise delege göndermek­ ten kaçinmistir . Güneybati Anadolu'da yerellikten yöresellige geçisi saglayan adim Nazil­ li Kongresi'yle atilmistir (6-9 Agustos 1919). Aydin ve Denizli'de Izmir'in is­ galinden sonra kurulan Heyet-i Milli­ ye adli yerel kuruluslari birlestiren bu kongre, bugünkÜ Mugla, Burdur, Is­ parta ve Antalya illerindeki bütün faa­ liyet ve örgütlenmeleri kendine ve Na­ zilli Heyet-i Milliye Teskilati'na bagla­ mis oluyordu. Kuzeybati Anadolu'yla güneybati Anadolu'daki bu iki ayri, yöresel faa- liyeti bÜtÜnlestiren adim Alasehir Hare­ ket-i Milliye ve Redd-i I1hak BüyÜk Kongresi'yle atilmistir. 16-25 Agustos 1919 tarihleri arasinda toplanan ve ge­ nis bir katilima sahne olan bu kongre, o zamanki Aydin Vilayeti'nden Bandir­ ma'ya kadar Ege ve iç Ege'deki bütün cografi ve mülki birimleri temsil etmis ve kendine baglamistir. Bu niteligiyle kongre, yöresel kongre tarzi birlesme­ lerden bölgesel birlige geçisin tipik bir örnegidir. Bu açidan Alasehir Kongre­ si, Dogu Anadolu bölgesinde ayni isle­ vi gören Erzurum Kongresi'ne benze­ tilebilir. Su farkla ki, Alasehir Kong­ resi, gerek bölgesel birlesme konusun­ da aldigi kararlar ve getirdigi örgütsel yapi, gerekse daha üst düzeye tirmani­ S! yeni ulusal birligi ve örgütlenmeyi amaçlama noktasindan,· Erzurum Kongresi'ne oranla çok daha zayiftir. Bunda sÜphesiz ki, Alasehir Kongresi'­ nin düsman isgaline çok yakin olan bir bölgenin kongresi olmus olmasi kadar. ulusal önderlL1cekibinin yol göstericili­ ginden yoksun bulunmasinin da payi vardir. Örnegin Alasehir Kongresi, Er­ zurum Kongresi'nde kurulan Sarki Anadolu Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'- ne benzer bir dernegi Bati Amidölu'da kuramamis, onun Heyet-i Temsiliyesi'­ ne benzer bir karar ve yürütme organi yaratamamistir. Hatta, bütÜn Anado­ lu'nun birligini ifade eden ve kuzeyba­ ti Anadolu örgütÜnÜn de katildigi Ala­ sehir Kongresi'nin kararlari, kuzeyba~ tida kendiliklerinden uygulanabilir ni­ telikte görülmemis, bunlarin burada da hüküm ifade edebilmeleri için, adeta bir kez de yöresel bir kongrenin (Ikinci Ba­ likesir Kongresi, 16-22 Eylül 1919) ona­ yindan geçirilmesi gerekli görülmüstür. Bu da gösterir ki, Alasehir Kongresi ve onun kurdugu kurumsal-örgütsel yapi­ nin bÜtün Bati Anadolu'ya tam haki­ miyetinden söz edebilmek zordur. Ayrica, gerek Alasehir Kongresi'nde gerekse Bati Anadolu'daki hareketler­ de, bir üst düzeydeki (ulusal) birlige ve örgütlenmeye yönelik çabalar da nisbe­ ten zayif kalmistir. Alasehir Kongresi, Sivas'a delege gönderilmesini kabul et­ memis. Sivas'ta Bati illeri düsük düzey­ de temsil edilmistir. Sivas'taulusal bir kongreiiin toplanmis ve bütün bir ulus adina kararlar almis olmasi, daha son­ ra, Balikesir'de yeni ve yöresel bir kongrenin daha toplanmasina (Ikinci 1;#~,.,?<~,:'i:~{i~:::E:jzZ~: :~. _ 0:-(' t'.r'~l'v' ~t.~~ ~, •. r.p~i.:i.:·4"~~ 'id ~~.~~ ~;d;';