Paleontoloji Jeoloji - Pleontoloji ve Toplum İlişkileri JEOLOJİ – PALEONTOLOJİ ve TOPLUM İLİŞKİLERİ 1. GİRİŞ Steno adında bir hekimin 1669 yılında İtalya’nın Toscana bölgesinde, yer kabuğunu oluşturan katmanların denizlerde üst üste yığışarak zaman içinde çökelip - oluşmuş olmalarının gerektiğini fark etmesi ile, dünyamızın oluşum ve gelişim aşamalarını araştırıp- tanımlayan anlamında jeoloji diye bir sözcük oluşturulur ve insanlık kültürüne dahil edilir. O tarihe kadar dünyamızın bir anda oluşturulup-yaratıldığı görüşü egemen olduğundan, dünyamızın oluşum ve gelişim aşamalarının araştırılması gibi bir şey düşünülemiyordu. Bundan sonra, 1700-1900’lü yıllarda, özellikle İtalya, Almanya, Fransa, İngiltere gibi ülkeler başta olmak üzere, dünyamızın oluşum ve gelişimini hedef alan araştırma faaliyetleri büyük ilerlemeler kaydeder ve jeoloji bilimi gelişir. Bu gelişmelere paralel olarak da dünyanın petrol, kömür, doğalgaz gibi yer-altı kaynaklarının bulunup-işletilmeleri muazzam bir ivme kazanır. Ülkemize jeoloji biliminin girmesi ise, yaklaşık 2 asırlık bir gecikmeyle, 1930’lu yıllarda gerçekleşir. (Bu gecikmenin ülkemizdeki negatif etkileri acaba nelerdir?) Dünyamızın oluşum ve gelişim aşamaları bir olaylar zinciridir. 1.1. “Olay” denilen şey nedir ve nasıl gerçekleşir? Olay, enerjinin her zaman en ekonomik konuma akma dürtüsü nedeniyle bir yerden bir yere akışı olayıdır. Doğadaki tüm olaylar varlıkların kendi aralarında gerçekleşen etkileşimlere (haberleşmelere) göre gelişirler. Bir insanın bir eşyayı bir yerden alıp, başka bir yere bırakması gibi bir eylem (veya olay) düşünelim. Bu eylemi yapan insanı, bu eyleme iten dürtü nerden kökenlenir? Kişinin içindeki bir faktörden mi, yoksa dışındaki bir faktörden mi? Ayrıntılı olarak düşünülüp-araştırıldığında, bu eylemin, beden içindeki hücrelerden kökenlendiği anlaşılır. Dolayısıyla, varlıkları bir hareket, bir eylem yapmaya iten dürtüler hep içsel kökenlidirler. Tüm varlıklarda, kendilerini etkileyebilecek kuvvet alanlarını algılayıp, onlarla rezonansa girebilecek yapısal unsurlar (devreler) vardır ve bu unsurlarla varlıklar çevreleri ile etkileşimlere girerek, kendilerine bir yer ve yön belirler. Şekil 1: Yüksek dağlara doğru şakül sapması. Bu durum en basit şekliyle şakulün yönlenmesinde görülür. Hindistan’ın coğrafik haritalamasını yapan İngiliz ölçme ekipleri, Himalaya dağlarına yaklaştıkça, şakullerin dikey yönden gittikçe saptıklarını ve Himalaya dağlarına doğru eğildiklerini saptamışlardır. Bu açık ve net bir şekilde, doğa yasalarının fizikçilerin formüle ettikleri şekilde işlediğini gösterir: “Her varlık, kütleleri ile doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılı olacak şekilde birbirlerini çeker.” Yani her varlığın özünde-yapısında, kendisini etkileyebilecek tüm kuvvet alanlarını algılayacak bir düzenlenme bulunur. İnsanların sadece insanı ve insan-üstü (varlıkları?) güçleri bilgi ve bilinç sahibi görüp, alt- sistemlere doğru bilgi ve bilinç oluşumunu yok saymaları, tamamen bilgisizlik ve kendini beğenmişliğin bir sonucudur. Bu yanılgı insanlığa, çok pahalıya mal olmuş ve dünyada başka hiçbir canlı gurubunda rastlanılmayan sorunlar yumağı içine sürüklenmelerine yol açmıştır. Halbuki bilgi ve bilinçli davranışın varlıkların en küçük yapıtaşlarından kaynaklanıp, büyüyerek geliştiğinin çok net ve basit bir ıspatı vardır. Şöyle ki: Doğada bilgi artışı eksponansiyel ve entegratif şekilde gelişir ve her şeyde sürekli bir büyüme ve gelişme gözlenir. Şekil 2: İnsanların kültür ürünleri bir zaman cetveline yerleştirilirse, çok tipik bir eksponansiyel (üssel) fonksiyon dağılımı ortaya çıkar! ~ 2.5 milyon yıl önceleri ortaya çıkan ilk insanın becerisi, sadece taşlardan parçalar koparıp kesici olarak kullanmaktan ibarettir. ~ 500 bin yıl öncelerinin insanları, ateş yakmasını da öğrenmişlerdir. ~ 200 bin yıl önceleri ölülerine mezar kazmaya başlar. Yani, ~2.5 milyon yıllık tarihinin, “iki milyon 465 bin” yıllık büyük bir bölümünde 3-4 tür kültür ürününden fazla bir şey ortaya koyamayan insanlık, ~ son 40 bin yıllık döneminde şahlanışa geçmiş ve bu tarihten itibaren, mağara duvarlarına resim yapmakla başlayıp; ~35 bin yıl önceleri mızrak; ~26 bin yıl önceleri iğne; ~17 bin yıl önceleri süs-takıları; ~11 bin yıl önceleri ağaç ve çalılardan evler; ~10 bin yıl önceleri tuğla ve tuğladan evler gibi kültür ürünlerini peş peşe sıralamaya başlar ve ~5 bin yıl önceleri çivi yazısının keşfiyle birlikte, daha etkili bir bilgi depolama ve aktarım sistemini de devreye sokarak, matbaa, motorlar, bilgisayarlar, uydular, cep-telefonları, vs. ile devam etmekte olan günümüz teknolojik ürünleriyle baş döndürücü bir ivme kazanır. Şekil 3: Canlı varlıkların oluşum ve gelişimleri de tipik bir eksponansiyel (üssel) gelişim gösterir. Kambriyen Patlaması bu üssel gelişimin dönüm-noktasına denk gelir. Yeryuvarında hayat, ~ 3.5milyar yıl önce, prokaryotik bakterilerle başlar; ~ 2 milyar yıl önceleri eukaryot tek hücreli canlılar ortaya çıkarlar. ~ 600 milyon yıl önceleri Ediacara hayvanları denilen yumuşak gövdeli ilk hayvanlar ortaya çıkarlar; ve ~550 milyon yıl önceleri de, solucanlardan tutun, salyangozlar, derisidikenliler, eklembacaklılar, vs. gibi günümüz dünyasında da halen temsilcileri bulunan bir sürü canlı gurubu, birbirini takip eden çok kısa bir süreç içinde dünya sahnesinde yerlerini alırlar ve Kambriyen patlaması denilen canlılar alemindeki şahlanış ortaya çıkar. Şekilde görüldüğü üzere, canlı varlıkların oluşum ve gelişimleri de rasgele bir dağılım göstermiyor; tam tersine, tipik bir eksponansiyel (üssel) gelişim gösteriyor. 1.1.2. Doğa ve dünyamızda “bilgi faktörünün” eksponansiyel (üssel) olarak gelişim göstermesinin anlamı nedir? 1- Fiziğin temel ilkelerine göre, doğada bir varlık ya durur, ya belli bir hızla hareket eder. (Newton’un 1. yasası). 2- Eğer bir olay ivme kazanarak, yani üssel fonksiyon şeklinde gerçekleşiyorsa, o olayı tetikleyen ve ivme kazandıran sürekli etkili bir kuvvet olması zorunludur. (Newton’un 2. yasası) 3- Bilgi oluşumu üssel fonksiyon şeklinde geliştiğinden, doğada bilgi oluşumunu teşvik edici bir kuvvet bulunmak zorundadır. 4- Üssel fonksiyonların türevleri de hep üssel olarak kaldıklarından, bilgi oluşturucu bu kuvvetin başlangıç noktası, varlıkların en küçük yapıtaşlarından kökenlenmek zorundadır. Dolayısıyla, bilgi oluşturucu bir güç sistemi, maddelerin en küçük yapıtaşlarında mevcut olmak zorundadır. Şekil 4: Bilgi eksponansiyel olarak geliştiğinden, doğadaki varlıkların özünde “bilgi oluştur” dürtüsü bulunmak zorundadır. Görüldüğü üzere, bilgi ve bilince dayalı haberleşme ve karşılıklı etkileşme, maddenin en küçük yapıtaşlarından başlayarak gittikçe genişleyen bir ufuk sistemiyle büyüyüp çeşitlenir. 1.2. Herhangi bir olayın oluşması için gerekli enerji nerden sağlanıyor? 1.2.1. Büyümeye- Birleşmeye Neden Olan Temel Dürtü: Bir proton’un kütlesi 1.00728 atomik kütle birimi (akb), bir nötron’un kütlesi ise, 1.00866 akb kadardır. Bir C atomu, 6 proton ve 6 nötrondan oluşur ve kütlesi ise tam 12 akb’dir. Halbuki 6 proton + 6 nötron’un toplam kütleleri 12.0956 akb’dir. Peki proton ve nötron ayrı olduklarında niye daha ağırlar ve birleşip bir çekirdek oluşturduklarında niye daha hafif bir kütleye ulaşılıyor? İşte bu soru, bireysellikle toplumsallık arasındaki ilişkinin sırrını oluşturur. Proton ve nötronlar yalnız başlarına olduklarında, çok hareketli olmak zorundadırlar. Bu fazla hareketlilik onların çok daha fazla enerji kullanmalarına yol açar. Kullanılan bu ekstra enerji E=mc2 formülüne göre kütle etkisi yapar ve bu nedenle daha “ağır” olurlar. Toplum hayatı ile bireysel hayat arasındaki ilişki de aynen bu prensip çerçevesinde gelişir. Bir insan tek başına yaşamak istiyorsa, çılgınca bir koşuşturma içinde olması gerekir. Hem yiyeceği domates, patates, buğdayı üretecek, hem buğdaydan un yapacak, hem yiyeceği eti elde etmek için avcılık veya hayvancılık yapacak, hem kibrit üretip-ateş yakacak, hem fırın yapıp pişirecek, hem gereksinimi olan çanak-çömlekleri yapacak teknolojiyi oluşturacak, vs. vs. Halbuki toplum yaşamı karşılıklı hizmet alış-verişlerine dayalı olduğu için, yukarıdaki görevlerden her birini bir insan yapar ve bu insanlar karşılıklı olarak ürünlerini veya hizmetlerini takas ederek, daha az enerji harcayan bir yaşam tarzı sergilerler. Canlıların bakteriler gibi prokaryotik hücre yaşamından, amip gibi eukaryotik yaşam tarzına, eukaryotik tek hücreli yaşamdan, çok hücreli yaşam tarzına geçmelerinin, daha sonra ise hayvanların birleşerek mercan kolonileri, arı-karınca toplumları, vs. oluşturarak hep gittikçe büyüyen guruplar içinde bir araya gelmelerinin ardındaki zorlayıcı faktör, bu en ekonomik sistem oluşturma dürtüsüdür. Bu ilişki şöyle ifade edilir: İşte bu evrensel yasa, maddelerin parçalardan bütünlere doğru geçiş yapmalarının temel nedenidir. Varlıklar üst-sistemler içinde birleştikçe, daha az enerji harcarlar ve bu nedenle “hafifleşirler”. Ağırlıktaki bu azalma, E=mc 2 formülü uyarınca, üst-sistemi bir arada tutan bağ-enerjisine dönüşür. Dolayısıyla “binding energy” (bağlanma enerjisi) ile “mass-deficit” (kütle azalması) arası karşılıklı bir ilişki vardır. Bağ varlıkların nasıl bir arada tutulacağı bilgisidir. Bu nedenle doğal sistemde bilgi oluşumu eksponansiyel ve entegratif olarak gelişir. Şekil 5: Kütle azalması ile bağlanma enerjisi ve bilgi oluşumu arası ilişki Bir göl, bir ada, bir hücre, bir beden veya bir devlet gibi belli bir sınır içinde yaşayan öğelerin karşılıklı olarak birbirleriyle birleşme-bütünleşme oranına bağlı olarak, refah düzeyleri (enerji kazançları) artar!! Dolayısıyla bir toplumun kalkınmışlık düzeyi, insanlarının karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşma ( dolayısıyla karşılıklı iş birliği) oranlarıyla doğru orantılıdır. Gelişmiş ülkelerde bu oran yüksek, geri kalmış ülkelerde düşüktür. Yaşam motorunun yakıtını enerji oluşturur ve enerji varlıkların yapısal bağlanma şekillerinde depolanırlar. Hangi yapısal kombinasyon daha ekonomik bir bağ oluşturuyorsa, enerji o sisteme akıyor. Canlılar bu nedenle amino-asit kombinasyonlarını sürekli değiştirerek, en ekonomik bağ-sistemleri (değişik beden yapıları) oluşturma yarışı içindedirler. Bundan kurtuluş yoktur, çünkü, enerji aktarıcı ve taşıyıcı temel öğeler (elektronlar ) tünelleme etkisi göstererek, hep en ekonomik sistemlere göçerler. Bu temel öğelerin en ekonomik sistemlere göçmeleri sonucu, ekonomik olmayan sistemler dağılmak zorunda kalırlar ve ömürleri sona erer. İşte doğadaki sistem böyle işler!!!! Şekil 6: Enerji taşıyıcısı elektronlar “tünelleme etkisi” göstererek, hep en ekonomik sistemlere göçerler. Parçaların Kütleleri Toplamı > Birleşiğin Toplam Kütlesi 1.3. Dünyamızdaki değişim-dönüşüm kayıtlarının tutulduğu bir kitap: Jeolojik Katmanlar! Şekil 7: Aşınma ve depolanma ortamları Güneş enerjisiyle buharlaşan deniz suları, yükseklerde soğuyup tekrar yağış olarak yeryüzüne düşmekte; düştüğü yerlerdeki kayaçlarla etkileşip onları küçük öğelere ayrıştırmaktadır. Ayrışan bu küçük öğeler sularla tekrar denizlere aktarılmakta ve orada yıl-be-yıl üst-üste depolanırken, o an ölüp deniz dibine düşen tüm canlı varlıkların kalıntılarını, dünyanın ve denizin neresinde olunduğunu, bir volkan patlaması veya depremin izlerini, o anki sıcaklığı, vs. içlerinde konserve etmektedir. Bu şekilde dünyamızın tüm tarihsel gelişmelerinin bir belgesini oluşturmaktadır. Geçmişe ait bu doğal kayıtlar sıraya konulup - incelenirse, doğa ve dünyamızın (ve de insanlığın) oluşum ve gelişimi gerçeklere uygun şekliyle ortaya koyulabilmektedir! Şimdi bu ve benzer tür yöntemlerle elde edilen verilerden giderek, nasıl bir doğa ve dünyada yaşadığımızı ortaya koymaya çalışalım. 1.3.1. Geçmişe Yolculuk ? Günümüzden 50 yıl geriye gittiğimizde, elektronik teknolojisine ait ürünlerin (bilgisayar sistemleri, uydular ve bunlara dayalı iletişim teknolojisi, sonograf, MR = manyetik rezonans görüntüleme sistemi vs. gibi modern tıp aletleri) yok olduğu bir dünyada yaşıyorduk ve bu ürünleri oluşturacak bilgiden yoksun olduğumuzdan, bir saatte yapılabilecek bir işi bir kaç ayda ancak yapabiliyorduk, hatta bazı işleri hiç yapamıyorduk. Bu nedenle, günümüze oranla çok daha düşük bir "refah" seviyesindeydik. (Günümüzde bu yeni teknoloji alanlarında istihdam olanağı bulan milyarlarca insan, eskiden iş sahası bulamayacaklardı, dolayısıyla, bu bilgiler oluşturulmasaydı, dünya nüfusu 6 milyara ulaşmayacaktı. Savaş veya başka yöntemlerle insan sayısı 2-3 milyarlarda tutulacaktı. Kıssadan hisse: işsizliğe çare bulmanın en etkin yöntemi, yeni bilgilerin üretilmesidir.) ? 200 yıl geriye gittiğimizde, elektrik bilgisi ve teknolojisinin yok olduğunu görüyoruz ve geceleri mum veya şamdanlarla aydınlatılan mekanlarda yaşadığımız, radyo, televizyon, telgraf, telefon, otomobil, uçak, tren gibi bugün hayatımızı renklendiren ve rahatlatan bir çok nesneden yoksun bir dünyaya dönmüş oluyoruz. Refah düzeyimiz daha da düşmüş ve dünyadaki insan sayısı da, motorlu aletlerle ilişkili tüm meslekler de dahil olmak üzere, bir sürü iş kolunun yok olması nedeniyle, bir milyarı ancak bulmaktadır. ? 500 yıl geri gittiğimizde, matbaa dediğimiz yazı çoğaltım tekniğinden de yoksun olduğumuz, okuyacak bir kitap bile bulmanın çok zor olduğu bir döneme; 1000 yıl geri gittiğimizde, barut gibi patlayıcı maddelerin bilinmediği bir çağa dönmüş oluyoruz ve insanlar her türlü mücadelesini bıçak, ok, gibi basit aletlerle yapıyorlar. Yeryüzündeki meslek sayısı daha da azalmış ve tüm dünyada yaklaşık bir-iki yüz milyon kadar insan ancak yaşıyor. ? 15 bin yıl öncelerine gittiğimizde, insanların ne çanak çömlekten haberleri var, ne de doğru dürüst bir barınakları var. Her türlü kap-kacaktan yoksun bu yaşam döneminde, insanlar dere, göl, veya pınar şeklinde su kaynaklarına doğrudan bağımlılar ve asla onlardan uzak bir yerde yaşayamıyorlar, çünkü suyu taşıyacak veya saklayacak bir çanak - çömlekten yoksunlar. Henüz tarım ve hayvancılık konusunda da bilgileri yok ve bu nedenle, yabani bitki ve meyvelerle, ve de vahşi hayvan avcılığı ile geçinmek zorundalar. Böyle bir yaşam tarzında, nüfus yoğunluğu gittikçe azalmak zorunda, çünkü doğada ancak 100 kilometrekarelik bir alanda yetişen yabani bitki, meyve ve hayvan bir kişi veya ailenin ihtiyacını karşılayabiliyor. Günümüzde bilinen mesleklerden hiç biri yok, dolayısıyla toplumsal hayat sisteminin temel öğesi olan "karşılıklı bağımlılığa dayalı hizmet alış veriş sistemi" de oluşturulmamış. Hem toplumsal mesleklerin olmaması, hem de dere veya diğer su kaynaklarına bağımlı yaşamaya zorunluluk nedeniyle, tüm dünyadaki insan sayısı ancak yaklaşık 10 milyon civarında; bir "İstanbul" nüfusu kadar ancak var. ? 30 bin- 100 bin yıl önceleri arasında, dünya nüfusu yaklaşık bir milyona düşüyor. Bunun ise iki ana nedeni vardır. Birincisi ve en önemlisi, dünya ikliminin o zamanlarda çok soğuk bir buzul devrine denk gelmesi ve bu nedenle dünya üzerinde yaşanabilecek ortamların, yüksekliği çok düşük vadiler ve tatlı su kaynakları çevreleri ile sınırlanması; ikincisi ise, insanlığın bilgi düzeyinin daha da azalarak, ok, mızrak, iğne gibi en basit temel ihtiyaç öğelerini dahi üretemeyecek ilkel bir düzeyde olmasıdır. İnsanların bilgi düzeyleri, sadece sert taşları seçip, onlardan kopardıkları parçaları, kesici alet olarak kullanmak ve de taşların birbirleriyle çarpışmasından çıkan kıvılcımdan ateş yakabilmekten ibarettir! ? Zaman içinde geri gidildiğinde, her şeyde bir değişme ve dönüşüm görüyoruz. Örneğin, yaklaşık 2 milyon yıl geri gidildiğinde, insan diyebileceğimiz yaratıklar, çok tıknaz, çok küçük kafataslı, kalın kaşlı, kaba kemikli, daha kısa boylu ve daha kısa ömürlü oluyorlar. Ayrıca belden altı insansı, ama belden üstü maymunsu bir başka "iki ayaklı" yaratık daha var. Yaklaşık 3 milyon yıl geriye gittiğimizde, bodur yapılı, kalın kafataslı bu en eski atalarının da yok olduğu ortaya çıkıyor. “Australopitechus” adı verilen diğer iki ayaklı yaratık ise, yeryüzü sahnesinde yaşamına geçmişe doğru bir süre daha devam ediyor ve ~5 milyon yıl önceleri film sahnesinden o da kayboluyor; sahnede sadece, filler, aslanlar, atlar, maymunlar, sığırlar, vs. gibi diğer memeliler ve diğer omurgalı ve omurgasız hayvanlar bulunuyor. Yaklaşık 70 milyon yıl geriye gittiğimizde, hemen hemen tüm memeli hayvanlar kayboluyor ve onların yerine “dinozorlar” denilen bambaşka hayvanlar filmde görülüyorlar. Yer kabuğunun şekli de değişmiş ve Senozoik denilen genç oluşuklar tamamen silinmişler! ? Filmimizde dünyanın coğrafik görüntüsüne bakarsak, zaman içinde onun da tamamen değiştiğini görüyoruz: Geçmişe doğru gidildikçe Atlantik okyanusu gittikçe daralıp küçülüyor, Kuzey Amerika Avrupa’ya, Güney Amerika ise Afrika’ya doğru yaklaşmaya başlıyorlar. Hatta bu yaklaşmanın hızını bile saptayabiliyoruz: Yılda yaklaşık 4 cm! Diğer taraftan bir çok ülke haritadan kaybolmaya ve denizlere gömülmeye başlıyor: Tüm Alp dağları, tüm balkan ülkeleri, Anadolu, İran, Himalayalar gittikçe denize gömülüyorlar, onların oldukları bölgede Tetis adını verdiğimiz büyük bir okyanus beliriyor. ? 350 milyon yıl öncelerine gidildiğinde tamamen değişik bir dünya coğrafyası ve tamamen değişik bir bitki ve hayvan topluluğu ortaya çıkıyor. Atlantik Okyanusu yok, Alp dağları, balkan ülkeleri, Anadolu, İran, Himalaya vs. yok; Afrika, Hindistan, Avustralya, Antarktika hepsi bir birine yapışık haldeler; Avrupa ve Asya ise birbirinden ayrılmış, aralarında “Ural Dağlarını” doğuracak bir okyanus var! Mezozoik denilen yerkabuğu kesimi de dünyamızdan silinmiş! Canlılar alemi de tamamen değişik: Dinozorlar da yok olmuşlar, karalarda hayvan ve bitki çeşitliliği çok az: sadece böcekler, bazı sürüngenler ve bolca amfibiya denilen semender ve kurbağagiller, bataklıklı ortamlarda yaşıyorlar. Meyve ağaçları yok, çiçekli hiç bir bitki yok, onların yerine “dev eğrelti otu ağaçları” var. ? Yaklaşık 450 milyon yıl önceleri ise, hayatın karalardan tamamen çekildiğini ve sadece denizlerde yaşamın sürdüğünü görüyoruz. Karalar tamamen çırıl çıplak, ne bir yeşillik göze çarpıyor, ne bir kuş cıvıltısı duyulabiliyor, ne de bir yaprak hışırtısı! ? Artık filmin bundan sonraki geçmişe ait sahnelerinde yaşamın sadece denizlerde olduğu bir zaman dilimini seyredeceğiz. Yaklaşık 600 milyon yıl öncelerine varıldığında, Paleozoik denilen yerkabuğu kesiminin de dünyamızdan silindiğini görüyoruz! Ayrıca canlılar aleminde tekrar büyük bir geçiş dönemiyle karşılaşıyoruz: Bize aşina olan tüm hayvanlar sahneden kayboluyorlar (aşina olduğumuz bitkiler alemi zaten karalardan hayatın çekilmesiyle yok olmuştu)! Denizlerde, ne bir balık, ne bir denizkestanesi, ne bir midye, ne bir mercan, ne başka tanıdık bir yaratık var! Ama denizlerde yine de bazı tuhaf görünüşlü hayvanlar var: Günümüzde benzeri olmayan bazı deniz kurtçukları, medüze benzeyen yumuşak gövdeli yaratıklar, vs.. Hepsinin ortak özellikleri: Bu canlılarda hiç kabuk, iskelet, vs. gibi bir koruyucu veya destekleyici oluşum gelişmemiş. Yani 600 milyon yıl öncelerinin hücreleri, oluşturdukları bedenleri koruyacak bir kabuk veya iskelet yapma bilgisine sahip değiller. Bu acayip yumuşak gövdeli Ediacara hayvanları da yaklaşık 700 milyon yıl öncelerine varıldığında yok oluyorlar ve artık "hayvan" diye adlandırdığımız hiç bir yaratık dünyamızda görülemiyor. Filmimizin sahnesinde, dünyamızın o zamanki denizlerinin sahipleri olarak sadece tek hücreli canlılar var; diğer bir ifadeyle, 800 milyon yıl öncelerinin hücreleri henüz bir ortaklık sistemi oluşturma bilgisinden yoksunlar. ? 2-3 milyar yıl öncelerine gidildiğinde, denizler alemindeki tek hücrelilerin çekirdekli olanlarının da sahneden silinmiş olduğunu ve dünyanın "bakterilere" (Prokaryota) kaldığını görüyoruz. Yaklaşık 4 milyar yıl geriyi gösteren sahnede ise, hem Proterozoik ve Arkeozoik dediğimiz yerkabuğu kesimi tamamen yok oluyor, hem de dünyamızın bu ilk sakinleri de filmden siliniyorlar ve tamamen "hayatsız" bir zaman dilimine giriliyor. ? Bu film daha da geriye oynatılmaya devam edildiğinde, yaklaşık 5 milyar yıl önceleri “Dünyamızın” ve de enerji kaynağımız olan “Güneşin” ve de ona ait Mars, Venüs, vs. gibi diğer gezegenlerin sahneden kaybolduğu izleniyor. Tüm gezegenleriyle birlikte Güneş (ve de Dünyamız) sahneden silinirken, onların olduğu yerde, büyük bir “dev yıldız = süper nova” onların yerini alıyor. ? Kaydı yapılabilen filmimizin bundan sonraki eskiye ait sahneleri artık gittikçe bulanıklaşıyor ve net bir görüntü alınamıyor. Ve filmimiz burada “sona” eriyor. (Evrendeki varlıklardan dünyamıza gelen radyasyonların dalga boylarında, söz konusu varlıkların uzaklığına paralel olarak bir büyüme, fiziksel terimiyle red-shift = kızıla kayma, gözlemlenmektedir. Radyasyonlardaki bu kızıla kayma ise iki farklı şekilde açıklana bilinmektedir. Bir senaryoya göre: Bir balon şeklindeki evren tüm yıldızları ve galaksileriyle birlikte gittikçe büzüşüp küçülmeye başlıyor, ve yaklaşık 14 milyar (Ga) yıl öncesine varıldığında, büzüşebileceği en küçük boyuta sıkışmış, yoğun bir enerjik ortama dönüşmüş olarak görünüyor. Diğer senaryoya göreyse: Evren levha gibi düzlemsel bir geometriye sahip ve karşıt bir (anti-madde) evrenle belli aralıklarla birbirlerine yaklaşıp-uzaklaşarak sürekli bir salınım içinde bulunuyorlar. Bu yaklaşıp-uzaklaşma süreçlerinde, evrenler arası information alış-verişi gerçekleşiyor.) Şekil 8: Düzlemsel paralel evren modeli. 1.3.2. Zaman Kavramının Anlamı ve Bilgi Düzeyindeki Gelişimlere Uygun Olarak, Varlıkların Kombinasyon Dereceleri ve Düzeylerinin de Değişmeleri Doğa ve dünyamızdaki oluşum ve gelişimlerin tarihsel akışını sergileyen yukarıdaki paragraflardan iki konuda çok önemli ip-uçları elde ediyoruz. Bunlardan 1.si, “bilgi” denilen faktörün zaman içinde gelişim gösterdiği ve bilgi düzeyindeki bu gelişime uygun olarak da, canlıların (ve de insanların) yaşam düzeyleri ve standartlarının da buna uygun olarak değiştiğidir. Diğeri ise, zaman kavramının anlamının belirginleşmesidir. Sürekli değişim ve dönüşüm içindeki bir doğa ve dünyada yaşıyoruz. Ve değişim-dönüşüm olduğu için, zaman dediğimiz kavram oluşuyor. Değişim ve dönüşüm olmazsa, zaman oluşmuyor! Tüm evrenin ve dünyamızın bir resminin çekilerek, her şeyin o resimdeki gibi dondurulmuş olduğunu tasarlayın. İnsanlar donup kalsınlar ve beden içindeki hücrelerde her türlü faaliyet durmuş olsun; rüzgar esmesin, dünyamız dönmesin, ay- güneş-yıldız sistemleri birbirlerine göre hiç hareket etmesinler, hiç birinin üzerinde en ufak bir faaliyet olmasın! O zaman, ne yaşam oluşur, ne gün, ne gece, ne ay, ne de yıl! O durumda “zaman” oluşmaz. Bu nedenle, “zaman” bir “hareketlilik, bir akım-aktarım, vs.”, basit bir ifadeyle “bir değişim-dönüşüm” sonucudur. Doğadaki bu değişim-dönüşümlerin nedeni ise: canlı cansız tüm varlıkların "hücreler", "hücrelerin" moleküller, moleküllerin atomlar, atomların ise, enerji ile maddenin iç-içe olduğu, yani öğelerin hem dalga, hem parçacık şeklinde olabildikleri, atom-altı-parçacıkları denilen temel yapı taşlarından oluşmalarıdır. Her şey matruşka bebekleri gibi, içlerindeki bir başka öğe tarafından oluşturulduğundan, ve en temeldeki öğe ise sürekli-değişken-akışkan (yani dalga, sürekli hareketli = aktif = canlı) olduğundan, halkanın en son ürünleri olan doğa ve dünyamızın nesnelerinin de sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olması kaçınılmazdır. Bu nedenle "zaman" denilen değişim- dönüşüm göstergesi ortaya çıkar ve doğadaki her şeyde bir değişim-dönüşüm (yani evrim, evolution) oluşur ve bireysel ömürler bu evrimin sadece birer adımıdırlar! Zaman kavramının evrenimizdeki sürekli değişim-dönüşümlerin göstergesi olması, sadece evrimin varlığını göstermekle kalmaz; aynı zamanda: 1- Hayat kavramın anlamını da belirler. Hayat=ömür ve ömür de zamanın bir dilimi olduğundan, hayat canlılar alemindeki değişim-dönüşümlerin birer adımı; doğum-ölüm ise, değişim-dönüşümlerdeki geçişler olmaktadır. Dolayısıyla, her canlı, sürekli değişim-dönüşüm içindeki bir doğada, bu değişim-dönüşümleri algılayıcı ve yorumlayıcı bilgi sistemleriyle donatılarak bu sistemde yerini alır. 2- Her şeyin sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olması zorunlu olunca ve her varlık, bu değişim-dönüşümleri algılayıp, onlara uygun yeni bir davranış usulü ortaya koymak zorunda kalınca, varlıklar arasında bir bilgi oluşturma ve bu bilgilere göre yeni beden tasarımları oluşturma yarışı başlaması kaçınılmaz olur ve bunun sonucu sürekli yeni bilgi-tasarımları ve bu bilgilere uygun yeni beden oluşumları birbirlerini takip ederler. Bunun sonucu, eksponansiyel gelişimli bir bilgi oluşumu ve buna dayalı çeşitlilik artışı ve evrim denilen süreç ortaya çıkar. Dolayısıyla, evrenimizde, hayat dahil, hiçbir şey sabit ve sürekli olamaz, sonsuzluk-ebediyet gibi kavramlar yersiz ve gereksizdirler. 3- Herhangi bir şeyin, bir başka şekle dönüşmesi olayı ise, rasgele veya önceden belirlenmiş bir tarzda değil, bilgi denilen sinyallerle ve karşılıklı etkileşimlerle gerçekleşmektedir. Sinyaller ise, atom-altı-parçacıklar arasında daha basit; onların kombinasyonlarıyla oluşan, atom- molekül- hücre- beden, vs. gibi üst sistemlere doğru ise, bu basit sinyallerin kombinasyonlarıyla oluşturulan, gittikçe daha karmaşık ve geliştirilmiş sinyal çeşitlerinden oluşmaktadırlar. Her yeni oluşturulan bilgi ve bu bilgiye dayanılarak oluşturulan (bedenlerin) varlıkların hayatta kalıp-kalmamaları, geri-beslenmeli olarak evrensel temel bilgi sistemiyle belirli aralıklarla (ömür denilen süreçlerle) kalibre edilmekte, böylelikle evrensel sisteme ters düşmeyecek bir uyumluluk sağlanmaktadır. Zaman ve mekan kavramını en iyi algılayan Jeolojik Düşünme tarzının hayat görüşümüze etkileri Konuya iki farklı açıdan bakılacaktır. 1. bakış açısı: Doğadaki her şeyde bir döngü vardır. Her şey bir önceki evredeki bir olaya veya öğelere bağımlı olarak oluşup gelişir. Şekil : Doğadaki her şeyde bir döngü vardır. Örn., dünyamız 24 saatlik bir gece- gündüz döngüsü yaşar. Bu süreçte dünyamızın herhangi bir noktasına düşen enerji miktarı, bir maksimum-minimum döngüsüne uğrar. .Fitoplanktonlar güneş enerjisine bağlı olarak yaşarlar. Dolayısıyla, o noktadaki fitoplankton miktarı, dünyanın dönmesine dayalı bu 24 saatlik döngüye uygun olarak artar veya azalır; dolayısıyla bir dalgalanma gösterir. Zooplanktonlar fitoplanktonlardan beslenirler; fitoplanktonlar dalgalanma gösterdiğinden, onlarda da dalgalanma oluşacaktır. Midyeler, mercanlar, balıklar, vs. planktonlardan beslenirler; dolayısıyla onlarda da bir dalgalanma görülecektir. Dolayısıyla, doğadaki her canlının yaşamı dalgalanmalar göstermek zorundadır. Bu oluşumlarda, birincil sistemdeki dalgalanma basit bir sinüs eğrisi şeklinde iken, ikincil-üçüncül-vs. sistemlere doğru, kaynak miktarı arttığından, dalgalanma eğrisinin şekli de gittikçe değişecektir. Her canlının bağlı olduğu temel besin kaynağının hangi aralıklarda bir temel döngü gösterdiğine bağlı olarak, sonraki halkanın dalgalanma periyodu da değişimlere uğrar. Bu nedenlerle, her yeni oluşan sistem, bir önceki evredeki olay ve öğelere bağımlı olmak zorundadır. En temeldeki öğeler olan atom-altı parçacıkları ise, saniyenin trilyonlarda birlik süreçleriyle ölçülen döngülere sahiptirler. Bunun sonucu olarak, atom-altı parçacıklardan oluşan tüm büyük üst-sistemler, bu en temel döngü sistemlerine bağımlıdırlar ve belli ömürleri olmak zorundadır 2. bakış açısı: Tüm varlıklar, oluştukları andan itibaren, diğer tüm varlıklarla karşılıklı etkileşime içine girdiklerinden, her yeni bir varlık oluşumundan sonra, bir önceki varlığın çevresinden etkilenme derecesi de otomatik olarak değişir. Şekil: Her yeni bir varlığın oluşumu, bir önceki varlığın yaşam sisteminde de değişikliğe yol açar ve o varlığın ikinci gün oluşturacağı çevre algılama eğrisinde değişiklikler oluşur. Örn. İlk oluşan bir fitoplankton, başlangıçta sadece güneş enerjisi, su, CO2 vs. faktörlerini dikkate alacak şekilde bir sinyal sistemi oluşturup, bu sinyale göre çevresi ile etkileşirken, zooplanktonların ortaya çıkması ile, kendisini yiyen bir başka varlıktan da etkilenmeye başlayacağından, çevresiyle etkileştiği sinyal sisteminde değişiklikler oluşturmak zorundadır. Bu nedenle, her yeni bir varlık oluşumundan sonra, tüm varlıklar çevrelerini yeniden tarayarak yeni bilgiler oluşturmak ve bu yeni bilgilere göre, yeniden yapısallaşmak zorundadırlar. Bu nedenle tavuk-yumurta türünde bir değişim-dönüşümleri algılama ve ona göre yeniden yapısallaşma ortaya çıkmıştır. Şekil : “Bilgi oluştur ve bu bilgilere göre örgütlen” temel dürtüsü, “her gün” yeniden devreye girer ve varlıklar çevrelerini algılayarak yeniden yapısallaşırlar. Her bir varlığa ait sinyal sistemleri birer farklı dalga türü oluştururlar ve bu dalgalanmalar üst-üste çakışarak karmaşık bir enerji-dağılım alanları sistemleri oluşumuna yol açarlar. Bunların sonucunda da, dünyamızın hiçbir yerindeki enerji durumu, bir gün öncesindekine benzemez ve hep farklılıklar arz eder. Bu nedenle, dünyamızın herhangi bir noktasındaki birbirini takip eden iki güne ait enerji miktarı dalgalanması bir önceki günle aynı olmaz. Canlılar alemindeki bu döngü ve dalgalanmalar cansızlar aleminde de aynen vardır. Örn. Bir elektronun enerji durumu da, sürekli olarak değişmektedir. Ancak fizikçiler doğadaki kuvvet sistemi oluşumlarının zaman ve mekan olgularından bağımsız olarak geliştiği varsayımına dayanarak teorik fizik ilkelerini hesapladıklarından dolayı, foton, elektron, proton, nötron gibi maddenin temel parçacıklarındaki enerji durumu değişimlerini, zaman ve mekandan bağımsız ve sürekli aynı tekrarlanmalar şeklinde tasarlamışlardır. Aynen bir saatin yelkovanlarının, dönüp-dolaşıp, aynı yerden tekrar başlamaları gibi şekilde görüldüğü türde tasarlayıp, hesaplamalar yapmışlardır. Yani klasik fizikçilerin görüşüne göre, (B) noktasında başlayan bir değişim-dönüşüm, (K), (D), (G) noktalarından geçip, bir turluk bir döngüyü tamamladıktan sonra ulaştığı noktada, tüm özellikleri ile eski (B) noktasının tamamen aynısıdır. Şekil ..: Fizikçilerin zaman kavramı anlayışı, zamanı izotrop algıladıklarından dolayı hatalıdır, çünkü “dün ile bu gün” arasında çok değişim dönüşüm olmuş, varlıklar arası etkileşim oranları değişmiştir.. Halbuki, elektronlar zaman içinde sürekli olarak hem, nötrino gibi daha küçük boyutlu öğeler tarafından sürekli olarak etkilenmekte, hem de diğer kimyasal elementlerden gelen sinyallerle (fotonlar) sürekli etkileşmektedir. Doğa sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğundan, doğadaki diğer varlıklardaki değişimlerle, söz konusu elektron arasında da information alış-verişi gerçekleşmiş, information düzeyi zaman içinde artan eksponansiyel bir gelişime sahip olduğundan, elektronun information düzeyi de otomatik olarak bu artıştan nasibini almak zorunda kalmıştır. Dolayısıyla (B)den başlanan bir tur sonunda varılan noktadaki durumda (B’) diye başka bir durum söz konusudur. Onun için şekli altta görüldüğü gibi göstermek gerekir: İşte bu şekilde, doğadaki değişim dönüşümler atom-altı parçacıklarda var olan minimum- maksimum değerleri arası dalgalanmalarla başlarlar. Atomlar bu parçacıkların kombinasyonlarından oluştuklarından, atomlar, atom-altı-parçacıklardan beslenmiş olurlar. Moleküller, atomlarla beslenirler; hücreler (mineralojik ve biyolojik anlamda) moleküllerden ve daha küçük öğelerden beslenirler. Ve bu beslenme zinciri, fitoplankton – zooplankton – küçük hayvanlar – büyük hayvanlar şeklinde devam eder-gider. En temeldeki öğenin enerji durumunda bir dalgalanma söz konusu olduğundan, ondan beslenen üst-sistemlere doğru bu dalgalanma etkisi, karmaşıklaşarak devam eder. Her varlık, tabanda bağımlı olduğu öğelerdeki enerji dalgalanması zamanlamalarını takip etmek ve ondaki maksimum enerji durumuna göre kendisini ayarlamak zorundadır. Bu nedenle doğadaki tüm canlılar, beslenme kaynaklarının enerji potansiyeli değişim- dönüşümlerini en hassas şekilde saptamaya özen gösterirler. Bir-iki örnek vererek bunu ıspatlayalım. Baştankara (Parus major) denilen serçe türü üzerine yapılan araştırmalarda, bu kuşların Hollanda ve İngiltere’de, yaklaşık 23 Nisan’da yumurtladıkları, yaklaşık 15 Mayıs’ta yumurtalardan civcivlerin çıktığı ve 2 Haziran’da da erginleşerek uçmaya başladıkları saptanmıştır (Fitter & Fitter 2002, Grossman 2004). Bu kuşların temel besin kaynağını kurtçuklar oluşturur, özellikle de meşe sürgünleriyle beslenen bir güvenin kurtçukları. Bu kurtçukların sayısal artış maksimumunun 28 Mayısa denk geldiği saptanmıştır. Bu tarih ise, söz konusu serçe yavrularının en fazla besine ihtiyaç duydukları zaman aralığı ile tam bir çakışma gösterir. Bu durumda, serçe yavruları iyi beslenecek ve çoğalacaklardır. Peki bu çakışma nasıl sağlanmaktadır? Baştankaralar yumurtlama zamanlarını, ilk-bahar başlangıcı ısısına göre ayarlamaktadırlar. Güve yumurtalarından kurtçuk çıkışı ise iki ayrı faktörün kombinasyonuna göre olmaktadır: Kış ve ilk-baharda donma görülen gün sayıları ve kış-sonu + bahar başlangıcındaki sıcaklık değerlerinin birlikte değerlendirilmesine göre. Meşe ağaçlarının tomurcuklanma zamanlarının tayininde ise, diğer bazı faktörler yanı sıra, önceki yılın baharının sonlarındaki sıcaklık değerlerinin rol oynadığı belirlenmiştir. Görüldüğü üzere, bitkisinden tutun, kurtçuğuna, kuşuna kadar, tüm canlılar, doğadaki değişim-dönüşüm döngülerinin farkındadırlar ve bu döngüleri saptayabildikleri kadar hassas bir şekilde belirlemeye ve ona göre yaşam döngülerini oluşturmaya çalışmaktadırlar. Milyonlarca yıllık yaşam tarihi verileri, onlara oldukça sağlıklı bir değişim-dönüşüm zamanlaması saptama kaynağı sunmaktadır. Hayat sistemindeki enerji girdisinin ana kaynağını güneş enerjisi oluşturduğundan, çoğu canlılar, ya ışık miktarındaki dalgalanmaları, ya sıcaklık değerlerindeki dalgalanmaları saptayıcı mekanizmalar oluşturarak, bağlı oldukları temel besin kaynağının en bol olduğu zamanı saptamaya ve yaşamlarını ona göre ayarlamaya gayret etmektedirler. Güneşin yanı sıra, Ay da canlıların yaşamlarını etkileyen temel bir faktördür; zira, ayın döngülerine göre dünyamızda gel-git olayları olmakta, ve en fazla deniz canlılarının yaşadığı ortam olan 0-10 m.lik derinliklerdeki ortamlar, gel-git hareketleriyle, kah deniz suları ile kaplanmakta, kah sular çekilmekte ve bu ortamlardaki canlılar güneş ışığı ile karşı karşıya kalmaktadırlar. Dolayısıyla bu ortamda yaşayan canlılar için, Ay’ın hareketlerindeki değişim- dönüşüm aşamalarının hangi aralıklarla olduğunun saptanması hayati önem taşımakta ve bunu saptayıcı mekanizmalar oluşturulmaktadır. Örneğin gel-git içi ortamlarda yaşayan bazı canlılar, sular çekildiğinde, kumlar içine doğru kendilerini gömerek, atmosferdeki zararlı ışınlarından kendilerini korumakta, deniz suları tekrar geldiğinde, yüzeye çıkarak, Güneş enerjisinden yararlanmaya ve enerji depolamaya çalışmaktadırlar. Bu tür canlılar, laboratuarlarda sürekli yanan bir ışık kaynağı, veya, sürekli devam eden karanlık ortam koşullarında tutulduklarında, Ay’ın hareketlerine bağlı zamanlamalarını aynen uygulamakta ve belli zamanlarda kendilerini kuma gömmekte, belli zamanlarda kumdan çıkmaktadırlar!!! Günlük gel-git hareketlerinin ötesinde, bazı canlılar Ay ve Güneşin birlikte oluşturdukları maksimum gel- git etkisi zamanlamasına bağlı bir yaşam sürdürmektedirler. Örn. Clunio marinus, gel-git etkisinin çok kuvvetli olduğu deniz kıyılarında yaşayan bir üvezdir. Bu üvezin yaklaşık 6 ila 12 hafta arası bir ömrü vardır. Bu sürenin çok büyük bir bölümünde üvez larva olarak yaşar ve sadece 2-3 saatlik bir bölümünde erginleşmiş durumdadır ve bu kısa sürede çiftleşerek neslinin devamı bilgisini aktarma işlemini gerçekleştirmek zorundadır. Üvezin atalarından devraldığı genetik bilgi, yumurtaların deniz altında yaşayan kırmızı algler üzerinde bırakılmasını gerektirmektedir. Dolayısıyla, üvez, ayın hareketlerini takip edip, denizin çekildiği anı yakalamak zorundadır. Ama günlük gel-git hareketlerini takip etmek yeterli olmamaktadır, çünkü bu kırmızı algler biraz derinlerde yaşarlar ve gel-git olaylarının en fazla olduğu dolunay ve yeni-ay zamanlarında -yani 14.8 günlük aralıklarla- ancak yüzeye çıkmaktadırlar. Bu nedenlerle üvez ayın hareketlerini günü-gününe, hatta saati saatine, takip edip, çiftleşip- yumurtalarını bırakması için kendisine tanınan 2-3 saatlik süreyi, dolunay veya yeni-ay günlerinin en düşük deniz seviyesiyle çakıştırmak zorundadır! (Neumann (1995)). Her canlı, belli türlerde başka canlılara dayalı olarak yaşadığından ve en temeldeki canlılar da, günlük-aylık veya yıllık enerji girdisi dalgalanmalarına uygun olarak dalgalanma gösteren bir yaşam döngüsüne sahip olduklarından, sonuçta tüm canlıların yaşamında bir dalgalanma görülür. Belli aralıklarla sayıları artar ve azalır. Canlı sayısındaki artma-azalma ölüm ve doğumlarla sağlandığından, hayat sistemlerindeki doğum ve ölümlerin temel nedeninin, doğadaki enerji sistemindeki dalgalanmalara bağlı olduğu anlaşılır. Bir göl, bir ada, bir hücre, veya bir beden kendi içlerinde yarı-kapalı birer sistemdirler. “Yarı-kapalı” kavramı, bu sistemlerin dış dünyadan tamamen kopuk ve bağımsız olmadığı anlamına gelir, çünkü bu ortamlara dışarıdan güneş enerjisi girmekte, yağmur, beslenme, vs. ile çeşitli madde aktarımları olmakta; bu ortamlardan da dışarıya çeşitli şekillerde enerji ve madde aktarımları olmaktadır. Ama bu sistemler gene de çevrelerindeki diğer bölgelerden bağımsız, kendilerine has bir yaşam koşulu sergilerler, çünkü o göl, ada, veya hücredeki öğeler, sadece o ortam içinde yaşarlar ve dış ortamlara gidip-gelemezler. Bu nedenle ekolojik olarak o göl, ada veya hücre, kendilerine has özel bir ortam oluştururlar. O ortamda, herhangi bir nedenle, örneğin bir zehirlenme olsa, o ortamdaki tüm öğeler bu felaketten etkilenirler. Halbuki dünyanın başka yerlerindeki canlılar için o felaketin etkisi, çok az olur. (Bu nedenle, tüm canlılarda, kendilerini sınırlayıcı ortamı algılayıcı bir mekanizma vardır ve jeolojik olaylarla bir ada veya göl gibi ortamda izole olan canlılar o özel ortamın koşullarına uygun özel metabolik ve morfolojik değişim-dönüşümleri gerçekleştirirler ve yeni türler oluştururlar.) Bizler belli bir coğrafik sınırlar içinde yaşıyoruz. Bu sınırlar içindeki doğal kaynaklar sınırlıdır. Bu sınırlı doğal kaynakları en ekonomik şekilde kullanacak yaşam tarzı, en rahat yaşam düzeyine sahip olur. HAYATIN GEÇMİŞİNİ TAKİP EDEBİLMEMİZE ve HAYATI ANLAMAMIZA YARAYAN BİR BİLİM DALI OLARAK JEOLOJİ Herhangi bir yerde yaşayan insanların davranışlarına bakalım; her biri değişik davranır. Peki, bu değişik davranışların farklı olması neye göre belirlenir? Aynı bir yere gelen bir ziraatçı, bir jeolog, bir meteorologun davranışları farklı farklı olur. Ziraatçı, toprak türüne dikkat ederek, nereye ne ekerse ne kadar verim elde edeceğini hesaplamaya yönelik bir davranış içine girer. Jeolog nerde ne türde, hangi eğim ve doğrultularda kayaçlar bulunduğuna bakıp, buraya bir yerleşim yeri kurulsa, suyunu nerden alacağına, evlerin nerelere yapılıp, nerelere yapılmaması gerekeceği gibi konularda veriler toplamaya çalışır. Meteorolog gözlerini yukarı kaldırıp bulutlara, hava akımlarına bakmaya başlar. Çünkü her farklı meslek mensubunun kafasındaki bilgiler birbirlerinden farklıdır ve kişiler kafalarındaki bu bilgilere göre davranırlar. (Elbette kişiler aynı tür ortak davranışlarda da bulunurlar ve bu ortak davranışlar da yine ortak bir bilginin yönlendirici etkisi ile belirlenirler.) Hayvanların davranışları da beyinlerindeki bilgilere göre olur. Her hayvan hangi varlıklardan korkup-kaçması, hangilerine yaklaşması gerektiği bilgileriyle yetişir ve ona uygun davranır. Hücreler yine bilgilere göre davranışlarını belirlerler; ama bu defa bilgiler kromozom denilen organellerde kayıtlıdır. Moleküller, mineraller, vs. yine bilgilere göre davranırlar, onların bilgileri atomik diziliş şekillerinde kayıtlıdır. Örn.: magnetit, rutil gibi mineraller manyetik alan kuvvetleri etkisine göre kendilerine bir yer ve yön belirlerlerken, kuvars basınç-elektrik-alanı kuvvetlerinden, turmalin ısı-elektrik-alanı kuvvetlerinden daha fazla etkilenirler. Her varlık kendi potansiyeline uygun büyüklükte bir kuvvet alanı oluşturarak, çevresindeki diğer varlıklarla etkileşir. Örn. Bir mıknatıs çubuğu yandaki şekilde bir kuvvet alanı oluşturur. Daha küçük boyutlu ve daha az güçlü diğer öğeler (demir tozları, vs.) bu kuvvet alanı etkisine göre dizilirler. Halbuki buna eşdeğer güçte birkaç mıknatıs bir araya gelirse, kuvvet alanları karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşip, ortak bir manyetik alan oluştururlar. Şekil 9: Manyetik alan kuvveti oluşumu. Manyetik kuvvet oluşumu, moleküllerin elektronlarının spin denilen özel bir “dönme momentlerinin” dağılım oranına göre oluşan bir kuvvet türüdür. Dolayısıyla hangi molekülün ne derecede güçlü bir manyetik kuvvet oluşturacağı, o molekülün kimyasal bileşimi ile belirlenmektedir. Yani manyetik kuvvet alanı oluşturma bilgisi, atomik elementlerin diziliş türü ile belirlenmektedir. Benzer şekilde, elektrik gücü alanı da yine moleküllerin pozitif veya negatif elektrik potansiyelleri dağılımına göre oluşmaktadır; dolayısıyla o da elementlerin diziliş ve bağlanış şekline bağlı bir oluşumdur. İnsanların veya hayvanların bilgileri de yine beyinlerindeki hücreler arasında gerçekleşen sinaps bağlantıları ile oluşturulmaktadır. Sinaps bağlantıları ise farklı molekül dizilimleriyle birbirlerinden ayrılmaktadırlar. Yani özetleyecek olursak: Tüm bilgiler, maddelerin türlerinde ve diziliş şekillerindeki farklarla belirlenmektedir. Dolayısıyla, tüm kuvvet alanları bilgi denilen sinyallerle oluşturuluyor ve bilgiler de, atomik-moleküler yapı taşlarının dizilimlerinin yaydıkları sinyallerden oluşuyorlar. Her farklı atom ve molekül dizilimi farklı bir sinyal sistemine sahiptir ve bu farklı sinyal sistemleri ile tüm varlıklar karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşip-haberleşirler. Minerallerin veya moleküllerin her biri, kendilerine has bir etkileme ve etkilenme alanına sahip oldukları gibi, hepsinin ortaklaşa etkilenip-etkileştikleri ortak bir kuvvet alanı da vardır: Gravite kuvveti. Kütlesi olan tüm varlıklar bu ortak güç sistemi sayesinde evrensel ölçekte birbirleriyle karşılıklı olarak etkileşip-haberleşirler. Yüzyılımızın başından beri, doğadaki varlıkların oluşumunda, atomlarla başlayıp, moleküllerle, hücrelerle devam eden hiyerarşik bir yapısallaşma bulunduğu bilinmektedir. Doğadaki parçalardan bütüne doğru olan bu yapısallaşma ve büyümenin teorik ilkeleri, “Theory of integrative levels” başlığı altında Feibleman (1954) tarafından şöyle özetlenmiştir: i-Her düzey altındaki düzey(ler)inkine ek, yeni bir özellik taşır. ii-Üst düzeylere doğru karmaşıklık derecesi artar. iii-Her sistemde, üst düzey alt düzeye bağımlıdır. iv-Her sistemde, üst düzey alt düzeye yön (hedef) gösterir. v-Herhangi bir düzeyin oluşumunda, oluşturma erki alt düzeydedir; üst düzey sadece hedef gösterir. vi-Herhangi bir düzeyde oluşan bir bozukluk, ilişkili tüm diğer düzeyleri de etkiler. Bu birkaç cümleden kolayca anlaşılabileceği gibi, herhangi bir şeyi yapma-oluşturma yeteneği alt-sistemlere aittir. Bir şeyi yapmak içinse bilgiye, bilgiye dayalı bilinçli davranışa gerek vardır. 1980’li yıllardan sonra bu yapısallaşma ve büyümenin “synergetics” olarak adlandırılan ve “information & self-organisation = Bilgiye Dayalı Örgütlenmeler”) (BDÖ) şeklinde özetlenen bir sistem içinde gerçekleştiği ıspatlanmıştır. (Haken 1983, 1999, 2000; Camazıne et al 2001). Sinerjetik, bilgi faktörünü fizik bilimi içine sokmuş, ancak bilginin kökeni karanlıkta kalmıştır. Bu sırada Gedik’in (1998) bir çalışması: 1- Doğadaki “information” siteminin eksponansiyel ve integratif olarak geliştiğini göstermiş; 2- Zaman kavramının doğadaki değişim-dönüşümlerin bir sonucu olduğunu ortaya koymuştur. Bu bilgilerin sinerjetik fizik bilgilerine eklenmesiyle, doğal sistemdeki bilgiye dayalı büyüme ve örgütlenmelerin nedeni, kitabın giriş bölümünde kısaca özetlendiği gibi, daha kolay anlaşılır olmuştur. Sinerjetik fizik şu konularda çok aydınlatıcı temel bilgiler sunmaktadır: 1- Varlıkları hareket ettiren kuvvet dediğimiz güç alanları nasıl oluşurlar? (Order parameter, yani düzen ölçütü oluşumları) 2- Her şey proton-nötron-elektron gibi bir-kaç temel parçacıktan oluştuğuna göre, nasıl oluyor da aynı tür parçacıklardan oluşan farklı kombinasyonlar değişik özellik oluşumlarına yol açabiliyor? Örn. bir hücrede farklı, bir insanda farklı duygu ve düşünceler nasıl oluşuyor? 3- Doğada çok farklı sistemler oluştuklarına göre, sistemler arası etkileşimler ne tür sonuçlar doğurur? (Circular causality, Control parameter) 1- Kuvvet Dediğimiz Güç Alanı Nasıl Oluşur? Fizikte “kuvvet alanı” diye bir kavram vardır. Bu, o alan içindeki öğeleri etkileyen yönlendiren güç sitemi (alanı) olarak bilinir. Güç sistemi denilen kuvvet alanları belli sınırlar içinde etkili ve geçerlidirler. Örneğin dünyamızdaki yer-çekimi alanı, dünyamız içindeki varlıklarda etkilidir; Mars gezegeninin kendine has ayrı bir çekim alanı vardır. Dolayısıyla, güç veya kuvvet alanları, sadece ait oldukları sistemlerde etkilidirler. Sistem denilen guruplaşmalar ise, atom-altı parçacıklardan başlanarak, atom, molekül, hücre, beden, göl, dünya, güneş-sistemi gibi değişik boyutlarda olabilmektedir. Neler “sistem” olarak işlev görür? Kendi ekseni etrafında dönen her varlık kendine has bir sistemdir: (her atom, her molekül, her gezegen, vs. birer sistemdirler.) Belli bir duvar veya sınır ile çevresinden ayrılan her gurup bağımsız birer sistemdirler: (Her mineral, her organ, her hücre, her beden, her devlet, her göl bağımsız birer sistemdirler.) Bir göl, bir ada, bir hücre, veya bir beden kendi içlerinde yarı-kapalı birer sistemdirler. “Yarı-kapalı” kavramı, bu sistemlerin dış dünyadan tamamen kopuk ve bağımsız olmadığı anlamına gelir, çünkü bu ortamlara dışarıdan güneş enerjisi girmekte, yağmur, beslenme ile çeşitli madde aktarımları olmakta; bu ortamlardan da dışarıya çeşitli şekillerde enerji ve madde aktarımları olmaktadır. Ama bu sistemler gene de çevrelerindeki diğer bölgelerden bağımsız, kendilerine has bir yaşam koşulu sergilerler, çünkü o göl, ada, veya hücredeki öğeler, sadece o ortam içinde yaşarlar ve dış ortamlara gidip-gelemezler. Bu nedenle ekolojik olarak o göl, ada veya hücre, kendilerine has özel bir ortam oluştururlar. O ortamda, örneğin bir zehirlenme olsa, o ortamdaki tüm öğeler bu felaketten etkilenirler. Halbuki dünyanın başka yerlerindeki canlılar için o felaketin etkisi, çok az olur. (Bu nedenle, tüm canlılarda, kendilerini sınırlayıcı ortamı algılayıcı bir mekanizma vardır ve jeolojik olaylarla bir ada veya göl gibi bir ortamda izole olan canlılar o özel ortamın koşullarına uygun metabolik ve morfolojik değişim-dönüşümleri gerçekleştirirler ve yeni türler oluştururlar.) Sistemler içinde bir kuvvet alanı oluştuğu ve o sistem içindeki tüm öğelerin bu kuvvet alanına uydukları bilindiğine göre, soru, bu kuvvet alanının nerden ve nasıl kökenlendiğine gelir ve dayanır. İşte bu noktada “information & self-organisation” (Bilgiye Dayalı Örgütlenmeler = BDÖ) olarak özetlenen sinerjetik fizik devreye girer ve bu kuvvet alanlarının nasıl oluştuğunu açıklar ve “order parameter” diye yeni bir kavram ortaya koyarak, doğadaki canlı-cansız tüm varlıkların oluşum ve gelişim sistemlerindeki gizemi çözer. “Order parameter” yani “düzen ölçütü”, herhangi bir sistemde geçerli olacak olan kuvvet alanını tanımlar. Şekilde görüldüğü üzere, bu kuvvet alanı, o sınırlar içindeki öğelerin karşılıklı etkileşimleri sonucu oluşur (atoms generate field). Ortaya çıkan bu alana, o sınırlar içinde geçerli olan “order parameter” (düzen ölçütü) denir ve bu düzen-ölçütü o sınırlar içindeki öğeleri köleleştirir. (field (order parameter) slaves atoms). Şekil 11: Varlıkları etkileyen kuvvet alanları, varlıkların karşılıklı etkileşimleri sonucu oluşurlar. Parçaların nasıl bir araya gelerek daha büyük boyutlu öğeler oluşturabildiklerini anlamak için şunu düşünün: Bir amaç için bir araya gelmiş insanların her biri bir yer işgal eder; o insanın bulunduğu noktada, o anda başka bir insan bulunamaz, yani iki varlık üst-üste, aynı hacme sığdırılamaz, çakıştırılamaz. Bu temel olguya, maddenin birbirlerini dışlaması anlamında exclusion-prensibi denir. Hâlbuki bu insanların düşünceleri karşılıklı olarak birbirleriyle aynı anda üst üste çakışacak şekilde bir araya gelebilirler ve bu çakışmanın sonucuna göre bir ortaklık (bir toplum) oluşturabilirler. Ve o üst sistem içinde tek bir varlık olarak davranıp, güçlerini birleştirerek büyük projeler yapabilirler. İşte bu durum doğa ve dünyadaki tüm oluşum ve gelişimlerde geçerli olan evrensel bir özelliktir. Bilgi varlıkların yapısallaşmalarında kayıt edilir. Örneğin bir insanın edindiği bilgiler, beynindeki sinir hücreleri arasında oluşturulan sinaps yapısallaşmalarında yeni protein türleri oluşturularak ve bu proteinlere o anlamlar atfedilerek kayıt edilirler. Hücrelere ait bilgiler, hücrelerin iç yapısallaşmalarında, farklı amino-asit dizilimi kombinasyonları olarak depolanırlar. Moleküllere ait bilgiler, faklı kimyasal element kombinasyonları olarak kayıtlıdırlar. Atomlara ait bilgiler, farklı proton-nötron-elektron kombinasyonları şeklindedirler. Atom altı parçacıkları bilgileri ise, çeşitli türlerdeki elektrik, manyetik potansiyeller, polarizasyonlar, up-down, top-bottom, vs gibi farklı değerler (flavour)-, spinler, vs. olarak kayıtlıdır. 2-Her şey proton-nötron-elektron gibi bir-kaç temel parçacıktan oluştuğuna göre, nasıl oluyor da aynı tür parçacıklardan oluşan farklı kombinasyonlar değişik özellik oluşumlarına yol açabiliyor? Örn. bir hücrede farklı, bir insanda farklı duygu ve düşünceler nasıl oluşuyor? Fizikçiler bu sorunu simetri kırılması ve solidification (yeni bir özellik sabitleştirilmesi) kavramlarıyla çözmüşlerdir. Bu iki kavramdan ne anlaşılması gerektiğini açıklayabilmek için tek hücreli yaşam tarzıyla, çok hücreli yaşam tarzı arasındaki geçişi inceleyelim. Hayvanlar gibi çok hücreli yaşam tarzına geçiş bilgisinin oluşmuş olduğu canlıların üreme tarzları, tek hücrelilikten çok hücreliliğe geçişteki simetri kırılması ve solidification olayını çok güzel yansıtırlar. Şekil 12: Çok hücreli yaşama geçişte simetri kırılması safhası. Hücreler bedeni oluşturmak üzere, 2-4-8-16-vs. gibi geometrik dizi şeklinde çoğalmaya başlarlar ve beden denilen sistemin temeli atılmış olunur. Yaklaşık bin hücrelik bir evreye kadar, tüm hücreler birbirlerinin tamamen aynı olacak şekilde çoğalırlar ve blastula safhası adı verilen, içi sıvıyla dolu küresel bir şekil oluştururlar. Dolayısıyla, çok hücreli tüm hayvanların büyümelerinin ilk safhaları tamamen bir birlerine benzerler ve içi sıvıyla dolu bir küre şeklindedirler. Bu küresel görüntü safhasındaki hücrelerden herhangi birini alıp, tekrar çoğaltmaya başlatırsanız o hücre tekrar 2-4-8-16- vs. şeklinde çoğalıp-büyüyebilir ve yeni bir canlı oluşturabilir. Ama bu safhadan sonraki gastrula safhasında, balon şeklindeki yapı, bir yerinden içe doğru bir kanal (gastrocoel) oluşturacak şekilde değişmeye başlar. İşte bu safhadan sonra, bedeni oluşturacak hücrelerin hepsinin kaderi ve özellikleri değişir! Hücreler öylesine kökten bir değişikliğe uğrarlar ki, artık bu hücreler bedenden koparılıp tekrar çoğalmaya bırakılırlarsa, önceki safhadaki kardeşleri gibi, 2-4-8-16 şeklinde çoğalıp, tekrar yeni bir beden oluşturamazlar. Bu yetenek kaybına, simetri kırılması denir. Gastrula safhasından sonraki hücrelerin, yeni bir canlı bedeni oluşturma özellikleri kaybolmuştur; ama buna karşın, başka bir yöndeki yeteneklerinin gelişmesinin önü açılmıştır: Bu hücrelerin, çevrelerinden gelen sinyalleri değerlendirerek, bulundukları konuma uygun bir şekilde, kalp, beyin, bacak gibi çok farklı alanlarda uzmanlaşma yetenekleri devreye girmiştir. Bir taraftan temel canlı oluşturma yeteneğinin kaybolması simetri kırılması olarak, diğer taraftan belli bir konuda uzmanlaşmaya yönelik yeteneklerin devreye sokulması olayı özellik sabitleştirilmesi (solidification) olarak tanımlanmıştır. Hücrelerin beden oluşturma süresince geçirdikleri bu simetri kırılması ve özellik sabitleştirilmesi olayı, atom-altı-parçacıklardan (aap) başlarlar. Aapların kombinasyonlarından oluşan kimyasal elementlerde yeni özellikler ortaya çıkar; Bu elementlerin kombinasyonları ile oluşan moleküllerde, elementlerin özelliklerinde simetri kırılmaları oluşur ve moleküllere ait yeni özellikler sabitleştirilir. Moleküllerden hücrelere geçişte yine simetri kırılmaları ve yeni özellik eklenip-sabitleştirilmeleri şeklinde yeni özellikler kazanılır. Hücrelerden çeşitli hayvan bedenleri oluşumlarına geçişte, yine simetri- kırılmaları ve yeni özellik kazanımları gerçekleşir. Bu şekilde her canlıda farklı duygu ve düşünce sistemleri ortaya çıkar. Şimdi, doğadaki farklı sistemlerde oluşabilecek değişim-dönüşümleri algılamaya yönelik olarak, bir insanın hücrelerinin duyu organlarıyla çevresindeki değişim-dönüşümler hakkında nasıl bilgi isteminde bulunup, bu bilgileri sabitleştirip-depoladığını görelim. 3- Her canlıya özgü farklı duygu oluşumları ve circular causality, control parameter kavramları İnsan bedenini oluşturan hücreler, çevrede yeni bir şey veya olay fark ettiklerinde, ‘epinefrin’ gibi bir hormon yayarak, dış-ortamda yeni bir şeyler olduğunu algıladıklarını belirtip, bunun çevrede nasıl değerlendirildiği hakkında ‘bilgi’ isterler! Bu konuda yapılan deneylerde (Schachter & Singer, 1962): Bedenlerine epinefrin hormonu verilen denekler arasına ajanlar yerleştirilerek farklı koşullar oluşturulmuştur. Ajanların kimi, “Oh, neşeden uçacağım” rolü, kimi “Of, üzüntüden öleceğim” rolü oynamıştır. Deneklerde ortaya çıkan davranışlar, ajanların davranışlarıyla büyük bir paralellik gösterir! Yani, hücreler dış ortamdaki her olayın o ortamdaki varlıklarca nasıl yorumlandığını dikkate alacak şekilde bir değerlendirme sistemi oluşturmaktadırlar. Üst-sistem yapıları, bulundukları çevre koşullarından bağımsız yaşayamazlar. Tüm varlıklar arasında ‘circular causality’ adı verilen karşılıklı bir etkileşim vardır. Duyu organları çevreyi tarayarak, neler olup-bittiği, olayın çevrede nasıl yorumlandığı hakkında hücrelere bilgi aktarırlar ve hücreler de, bu bilgilere göre bu olay hakkında kayıt oluştururlar. Doğada binlerce farklı sistem (canlı varlıklar veya cansız oluşuklar) bulunduğuna ve bunların her birinde farklı bir değişim-dönüşüm oluşabileceğine göre, bedenlerin davranışını etkileyebilecek çevre faktörleri de, yani ‘control parameters’, sürekli değişmektedir. Bu nedenle duyu organları çevrede olup-bitenleri beyin denilen bilgi-işlem merkezine aktarırlar ve hücreler de buna uygun olarak gerekli yapısal değişiklikleri gerçekleştirirler. Bedendeki amino-asitleri yeniden kombinasyonlara sokularak, doğadaki değişimlerle rezonansa girecek, onları algılayacak yeni proteinler; hücreler arasında yeni sinaps bağlantıları oluşturulur, vs. Beyinlerde gerçekleşen bu yapısal değişim sonuçlarına göre de insanlar değişik türlerde duygu oluşumlarına sahip olurlar. Dolayısıyla, duygu dediğimiz şey, beden denilen üst- sistemin bulunduğu ortam koşulları hakkında hücrelerimizin oluşturdukları değerlendirme kayıtlarıdır. Bir başka ifadeyle, duygular, insanların bakış açılarına göre değerlendirdikleri bir olayın hücrelerimizin dili olan biyo-fiziko-kimyasal reaksiyonlarla ifade edilme şeklidir. Bilginin artışına dayalı olarak doğada sürekli yeni formlar, yeni meslekler ortaya çıkar: İnsanlık kültüründe, yaklaşık 8-10 bin yıl önceleri tekerlek keşfedilir. Bu bilgi, tekerleklerin önüne bir (çift) at koşulması bilgisiyle birleştirilerek, at-arabaları oluşturulur. Sonraki nesillerde, bilgilerde sürekli değişimler olur; ağaçtan tekerleklerin yerini, önce madeni tekerlekler, sonra lastik tekerlekler alır. Atların yerini ise motorlar alır ve günümüzdeki modern- hızlı arabalar, uçaklar, vs. ortaya çıkarlar. Şekil 13: Bilginin gelişmesine bağlı olarak maddeler yeni kombinasyonlara sokularak, yeni nesneler oluşturulurlar. Böylece bilgi evrimleşerek devam eder ve bu bilgilere göre de, varlıkların şekilleri sürekli değiştirilir. Yani dünyamızda evrimleşen ve gelişen şey bilgidir. “Bilgi”ler “düzen ölçütleri” olarak maddelerin değişik şekillerde kombinasyon oluşumlarına yansıtılırlar. Canlılar alemindeki bilgi gelişimi ve yeni canlı türleri oluşumu da aynen böyle olur. Şekil 14: Canlı varlıkların şekilleri de, bilgi düzeyindeki gelişimlere bağlı olarak, atom ve moleküllerin değişik şekillerde kombinasyonlara sokulması sonucu oluşurlar. Denizel ortama özgü (a) şeklinde bir balığı ele alalım. Çevrede değişimler oluşup, bataklık gibi ortamlarda bazı bitkiler büyümeye başladılarsa, bu durumda, (a) balığı çevredeki bu değişimleri, hücrelerine aktarır. Dış ortamda bazı önemli değişiklikler olduğunu öğrenen hücreler, eski bilgilerde değişiklikler yapıp, bu ortamda yaşayabilecek yeni bir gövde tasarımı gerçekleştirirler ve (b) tipinde bir canlı ortaya çıkar. Bu şekilde, yeni bir “tavuk”, atası tavuk olmayan bir yumurtadan oluşmuş olur!!! Alt-sistem – üst-sitem ilişkilerini anlamamızı kolaylaştırıcı bir örnek: Tavuk-Yumurta ilişkileri: Her ikisi de, doğadaki değişim-dönüşümleri algılamaya ve bunlara uygun davranış içine girmeye çabalar. Tavuk, doğduğu andan itibaren, çevresiyle etkileşmeye başlar ve duyu organlarıyla çevresini algılar, ne var- ne yok; ne yararlı, ne zararlı, gibi konuları saptamaya çalışır. Tavuğun bilgi deposu, çevresiyle oluşturabileceği etkileşim türlerinin kayıtlarından oluşur. Eğitsel bilgi denilen bu bilgiler, güncel koşul verilerdir ve civcivin büyümeye başlamasından sonra düzenlenen sinir hücreleri arası sinaps bağlantıları ve yeni protein oluşumları şeklinde depolanır. Dolayısıyla tavuk sistemine ait bilgiler hücreler arası etkileşimlerde depolanır. Tavuk öldüğünde, hücreler arası bağlantılar kopmuş olacağından, tavuk bilgisi de sona erer! Şekil 15: Doğada sürekli olarak üst- sistemlerden alt-sistemlere doğru bilgi transferi olur ve bu yeni bilgilere göre, doğa ve dünya sürekli yeniden şekillenir. Yumurta bilgisi, süreklilik arz eden koşullara ait bilgileri ve de 3.5 milyar yıllık bir geçmişe ait değişim-dönüşüm kayıtlarını kapsar ve kalıtsal olarak kromozomlarda, yani hücre-içi-bağlantı-sisteminde saklanır. Her şeyde zaman içinde bir değişim-dönüşüm olduğundan, yumurtalar oluşturacakları tavuk yapılarını, bulundukları çevrede nelerin değişip-dönüştüğünü saptamak için geçici bir süreliğine oluştururlar. Nasılsa, bir süre sonra, diğer varlıklarda da, bir sürü değişim-dönüşüm gerçekleşecek ve o değişim-dönüşümlere uyum sağlamak için, yeni bir civciv modeli oluşturması zorunlu olacaktır!!! Dolayısıyla, tavuklar ve yumurtalar karşılıklı olarak birbirlerine bağımlıdırlar, ama asıl etkili ve söz sahibi olan yumurtadır ve yumurta tavuğu oluşturur ve onun geleceğini ve ömrünü belirler! Duyu organlarıyla algılanan sinyaller, koordinasyon merkezindeki sinir hücrelerinde değerlendirilir. Yeni bir bilgi söz konusu ise, ilgili sinir-hücreleri arasında yeni sinaps oluşumları ve yeni bir protein oluşturularak kayıt edilir. Bu şekilde, bedene ait bir bilgi, hücrelerin dili olan amino-asit sözcüklerinden oluşan genetik dile aktarılmış olur! Yani varlığın atomik diziliş yapısında bazı değişiklikler gerçekleştirilir. Bu şekilde tavuktan yumurtaya (yani üst sistemden-alt sisteme) doğru sürekli olarak bir bilgi aktarımı gerçekleşir. Bedenle hücre arası bu bilgi aktarımı, elbette maddenin en küçük parçalarına kadar bu şekilde devam eder ve bunun sonucu tüm üst sistemler en temeldeki yapıtaşlarına ve bilgi sistemlerine bağlanmış olurlar. Çevredeki değişim-dönüşümler “tavuklar” tarafından “yumurtalara” aktarılır ve yumurtalar da, bu yeni bilgilere göre, tavukları yeniden düzenleyip-yapılandırır, bedendeki atom ve molekülleri re-organize ederler! Tüm hayat sistemleri bu çerçevede oluşup-gelişirler! Özetle: Doğadaki tüm varlıklar değişim-dönüşüm içindeki bir doğada yaşadıklarının bilinci içindedirler ve çevrelerinde gerçekleşen değişim-dönüşümleri takip edici- algılayıcı sinyal (bilgi) sistemleri oluştururlar ve bu bilgilere göre yapısallaşmalarını sürekli değiştirip-yenilerler. Şekil 16: “Bilgi oluştur ve o bilgilere göre örgütlen” dürtüsü tüm varlıkların özünde bulunur. Bu nedenle doğada bilgi eksponansiyel olarak gelişim gösterir. Bilgi doğa ve dünyada eksponansiyel şekilde sürekli artıp-çoğalan tek temel unsurdur. Doğadaki madde ve enerji miktarı sabit iken, bilgi miktarı sürekli artmakta ve gelişen bu bilgiye göre, maddeler yeni kombinasyonlara sokularak, daha ekonomik sistem oluşumlarına doğru ilerlenmektedir. Tüm varlıklar bilgi sinyalleri ile yönlendirildiklerinden, her varlığın içinde çoğalma ve mevcut bilgi kapasitesini gelecek nesle aktarma dürtüsü bulunur. İşte bu dürtü nedeniyle, içimizdeki genetik bilgi dürtüsü, sürekli olarak karşı bir cins arayarak, genetik bilginin aktarılmasına yönelik bir eylem içine girmeye zorlar. Bunun için erkek ve dişiler arasında hep bir çekim kuvveti vardır. Çiçekler bunun için güzel renkler ve kokular oluşturarak, böcekleri vs. yi çekerler ve bilgi aktarımının devamını sağlayacak bir eylem gerçekleştirirler. Hayvanlar ve bitkiler karşılıklı olarak bir birlerine cazip gelecek özellikler oluşturarak, içerdikleri bilgi kapasitelerinin aktarılmasına yarayacak işlevlere girişirler. Hayatın yeryuvarındaki oluşum ve gelişiminin temelinde yatan dürtü budur. Bu dürtünün temelinde ise, kuantsal bilgi sisteminde aşağıda belirtilecek temel özellikler bulunduğundan, eninde-sonunda tüm varlıkların duygu ve davranışları evrensel ölçekli bir kalibrasyona tabi olmak zorunda kalır. Maddenin en küçük parçacıkları, cansız-bilgisiz öğeler değil, tersine, çevrelerini algılayacak ve en ekonomik sistemler oluşturacak temel bir bilgi setiyle donatılmışlardır. Maddenin en küçük parçacıkları ölü değil, canlıdırlar çünkü: Bilginin eksponansiyel (yani üssel) şekilde gelişim göstermesi, bilgi oluşumu başlangıcının maddenin en küçük parçacıklarından kökenlenmesini zorunlu kıldığı mantıksal ve matematiksel bir zorunluluk olması yanında, doğa bilimsel deneylerle de desteklenmektedir. Şimdi yapılan fizik deneylerine göre, varlıkların en küçük parçalarını oluşturan atom-altı- parçacıklarında çevre algılama (bilgi oluşturma) ve bu bilgiye göre davranış belirleme özelliklerini görelim: A)- Maddenin en küçük parçacıkları çevrelerinde kendileri ile ilişki içine girmek isteyen varlıkları algılayıp, ona göre davranırlar. Şekil 17: Önlerinde 2 farklı yol seçeneği bulunan fotonlar, her iki seçeneği birbiriyle kıyaslayarak, çıkan sonuca göre o yolları kullanırlar veya kullanmazlar. Interference-deneyleri S noktasından gönderilen fotonlar D noktasına konmuş bir detektör tarafından algılansın. S ile D arasına bir perde yerleştirilip, bu perde üzerinde S’den gönderilen 100 fotondan 1 tanesini D’ye geçirecek boyutta bir yarık (A) oluşturulsun. Aynı büyüklükte ikinci bir yarık (B) perde üzerinde biraz daha yukarıya yerleştirildiğinde, ve (A) yarığı kapatıldığında, yine S’den gönderilen 100 fotondan 1 tanesi D’ye ulaşır. Her iki yarık açık olduğunda ise, normal bir mantığa göre 2 fotonun D’ye ulaşması gerekirken, D’ye ulaşan foton sayısının, 0 ile 4 arasında değiştiği görülür! Yani bazen hiçbir foton D’ye ulaşmaz, bazen 4 tane ulaşabilir, bazen 1, 2, veya 3 tane! Şekil 18: Dalga şeklinde ilerlemelerde, kat edilecek yol dalga boyu ile ölçülerek, hangi değerde bir amplitüd değerine denk geldiğine bakılarak hareket hakkında karar verilir. Kaç tane fotonun D’ye ulaşacağının hesaplanması ise şuna göre olur: Dalga şeklinde hareket eden tüm sinyaller, şekilde gösterildiği gibi, ilerleme yönünde, kat ettikleri mesafeye göre, 0 ile başlayıp, önce maksimum sonra 0 ve sonra minimum ve tekrar 0 değerlerini alacak şekilde davranırlar. D’ye ulaşmak isteyen bir foton, kaç türlü yoldan hedefe ulaşabileceğinin hesabını yapar. Önünde iki yol vardır: SAD ve SBD yolları. Diyelim ki, (B) yolunu takip edecek bir foton, S’den yola çıktığında, (0) diyerek saymaya başlar ve ilerledikçe, 0.1,.. 0.3, ... 0.8, ..1(max), 0.9,.. 0.6,...0.2, ..0,...-0.2,.. -0.4, ...- 1(minimum), -0.8, .... –0.3, -0.1, 0 değerlerini alarak ilerler. Her 1 dalga boyu ilerlediğinde, sayacını sıfırlayıp, tekrar sıfırdan başlar! Bu yoldaki sayma işleminin, (D)ye vardığında –0.5 değeri ile sonuçlandığını varsayalım. (A) yolundan gidecek bir foton da aynı şekilde saymaya başlayıp, D’ye kadar ilerleme provası yapar. O yoldan ilerlendiğinde ulaşılan değerin +0.5 olduğunu varsayalım. Bu iki farklı seçeneğin sonuçları toplanır; sonuç (+0.5 – 0.5=0)dır. Sıfırın karesi alınır: o da sıfırdır. Yani, S’den çıkan bir fotonun D’ye ulaşması olasılığı sıfır olmuş olur. Her iki değerin de maximum (yani 1) olduğu durumda, iki maksimum değer elde edilmiş olunur, yani (1+1=2) olur. 2’nin karesi 4 eder; dolayısıyla, bu durumda D’ye ulaşacak foton sayısı 4 olmuş olur. Değerler 0.8 + 0.7 ise, (0.8 + 0.7= 1.5), dolayısıyla, D’ye ulaşma olasılığı 1.5’in karesi olan 2.25 olmuş olur!!!! 2. Deney: Şekil 19: Fotonların hangi yolu kullandıkları saptanmak için güzergahlara detektörler yerleştirildiğinde, fotonlar interferens yapmaya son verirler. Yukarıda belirlenen deney düzeninde bir değişiklik yapılıp, A ve B noktalarına foton saptayıcı özel detektörler konsun. Bu durumda, D detektöründe bir foton algılandığında, ya A veyahut B detektörlerinden biri aynı anda sinyal vermektedir. A ve B yarıkları arasındaki mesafe nasıl olursa olsun, foton sayısında bir artış veya azalma olmamaktadır. Bu deneylerden şunu anlıyoruz: Maddenin en küçük parçacıkları, çevrelerini algılayarak davranışlarını belirliyorlar. Kendileriyle etkileşim içine girmek isteyen bir varlık yoksa, önlerindeki seçenekleri değerlendirip, bir olasılık hesabı yaparak, bir karara varıyorlar ve ona göre davranıyorlar. Ama çevrelerinde kendileriyle etkileşime girmeye hazır bir varlık varsa (detektör), o zaman olasılık hesabına gerek duymadan, doğrudan o varlıkla etkileşiyorlar!!!! Nasıl bu kadar kesin yargıda bulunulduğunu soracak olursanız, yanıt şu olur: A veya B yarığının birinden geçen fotonun önünde sonsuz seçenek vardır; istediği yönde uzayın herhangi bir noktasına doğru gidebilir. Ama rasgele bir yön seçmiyor, ve kendisiyle etkileşebilecek tek bir noktaya, D detektörüne gidiyor! B) Maddenin en küçük parçacıkları her zaman mevcut en kısa yolu seçerler. 3. Deney: Şekil 20: Fotonlar hep en kısa, en kestirme yolu tercih ederler. S noktasına bir ışık kaynağı, P noktasına da bir detektör yerleştirilip, aralarına Q olarak gösterilen bir perde yerleştirilerek, fotonların direkt olarak S’den P’ye gitmeleri engellenmiş olsun. S’den gönderilen fotonların P’ye ulaşmalarını sağlamak için, bir cam düzlemi yerleştirilsin ve fotonlar bu camdan yansıyarak P’ye ulaşabilsinler. Camın üzeri şekilde görüldüğü gibi dar şeritler şeklinde işaretlenip, her bir şeritten tek tek yansıyacak fotonların P’ye ulaşması için geçecek süre hesaplanıp, bir grafik üzerine çizildiğinde, kırmızı hatlarla gösterilen zaman süreçleri ortaya çıkar. Yani A ve M şeritlerinden yansıyacak fotonlar en fazla zaman gerektirirler; B ve L biraz daha az; C ve K biraz daha az; D ve J biraz daha az; E ve I biraz daha az; F ve H biraz daha az; ve G şeridi en az zaman gerektirir. Bu nedenle fotonlar bu hesaplamayı yapıp, şekilde mavi oklarla gösterilen en kısa yolu seçerek, en kısa zaman gerektiren seçeneği tercih ederler. C) Maddenin en küçük parçacıkları önlerindeki tüm seçenekleri hesaplayıp, çıkan sonuca göre davranırlar. 4. Deney: Şekil 21: Fotonlar önlerindeki tüm seçenekleri dikkate alarak kendilerine bir yol belirlerler. 3. deneyde kullanılan düzende, fotonların gerçekten tüm bu A, B, C, ...M seçeneklerini dikkate alıp-almadıklarını saptamak için şöyle bir ek deney daha yapılmıştır. En fazla zaman gerektiren A ve B şeritleri açık bırakılıp, diğer şeritlerin üzeri kapatıldığında, P detektörüne foton gelmediği görülmüştür. (S ve P arasındaki mesafeye oranla, SAP ve SBP yollarının çok uzun ve kullanılabilecek şerit genişliğinin, dolayısıyla hesaplamaya alınacak farklı yol seçeneği sayısının çok olmaları nedeniyle, ortaya çıkacak değer, kısır döngü oluşturacak şekilde birbirlerini etkisini yok ederler. Şekilde (1) olarak gösterilen durumda fotonların dolambaçlı yolları kullanmaları durumunda, 1. deneyde açıklanan dalga boyuna göre hesaplama değerleri tüm yollar için üst üste toplandığında, bir vektör oluşturmazılar, sonuç değeri fasit döngü olur. 1 nolu rakamın altındaki sonuç değeri dairesel şekildedir, (kırmızı okun ucuna bak!); bir yön gösterecek durumda değil, dolayısıyla foton bir yere gidemiyor.) Ancak, bu A ve B şeritlerinin üzeri, şekilde görüldüğü üzere ışığı yansıtacak ve yansıtmayacak şekilde daha küçük bölümlere ayrılıp, ölçümler yapıldığında, (2) durumundaki değer ortaya çıkar ve belirgin bir sonuç değeri oluştuğu görülür. Cam üzerinde belli kesimlerin hesaba katılmaması durumunda, diğer bölgelerin güzergah olarak yine çok uzak ve dolambaçlı olmalarına rağmen, fotonlar bazı kesimlerin negatif etkilerinden kendilerini kurtulmuş hissettiklerinden, mevcut seçenekler değerlendiriliyor ve hesap sonuçları bu defa belli bir vektör uzunluğuna ulaştığından, P detektörüne gidiyorlar. 5. Deney: Şekil 22: Elektronlar da önlerindeki tüm seçenekleri hesaplayarak kendilerine bir yol belirlerler. Elektronlarla yapılan deney ve ölçümlerde, bir detektörde kaydedilen elektronların spinleri, yükleri, vs özelliklerinin, önlerindeki seçenek sayısına göre artıp-azaldığı saptanmıştır. Yani (S) kaynağından gönderilen bir elektronun, şekilde gösterilen bir tarzda, önündeki tüm seçenekleri hesaplarcasına özellik değişikliklerine sahip olduğu ölçülmektedir. Madenin en küçük parçacıklarının da dahil olduğu tüm varlıkların önlerindeki tüm seçenekleri hesaplayarak kendilerine bir yer ve yön belirlediklerini göstermenin en basit yolu, fizik yasalarının tanımında yatar. Örneğin gravite yasası şöyle der: “Tüm varlıklar kütleleri ile doğru orantılı, aralarındaki mesafenin karesi ile ters orantılı olacak şekilde birbirlerini çekerler” der. Bu nedenle bir şakül, çevresindeki tüm varlıkların kütlelerini ve kendisine olan uzaklıklarını en hassas şekilde algılayıp, gerekli hesaplama sonucuna göre bir yöne doğru sapar. Bir mıknatıs aynı yöntemle kendisini etkileyen tüm manyetik alanları algılayıp, kendine ona göre bir yön belirler. Onlardaki bu özellik, maddenin en küçük parçacıklarındaki “tüm seçeneklerin hesaba katılarak çıkan sonuca göre davranılması” ilkesinin devamından başka bir şey değildir. Özet olarak: Maddenin en temel parçacıkları önlerindeki tüm seçenekleri dikkate alıp, gerekli hesaplamaları yapıyorlar ve çıkan sonuca göre davranıyorlar. . D) Maddenin en küçük parçacıkları her zaman en ekonomik konuma göçme dürtüsüne sahiptirler. 6. Deney: Şekil 23: Elektronlar hep en ekonomik konumlu yerlere göçerler. Maddenin en küçük bileşenleri olan atom altı parçacıkların davranışlarında Tünelleme etkisi (tunneling effect) denilen bir olay gözlemlenmektedir ve bu fiziksel olaya dayanılarak da “Tunneling Electron Microscope” adı verilen mikroskoplar üretilmiştir. Olay şekilde gösterildiği gibi özetlenebilir: (A) ortamında bulunan bir elektronun çevresinde, daha düşük enerji düzeyinde bir (B) ortamı oluşturulduğunda, (A) ortamındaki elektronların (B) ortamına zıpladıkları görülmüştür. Bu olay yine yukarıda açıklanan “Bilginin eksponansiyelliğine” dayalı bilgili ve bilinçli olmanın bir görüntüsüdür. Elektron gibi maddenin en küçük yapıtaşları “cansız, ölü ve bilgisiz” olsalardı, (A) gibi bir ortamda hareketsiz olarak durmaları gerekirdi. Ama durmuyorlar ve çevrelerini algılayıp, “daha ekonomik bir yer var mı?” diye araştırıp, o noktaya zıplıyorlar. Elektronlarda tünelleme etkisi olarak bilinen bu davranış, onların kombinasyonlarıyla oluşan üst-sistemlerde de aynen devam eder. Örneğin biz insanlardaki şu davranışa bakın: Bulunduğu yerdeki yaşam koşullarından memnun olmayan ve “İstanbul’un taşı-toprağı altındır” şeklinde bir bilgi alan biri, tüm varını-yoğunu ortaya koyup, İstanbul’a göç eder! İşte bu davranış, elektronların tünelleme etkisinin tamamen aynısıdır. Maddenin en temel öğelerinden biri olan elektronların bu en ekonomik konumlu sistemlere göç etme dürtüsü, varlıklar arası yarışlarda en ekonomik sistemler oluşturma yarışının sürdürülmesinin temel nedenidir. Bir canlı yeterince ekonomik bir şekilde yaşayamıyorsa, içindeki elektronlar daha ekonomik olan diğer sistemlere göç edeceklerdir; bunun sonucu da, o varlığın yapısı bozulup-dağılacaktır!!! E) Atom-altı parçacıklar arasındaki evrensel ölçekli karşılıklı bir etkileşim sistemi vardır: Quantum - entanglement veyahut Einstein-Podolsky- Rosen Paradoksu (EPR-effect) 6. Deney: Yüz yıl öncesine kadar, maddeleri oluşturan temel öğelerin cansız, ölü nesneler (varlıklar) olduğu sanılıyordu. 1920’li 30’lu yıllarda yapılan araştırmalarda atom-altı parçacıkların davranışlarının, gözlenip-gözlenilmeme durumuna göre değiştiği saptanınca, fizikçiler arasında yorumlama farklılıkları ortaya çıkar. Bir gurup fizikçi (Bohr, Heisenberg, vd.) Kopenhagen yorumu denilen ve parçacıkların olasılık hesabına göre davrandıklarını ileri süren Kuantum Mekaniği adı altında yeni bir fizik dalı oluşumunu başlatır. Diğer bir gurup (Einstein, Schrödinger, vd.) “Allah zar atmaz!” şeklinde bir görüşü savunarak, bu şekilde yorumlanan bir kuantum mekaniğinin geçerli bir fizik yasası olarak kabul edilemeyeceği yönünde tavır alırlar ve Einstein-Podolsky-Rosen (EPR) Paradoksu, veyahut Schrödinger’s Cat (Schrödinger-kedisi) gibi çelişkiler doğuracağını ileri sürerler. Bunlardan EPR-paradoksu şöyledir: Atom-altı parçacıkların spin, polarizasyon gibi özellikleri vardır. Örneğin bir elektron yukarı veya aşağı (sağa veya sola) spinli olabilir. Herhangi bir kaynaktan bir çift elektron oluşturulup, bu elektronların biri (A) detektörüne, diğeri tam ters yönde ve (A)dan çok uzak bir mesafede bulunan (B) detektörüne gönderilmiş olsun. (A) detektörünün başındaki kişi detektörüne gelen elektronun spinine baktığında “sağ” spinli olduğunu gözlemliyorsa, (B) detektörünün başındaki gözlemci “sol” spinli bir elektron gözlemleyecektir! Kuantum mekaniği kuramı bunu gerektirmektedir. Einstein ve arkadaşları ise, görecelilik kuramına göre, ışık hızından daha hızlı bir haberleşme olamayacağı için, ışık hızıyla bir birinden uzaklaşan iki elektronun vardıkları noktadaki davranışlarının birbirlerine göre ayarlanmalarının mümkün olamayacağını, dolayısıyla, kuantum mekaniği kuramının tutarsız olması gerektiğini ileri sürmüşlerdir. Einstein 1955’de ölür; ama 1980’li yıllarda EPR-düşünsel deneyi gerçekleştirilir ve Einstein’ın yanıldığı, kuantum mekaniği kuramının geçerli olduğu ortaya konur (Aspect et al. 1982, Aspect 1999). Bir fizikçi: “Tuhaf ama gerçektir ki, odunların üzerine düşen bir parçacık, kendini dinleyecek bir varlık yoksa hiç ses çıkarmaz!” şeklinde bu olayı ifade eder. “To paraphrase, a particle falling in the woods does NOT make a sound if there is no one to hear it. Strange - but true!” (David R. Schneider, http://www.drchinese.com/David/EPR_Bell_Aspect.htm) Tavuk-yumurta ilişkileri çerçevesinde, yeni civciv modellemeleri oluşumlarının tarihsel aşamaları Canlı cansız tüm varlıklar, değişim ve dönüşüm içindeki bir doğada bulunduklarının farkındadırlar ve sürekli olarak bu değişim-dönüşümlerin hangi yöne doğru olduğu konusunda bilgi edinmeye çalışarak, kendilerini oluşturan bileşenlerinde gerekli değişimleri yapıp, doğadaki değişimlere uyacak yeni şekillere, yeni yapısal öğelere kavuşurlar. Bir varlık, çevrede bir değişim-dönüşüm algılaması karşısında, kendi davranışını o değişim-dönüşüme nasıl uygun hale getirir? Şekil 24: Bir sistemin depolayacağı enerji miktarı veyahut yayacağı sinyal, bileşenlerinin diziliş şekline göre değişir. Bir şey algılarken, beynimize iletilen sinyaller oradaki hücreleri aktive ederler. Hücreler çeşitli amino-asit dizilimi kombinasyonları yaparak, gelen sinyalle rezonansa girebilecek bir protein sentezlemeye çalışırlar. Uygun bir protein sentezlendiğinde, çevredeki o değişim- dönüşüm algılanmış ve tanımlanmış olunur. Sonra da gereken diğer işlemlere geçilir. Dolayısıyla, çevreyi algılama, bilgi edinme olayı, bedendeki kimyasal elementlerin yeni bir re-organizasyonu olayıdır. Doğadaki madde miktarı ? bellidir; aynı miktardaki bu temel maddeler, değişik kombinasyonlara sokularak, daha ekonomik sistemler oluşturulmaya çalışılmaktadır. Bunun nedeni ise, varlıkların depoladıkları enerji miktarının, atom veya moleküllerin diziliş şekline göre farklılıklar göstermesidir. Şöyle ki: Yukarıdaki şeklin altında, bakır bir levha üzerine, elips oluşturacak şekilde dizilen kobalt atomları görülmektedir. Elipsin odak noktalarından sağdaki boştur, diğerine ise yine bir kobalt atomu yerleştirilmiştir. Böyle bir atomik diziliş sisteminin depoladığı enerji ise, şeklin üstündeki kısımda gösterilmiştir. Elipsin çevresini oluşturan atomların üzerinde depolanan enerji miktarı, küçük pikler oluşturacak şekildeyken, elipsin odak noktalarında depolanan enerji miktarı anormal derecede yüksektir. Hele hele hiçbir kobalt atomunun bulunmadığı odak noktasında bile (sağdaki odak noktası)!!!! Bu olgu, doğadaki enerji dağılımının (dolayısıyla kuvvet faktörünün) neye göre olduğunu göstermesi bakımından çok anlamlıdır. Blok diyagram olarak gösterilen şekilde, “Attractor” = “çekim merkezi” olarak tanımlanan kavram açıklanmaktadır. “Attractors” = “çekim merkezleri” şekilde görüldüğü gibi, suyun akacağı, depolanacağı konumları gösteren bir işleve sahiptirler. Şekil 25: Varlıklar birbirleriyle sürekli yarışarak, hep daha ekonomik sistemler, yani çekim merkezleri oluşturma çabası içindedirler, çünkü enerji hep en ekonomik yerlere akar . Tüm atomlar normal ve eşit bir şekilde dağılmış ve yerleşmiş olsalardı, (c) deki gibi düzgün bir enerji dağılımı söz konusu olurdu. Her varlığın, oluşturduğu bilgiye göre, değişik oranda enerji depolama yeteneği oluştuğundan, doğada sürekli olarak daha fazla enerji depolayacak kombinasyonlar oluşturma yarışı kaçınılmaz olmaktadır. Bu şekilde (A) (B) gibi daha ekonomik çekim merkezleri oluşturulmakta, doğadaki enerji de bu merkezlere doğru akmaktadır. Elektron, foton, vs. gibi atom-altı parçacıkları hep en ekonomik konuma geçme dürtüsü ile (tunneling effect) donatılmış olduklarından, doğada enerji hep en ekonomik sistemlere doğru akar. Enerjideki bu akım, kuvvet dediğimiz hareket ettirici mekanizmanın oluşumunu tetikler. Bu olgu bilgi oluşumunun üssel şekilde gelişmesinin temelindeki dürtüyü oluşturur. İşte bu nedenlerden dolayı, doğada sürekli olarak en iyi atom-molekül kombinasyonları oluşturma yarışları vardır. Bilgi dediğimiz sinyaller, beden denilen maddi varlıklara bağlı olmaksızın, bedenden bedene aktarıldıklarından, evrende sürekliliklerini korumakta ve maddelere sürekli yeni şekiller, yeni kombinasyonlar kazandırarak, en ekonomik bir sisteme doğru ilerlemektedirler. Bakır levha üzerinde elips oluşturacak şekilde dizilen kobalt atomları sisteminde, elipsin odak noktaları, “attractor” “çekim merkezi” konumundadırlar. Kuantum ve sinerjetik fizik verilerinin ortaya koyduğu üzere, doğa ve dünyamızda maddenin en temel parçacıklarından kaynaklanan, bilgi oluşturarak kendi kendi-kendine yeni üst sistemler içinde örgütlenme dürtüsü bulunmaktadır. Bu temel dürtü sisteminin bilinen özellikleri şunlardır: - En kısa zamanda, - En kısa yoldan, - Mevcut tüm seçenekleri ve öğeleri dikkate alıp, kullanarak, - En ekonomik yeni sistemler oluşturmak. Şimdi, yeryuvarı yıllıklarında kayıtlı olan hayatın tarihsel gelişim aşamalarını gözden geçirerek, sinerjetik fiziğin öngördüğü bu doğa yasasına göre dünyamızda gerçekleşmiş olan hayat sistemi oluşumunun bir özetini görelim. Yeryuvarı arşivlerinin sıraya konularak okunmasıyla hayatın oluşum aşamaları konusunda elde edilen sonuçlar. Yerbilimciler, yeryuvarında şimdiye kadar oluşmuş "arşiv tabakalarını" sıraya koyarak (hangisinin daha eski, hangisinin daha yeni olduğunu belirleyerek), tek tek incelerler ve bunların sonucunda da, dünyamızda eskiden neler olmuş, neler bitmiş olduğunu, oldukça ayrıntılı bir şekilde ortaya koyarlar. Yerbilimciler, tabakaların veya diğer tür kayaçların mutlak yaşlarını saptamanın sistemini de keşfetmişlerdir. Bu da doğadaki mevcut temel kimyasal elementlerin "izotop" denilen farklı ağırlıktaki ama aynı kimyasal özellikteki "ikizlerinden" yararlanılarak olmaktadır. Uranyum, potasyum, karbon, vs. gibi çoğu temel kimyasal elementlerin, nötron fazlalığı veya azlığı olan "izotop" kardeşleri vardır. Bu izotop kardeşlerin kimisi sabittir, zaman içinde değişmezler. Ama bazıları, sabit değillerdir ve belirli kurallar çerçevesinde parçalanarak, daha başka temel elementlere ve atom-altı parçacıklarına ayrılırlar. Bu parçalanma süresi, zamana bağlıdır. Bir kayaç oluştuktan sonra, o kayacın içinde hangi tür elementlerin hangi oranlarda bulunduğu laboratuarlarda çok hassas olarak ölçülebilmekte ve bu oranların ne kadar zamanda oluşabilecekleri hesaplanarak, kayacın oluşum yaşı saptanabilmektedir. Bu sayede, yerbilimciler, hem göreli olarak, yani alttaki tabakaların daha yaşlı, üsttekilerin daha genç dönemleri temsil ettikleri olgusu yanında, herhangi bir kayaç parçasının mutlak yaşını da saptayarak, kaç milyon yıl öncesine ait olduğunu yaklaşık % 5 lik bir hata payı çerçevesinde belirleyebilmektedirler. Eski zaman canlılarını araştıran bilim adamları olan "paleontolog veya paleobiyologlar" yeryuvarı tarihi boyunca oluşmuş olan tüm tabakaları yaprak yaprak inceleyerek, "hayatın tarihsel gelişimini" adım adım izleyebilmektedirler. 4.6 milyar yıllık bir geçmişe sahip olan yeryuvarının, ilk bir milyar yıllık döneminin çok sıcak olduğu, bu nedenle de, üzerindeki su kütlesinin sürekli buhar halinde olması nedeniyle, deniz veya göl gibi "kayıt tutucu, yani tabaka oluşturucu" ortamların olmadığı anlaşılmaktadır. Hayat suya bağımlı bir olaydır. Bu nedenle, deniz veya göl gibi sulu ortamların mevcut olmadığı bir dünyada, hayat olması da beklenemez. Dünyamızın oluşumunu takip eden süreçte, gittikçe soğumaya başlaması nedeniyle, yüzeyinde sert bir kabuk oluşumu başlar. Bu arada, atmosferde buhar olarak bulunan H 2 O da, sıcaklığın düşmesi sonucu, "suya" dönüşür ve bu şekilde yeryuvarında ilk karalar ve denizler oluşmaya başlar. A- Denizlerde başlayan bir hayat sistemi 1- Dünyamızın ilk sakinleri deniz sularında yaşayan prokaryotik bakterilerdir. Şekil 153: Yaklaşık 3.5 milyar yıl öncesi kayaçlarında bulunan bir bakteri türü. Dünyamızın en eski canlı kayıtlarına, yaklaşık 3.5 milyar yıl öncelerine ait olan tabakalarda rastlanır. Bunlar, günümüz dünyasının da en ilkel ve basit yapılı canlıları olan prokaryota gurubuna ait bakterilerdir. Bakteriler yaklaşık bir mikron boyutundadırlar. Bakteriler çok çeşitli koşullarda yaşayabilen enerji ve çok çeşitli kaynaklarından yararlanan canlılardır. Çok çeşitli kimyasal reaksiyonlar yaparak, bulundukları ortamdaki kimyasal bileşikleri değiştirebilirler. Örneğin fotosentezle şu reaksiyonu gerçekleştirebilirler: 6CO 2 + 6H 2 O + Güneş enerjisi = C 6 H 12 O 6 + 6O 2 Bu tür kimyasal tepkimeler sonucunda, canlıların bulundukları ortamdaki madde bileşimi değişimlere uğrar. Örn. ortamdaki CO 2 miktarı azalıp, O 2 miktarı artmaya başlar. Bu tür değişimler sonucu, atmosfer, hidrosfer ve biyosferdeki kimyasal bileşimler sürekli değişir. Ortamın kimyasal bileşimi değişince, o yeni kimyasal bileşimleri kullanacak yeni bakteri türleri oluşurlar. Bu şekilde canlılar alemindeki çeşitlilik artışının ilk adımları atılmış olunur. 2- Bakterilerden sonra yaklaşık 2 milyar yıl önceleri ökaryot tek hücreli canlılar dünyamız denizlerinde görülmeye başlar. Bakterilerin etkinliklerinin atmosfer, hidrosfer, biyosfer gibi doğal ortam koşularında birçok değişiklikler yapmaları, varlıklar arası sinyal etkileşimlerini muazzam bir yoğunluğa ulaştırmıştır. Bu olay aynen günümüz insanlığının karşı-karşıya bulunduğu duruma benzemektedir: Binlerce yıldır hem insan nüfusu artmış, hem birçok yeni meslek gurupları Parçaların Kütleleri Toplamı > Birleşiğin Toplam Kütlesi ortaya çıkmış; insanlar arası etkileşim dünya ölçeğine ulaşmış ve artık insanlar kaçıp tek başlarına bir ada gibi bir yerde yaşayamaz duruma gelmişler. Bu durum karşısında, ya karşılıklı olarak birbirlerini yok ederek hayatta kalma yarışını sürdürecekler, ya karşılıklı olarak anlaşıp-uzlaşıp, mevcut koşullara uygun daha ekonomik bir yaşam sistemi ortaya koyacaklar. “Büyümeye - Birleşmeye Neden Olan Temel Dürtü” başlığı altında açıklandığı üzere, varlıklar birbirlerinden kopuk, bağımsız yaşadıkları zaman çok fazla enerji harcarlar. Halbuki birbirleriyle birleştikleri ve karşılıklı olarak hizmet alış-verişi ortaklığı içine girdikleri takdirde, daha az enerji harcayan, daha ekonomik üst sistemler ortaya koyarlar. Örneğin H 2 O molekülünde, hidrojen ve oksijen karşılıklı bir hizmet alış-verişi ortaklığı içindedir: Biri diğerine bir elektron verir; diğeri ona bir pozitron verir; bunun sonucu daha az enerjiyle geçinebilen bir molekül oluştururlar. Bireysellikle toplumsallık arasındaki ilişkinin sırrı buradadır. Bu ilişki şöyle ifade edilir: Şekil 154: Varlıklar guruplaşmalar yapıp üst- sistemler içinde bir araya geldikçe, daha ekonomik durumlara geçerler. Varlıklar üst-sistemler içinde birleştikçe, daha az enerji harcarlar ve bu nedenle “hafifleşirler”. Ağırlıktaki bu azalma, E=mc 2 formülü uyarınca, üst-sistemi bir arada tutan bağ-enerjisine dönüşür. Bütün sorun, “hangi bileşimdeki öğeler bir araya gelirlerse daha ekonomik bir üst sistem oluşturulabilir?” bilgisinin saptanmasına gelir – dayanır. Bunun cevabı ise, sinerjetik fizik verileriyle ortaya konmuştur: Oluşturulan bilgiler birbirleriyle yarıştırılırlar; tüm ilişkililer dikkate alınarak, en kısa yoldan, en ekonomik çözüm formülünü oluşturan hayatta kalır! Çünkü elektronlar en ekonomik sisteme göç ederler. İşte bakteriler arasındaki sorun böyle çözülür ve tüm ilişkili bakterilerin ortaklıklarıyla ökaryot tipi hücreler oluşurlar. Bu nedenle ökaryotlar prokaryotlara göre, çap olarak 10 kattan fazla bir boyutta oldukları gibi, ağırlık ve hacim açısından da binlerce kat daha büyüktürler. Son yıllarda olanaklı olan elektron mikroskobik ve gen teknolojik araştırmalar ökaryotların prokaryotik hücrelerin birleşmeleriyle oluştuklarını ortaya koymaktadır. (Margulis 1993, Dyall et al. 2004.) Nitekim ökaryot hücrelerde, mitokondria, kloroplast gibi organeller bulunmaktadır. Bu organeller, "canlı içinde canlı, veya devlet içinde devlet" gibidirler; kendi genleri vardır, yani kendilerine özgü bir bilgi bankaları bulunur; oldukça (otonom) bağımsızdırlar. Bu organeller üzerinde yapılan genetik aminoasit dizilimi benzerliği (akrabalığı) araştırmaları, onların, içlerinde bulundukları hücreden çok, prokaryotik eşlenik bakterilere daha yakın olduklarını ortaya koymuştur. Ökaryot hücrelerin prokaryot hücrelerin ortaklıklarından ortaya çıkmış olmaları olgusu, “Bilgi oluştur ve bu bilgilere göre örgütlen!” dürtüsünün etkinliği sonucudur: Mevcut olan tüm öğeler kullanılarak, - hem daha ekonomik yeni bir üst-sistem oluşturulmuş, - hem çok daha fazla bilgi depolama ve depolanan bu bilgilerin birbirleriyle karıştırılmalarını önleyici yeni bir sistem ortaya konmuş (çekirdekte histon denilen makara-gibi yuvarlaklara sarılma yöntemi), - hem de bireyler arasında genetik bilgi alış-verişine ve bu sayede edinilen bilgilerin çok daha etkin bir şekilde kullanılmasına olanak sağlayan yeni bir değer yargısı oluşturulmuştur: seks! Şimdi bunları kısaca açıklayalım: - Ökaryotların prokaryotlara göre daha ekonomikliğini göstermek için, 1 mol şekerden yararlanma derecesine bakalım: Prokaryotlar fermentasyon işlemiyle glikoz (şeker) molekülü başına 2 ATP elde ederlerken, ökaryotlar hem bu fermantasyon yöntemini kullanarak önce 2 ATP lik bir verim elde ederler; sonra ise, bu reaksiyonlarda ortaya çıkan piruvat moleküllerini oksitleyerek, onlardan tekrar ATP üretimini çoğaltırlar ve sonuçta kat be kat fazla ATPlik verim elde etmiş olurlar. - Prokaryotlarda bilgi, sitoplasma içindeki basit bir DNA ipliğinde sıralanan amino-asit dizilimlerinde bulunur. Buna karşın ökaryotlarda genetik bilgi, çekirdek denilen ve özel bir zarla sitoplasmadan ayrılmış bulunan bir kafes içinde bulunur. Diğer ikinci ve önemli bir fark ise, prokaryotların genetik bilgisi bir tesbih şeklinde tek bir zincirlemeden oluşurken, ökaryotlarda çok büyük dizilimlerden oluşurlar ve bu büyük dizilimler bir birleriyle karışıp- kördüğümler oluşmasın diye, histon adı verilen yuvarlak sarılım aygıtları oluşturularak, ipliklerin kördüğüm oluşturmasını engelleyen makaralar gibi özel sarılma sistemleri oluşturulmuştur. - Artan bilgi kapasitesini depolamaya yarayan bu makaralara sarma işlemi yanında, ökaryotlar bir yenilik daha oluşturmuşlardır: Karşılıklı olarak bireyler arası bilgi-değiş- tokuşunda bulunarak, karşılıklı deneyimlerden yararlanmak! İşte seks dediğimiz ayrımın nedeni bu bilgi alış verişine dayanır. Hücreler bu bilgi alış-verişine o kadar önem vermişlerdir ki, canlılar çeşitli metabolik reaksiyonlarla seks savaşları yapacak, veya hayatlarını bu uğurda feda edecek derecede bu eyleme zorlanmışlardır. Seks ayrımı, canlılar alemindeki ayırıcı özellik olan tür farklılığının oluşumuna yol açmıştır. Her canlı, kendi genetik bilgileriyle çakışabilecek bilgiye sahip olan eşleniğini kolayca ayırt edebilmek için çeşitli yöntemler oluşturmuşlardır: Kimi belli renkler, kimi belli kokular, kimi belli geometrik şekiller, vs. oluşturarak, karşılıklı şekilde birbirlerini tanıyıp, karşılıklı bilgi alış-verişi sağlanmasını güvence altına almaya çabalamışlardır. Çünkü bilgi oluşturmak onlar için çok çok önemlidir!!! Tüm canlıların, yavrularını yetiştirmek için gösterdikleri olağan-üstü çabalar, yine bilgiye ve onun aktarılmasına verilen önemden kaynaklanmaktadır. Canlılar arasında yapılan tüm kavgalar ve savaşlar da, her bir canlının sahip olduğu bilgiyi diğerine empoze etmesi gayretlerinden başka bir şey değildirler. Şekil 155: Yaklaşık 800 milyon yıl öncelerine ait ökaryot hücre kalıntıları (Knoll 1991’den) 3-Ökaryot hücrelerin karşılıklı ortaklık ilişkilerine girmeleri ile yeni bir üst-sistem (= çok hücreli canlıların) denizlerde oluşması Yukarıdaki paragraflarda açıklanan doğa yasası işlemeye devam eder ve ökaryot türü canlıların sayısı ve çeşitliliği, bunlara bağlı olarak da, diğer varlıklar arası etkileşim ve çeşitlilik gittikçe artar. Varlık çeşitliliklerinde ve sayılarında oluşan bu artış, tüm bu varlık sistemlerini birbirleriyle karşılıklı etkileşimlere zorlar. Bu defa ortada prokaryotik canlıların yanı sıra, çok sayıda ökaryot hücre çeşitliliği ve bolluğu vardır. “Bilgi oluştur ve bu bilgilere göre daha ekonomik yeni bir üst-sistem oluşturacak şekilde örgütlen!” dürtüsü yine etkisini gösterir ve hücreler karşılıklı ortaklık ilişkilerine girecek bir bilgi sistemi oluşturarak, çok hücreli canlı yaşamını devreye sokarlar. Önce yaklaşık 800-900 milyon yıl önceleri çok hücreli deniz yosunları ve 600 milyon yıl önceleri ilk çok hücreli hayvanlar dünyada yerlerini alırlar. Şekil 156: Ediacara faunası örnekleri Yaklaşık 600 milyon yıl öncelerine ait tabakalarda ilk çok hücreli hayvanlıların izleri görülmeye başlanır. İlk defa Avustralya'daki Ediacara tepesinde bulunmalarından dolayı, "Ediacara faunası" olarak adlandırılan bu canlı topluluğundaki bazı organizma örnekleri şekilde görülmektedir. 4- Denizel hayvanlarda sert kavkı ve iskelet yapımı bilgilerinin oluşturulması Yaklaşık 550 milyon yıl öncelerinin tabakalarında, hayvanlar aleminin nasıl büyük bir patlama gösterircesine çeşitlendiğinin kayıtları bulunur. Ediacara tipi fauna yok olmuş, onun yerine, çok farklı şekillerde, çok farklı özelliklerde bir çok yeni canlı tipi ortaya çıkmıştır. Bu yeni ortaya çıkan canlı gurupları arasında, deniz salyangozları, midyeler, derisidikenliler gibi günümüz canlı guruplarının benzerleri de vardır; ama bunların yanında, günümüz hayvanlarına hiç benzemeyenlerinin sayısı, çok çok daha fazladır! Kambriyen dediğimiz bu döneme ait hayvanlar aleminden bazı örnekler şekilde verilmiştir. Kambriyen faunasında dikkati çeken bir husus, canlıların büyük çoğunluğunun sert bir koruyucu kavkı oluşturmuş olmalarıdır. Şekil 157: Kambriyen denilen dönemin başlangıcında, sert kabuk veya kavkı yapabilme bilgisi oluşmuştur. Sert bir iskelete bağlanma olanağı veyahut sert bir kavkının koruyucu etkisine sahip olmayan çok hücreli bir varlığın yaşam ortamı çok sınırlı olmak zorundadır, çünkü yumuşak dokulu canlılar yoğun dalga hareketleri olan yerlerde barınamazlar. Bu nedenle, denizlerde canlı çeşitliliği arttıkça, tüm denizel ortamlara uygun canlı bedenleri oluşturmak için, midye, salyangoz gibi sert koruyucu kavkıların oluşturulma bilgileri gerekli olmuş ve gerçekleştirilmiştir. Koruyucu veya destekleyici kavkı oluşturma bilgisi, çok hücreli canlıların aktif hareket etme yeteneklerini hızlandırmalarına yol açmış ve nautilidler gibi denizaltı gemilerinin dalma ve yükselmeleri veyahut jet-prensibine göre hareket eden uçakların hareket prensiplerine benzer yöntemler oluşturularak, tüm denizel ortamlarda yaşama olanaklarına kavuşulmuştur. Şekil 158: Ordovisiyen döneminde sal benzeri bir yapı üzerinde denizler üzerinde yüzecek koloni yaşamı (B) ve jet-prensibiyle aktif yüzücü canlılar (A) ortaya çıkarlar. Şekil : (A) şeklinde 450-500 milyon yıl öncelerine ait hızlı bir deniz yüzücüsü nautilid (Ortoceras), (B)de ise bir araya gelip, nema adı verilen yüzücü bir sap oluşturarak, kendilerini buna bağlayıp deniz suları üzerinde pasif şekilde yüzen graptolit gurubundan bir hayvan kolonisi (Didymograptus). 5- Deniz hayvanları arasında ilk ortaklık sistemlerinin oluşturulması Yaklaşık 400-500 milyon yıl öncelerinin denizlerindeki hayvanlar arasında ilk ortaklık sistemlerinin oluşturulduğu gözlenmektedir. İlk ortaklık sistemlerinden biri, sal gibi deniz suyunda yüzebilecek bir sap (nema) oluşturarak, bu sapa kendilerini bağlayıp, denizlerin üzerinde akıntılarla her yöne sürüklenip değişik deniz ortamlarından yararlanma usulüdür. Bu yöntemi graptolit denilen hayvanlar oluşturmuşlardır. Mercanlar, bryozoa gibi daha bir çok hayvan gurubu, yaklaşık 400-500 milyon yıldan beri denizlerde hayvan ortaklıkları oluşturarak yaşamaktadırlar. Şekil 159: Bir bryozoa kolonisi 6- Karasal ortam koşullarına uyumlu beden tasarımı bilgilerinin oluşturulması ve hayatın denizlerden karalara sıçraması Şekil 160: Silüriyen – Devoniyen aralığında, hayat denizlerden karalara geçiş yapar. Resimde sol üstte, dünyamızda karalarda görülen ilk bitki türleri (at kuyrukları, kibrit- otları, vs) görülüyor. Sağ üst tarafta en üstte Spirifer denilen bir brachiopod ve altında bir cephalopod resmi var. Diğer fosiller ise “zırhlı balıklar” gurubundan; bu balıkların zırhlarını oluşturan kemikler, daha sonraki omurgalılarda kafatasına dönüşürler! Yaklaşık 410 milyon yılları öncesi, dünyamızdaki en önemli olaylardan biri daha gerçekleşmiş ve o zamana kadar yaklaşık 3 milyar yıldır sadece denizlerde devam eden "hayat sistemi", Silürüyen-Devoniyen olarak adlandırılan dönemlerin geçişinde, ilk defa karalara geçiş yapmıştır. Her şeyin bilgi oluşturularak gerçekleştirildiği doğal sistemde, hayat sisteminin denizlerden karaya geçişi olayının, bu zaman diliminde denizlerde hayatın doygunluğa ulaşmış olması sonucu, canlıların yeni hayat ortamı arayışına yönelik bilgi oluşturma çabalarının bir sonucu olarak görülmesini gerektirir. . Şekil 161: Hayatın karalara geçmesiyle birlikte, karasal ortam canlıları gittikçe gelişip çeşitlenirler ve dünyamızın ilk kömür yataklarını oluşturan kalın ağaçlar, çeşitli böcek ve bataklık hayvanları gelişirler. Yukarıda anlatılan devirde ilk defa karalara geçiş yapan hayat (hücreler ve hücre kolonileri sistemleri) ilk önce basit boru yapılı otsu bitkilerle başlayıp, gittikçe daha gelişmiş türler geliştirerek, Karbonifer devri dediğimiz (yaklaşık 300-350 milyon yılları arasını kapsayan) devirde, dünyamızın ilk kömür yataklarını oluşturacak kadar bollaşırlar ve zenginleşirler. Kömür oluşturucu anlamına gelen Karbonifer devrinde, günümüz dünyasında hiç benzeri olmayan çeşitli türlerde dev ağaçlar ve eğrelti otları oluşmuşlar ve bataklık ortamlarında gömülüp fosilleşerek, biz insanların bu gün "taş kömürü" olarak yaktıkları kömür yataklarını oluşturmuşlardır. Karalarda bu kadar çeşitli türlerde ot ve (çiçeksiz) ağaç yetişmesi, hayvanları da (hayvan dediğimiz hücre kolonilerini de) karalara geçiş yapmaya; oralardaki bu bitkiler topluluğunun oluşturdukları enerji depolarından yararlanmaya ve onları başka tür enerji kaynaklarına dönüştürerek, doğadaki doğal döngü sisteminin çeşitlendirilmesine yöneltmiştir. Karalara geçiş yapan hücre kolonileri arasında, denizlerdeki "eklembacaklıların" temsilcileri olarak çeşitli "böcekler" (insecta) yer alırken, denizlerdeki omurgalıların (ki o zamanlarda denizlerdeki tek omurgalı hayvan gurubunu balıklar oluşturmaktadır) temsilcileri olarak da, çift yaşamlı anlamına gelen "amphibia" gurubu hayvanlar (semenderler, kurbağagiller) bu geçiş döneminin öncülüğünü yapmışlardır. Yaklaşık 250-300 milyon yılları arasını kapsayan ve Permiyen diye adlandırılan devirde, omurgalılar alemindeki hızlı gelişmeler devam eder ve reptilia denilen sürüngenler gurubu hayvanlar sahnede bollaşmaya başlar. Şekil 162: Permiyen'e ait bazı canlı kalıntıları. 7- Canlılar Aleminde Toplu Yok-oluşlar ve Yeniden Oluşumlar: Global Ölçekte Bilgi Kalibrasyonu Dönemleri Bir denizdeki fitoplankton miktarının, dünyanın dönmesine bağlı olarak 24 saatlik bir artma ve azalma döngüsü göstermesi gibi, dünya genelindeki hayat sisteminin de çok uzun vadeli bir döngüye sahip olduğu paleontolojik değerlendirmeler sonucu ortaya konulmuştur. Şekil 163: Tüm canlılar alemini etkileyen artış ve azalışlar yaklaşık 62 milyon yıllık bir periyoda sahiptirler. Rhode ve Muller (2005)’den alınan şekilde görüldüğü üzere, yazarlar yaptıkları araştırmada, dünyamızın son 550 milyon yıllık tarihi sürecinde yaşamış ve fosilleşmiş canlı kalıntılarının cins mertebesinde sayısal artış ve azalışlarını bir diyagram üzerinde göstermişler ve dağılımlarının yaklaşık 62 milyon yıllık döngüler şeklinde olduğunu ortaya koymuşlardır. (Şekildeki bol zik-zaklı eğri, gerçek veri değerlerini, düzgün sinüs eğrisi ise 62 milyon yıllık döngü eğrisini göstermektedir.) Şekilden anlaşılacağı üzere, özellikle 65 ve 250 milyon yıl öncelerine denk gelen toplu yok oluşlar, diğerlerine göre çok daha etkili olmuşlardır ve bu nedenle hayat tarihinde meşhur yok oluş dönemleri olarak kabul edilmişlerdir. Yeryuvarı tarihi boyunca canlılar aleminde gerçekleşen toplu fauna-flora yok-oluşları ve onları takip eden yeni ekolojik sistem oluşumları, global ölçekli hayat sistemi düzenlemeleridir. Şöyle ki: Dünya, başlı başına bir üst-sistemdir. Kendi ekseni ve de Güneş etrafında dönmekte olan dünyamızın çevresinde bir manyetik alan oluşmakta ve bu manyetik alan, Güneş’ten ve diğer yıldız sistemlerinden gelen radyasyonları büyük oranda filtreleyerek, yeryüzünde hayatın gelişimini engelleyecek zararlı etkilerini çok büyük bir oranda azaltmaktadır. Diğer taraftan. dünyamızın çevresinde bir-kaç kat farklı atmosferik katman bulunması ve bu katmanların sinyal transferlerinde sınırlamalar oluşturması nedeniyle, dünya üzerindeki biyosfer sistemi, bir bütün olarak özel bir canlı organizma gibi davranmakta ve global ölçekli değişimlere, global ölçekte tepki vermektedir. Dünyamızla güneş sistemimiz (diğer gezegenler ve asteroid kuşakları) arası ilişkiler ve etkileşimler ve de güneş sistemimizle Samanyolu galaksisi arası karşılıklı etkileşimler zaman içinde değişmekte; bu değişimlere bağlı olarak da, dünyamız atmosferine giren radyasyon ve çeşitli boyutlardaki göktaşı oranları da değişmektedir. Bu nedenlerle, onlarca veya yüzlerce milyon yıllık aralıklarla, gerek yeryüzüne düşen meteor yağmurları gibi büyük öğeler vasıtasıyla, gerek dünyamızı delip-geçen nötrino radyasyonları gibi atom-altı-parçacıkları şeklindeki enerji taşınımlarıyla, dünyamızdaki koşullarda, çok uzun dönemli değişim-dönüşümler ortaya çıkmaktadır. Doğadaki bu karmaşık etkileşim sistemleri, tüm ekolojik hayat sistemini kapsayan genel bir ölüm- doğum, veyahut genel bir hayat re-organizasyonunu oluşturmaktadır. Şekil 164: Hayatın oluşabildiği ortamlar. Şekilde görüldüğü üzere, hayatın oluşabilirlik ortamı çok belirli sınırlamalara bağımlıdır. Bunlardan 1.si “Galactic Habitable Zone” (GHZ) adı verilen ve “hayat oluşumuna uygun galaksi bölgesi anlamına gelen bir konumda olması ön koşuludur. Bu sınırlandırma şu nedenlelerle zorunlu olmaktadır. i) Galaksinin merkezine yakın konumlarda gravite kuvveti o kadar yoğundur ki, bu bölgelerde karadelik koşulları oluşur. Karadelik koşullarında hayat olanaksızdır. ii) Galaksinin orta kesimlerinde, yıldız yoğunluğu o kadar fazladır ki, sık sık yıldız veya gezegen çarpışmaları söz konusudur; bu nedenle milyarlarca yıllık bilgi oluşum safhalarına ihtiyaç duyulan hayat koşulları sağlanamamaktadır. iii) Galaksilerin çok dış kısımlarında kimyasal element yoğunluğu azalmakta ve H, He, gibi birkaç temel element haricinde kimyasal element bulunamamaktadır. Halbuki hayatın oluşumu için tüm kimyasal elementlere gereksinim vardır. İşte bu kısıtlamalar nedeniyle, galaksilerde hayatın oluşabileceği çok dar bir kuşak kalmaktadır ve Güneş sistemimiz Samanyolu galaksisinin kenarına yakın bir GHZda yer almaktadır. Güneş sistemleri içinde de hayatın oluşabileceği kuşak için belirli sınırlamalar vardır ve bu kuşağa da “solar habitable zone” (SHZ) adı verilmiştir. Bunlar arasında şu faktörler yer alır: i) Güneşe çok yakın bir yörüngede olmamak: Merkür, Venüs gibi gezegenler Güneşe çok yakın olduklarından, gündüzleri sıcaklık birkaç yüz dereceyi aşmaktadır. Bu durumda sular tamamen buharlaşmakta ve hayat sistemi olanaksızlaşmaktadır. ii) Jüpiter, Satürn, Uranüs, vs. gibi güneşe çok uzak yörüngeli gezegenlerde, geceleri sıcaklık sıfır derecenin çok altlarına düşmekte ve sular tamamen donmaktadır. Bu nedenlerle güneş sistemleri çevresinde de çok belli bir yörünge kuşağı yaşam için uygun koşullara sahip olabilmektedir. Bu kuşak içinde bulunan iki gezegen ise, Dünyamız ve Mars gezegenidir. Mars gezegeni dünyamıza göre daha küçük olduğundan, gravite kuvveti gerekli kalınlıkta bir atmosferi tutamamakta ve bu nedenle hayat sistemi Mars gezegeninde de gelişememektedir. Tüm varlıklar sinyal denilen kuvvet alanı verileriyle birbirleriyle haberleşirler ve ona göre etkileşime girerler ve çıkan sonuç değerine göre davranırlar. Güneş ışığına bağlı yaşayan bir hücrenin, güneş ışığını algılayıcı bir yapısallaşma unsuruna sahip olması gibi, hayat sistemini başlatan ilk temel yapı-taşlarının da, hem GHZ kuşağına ait kuvvet alanını, hem de SHZ kuşağına ait kuvvet alanını algılayıcı bir yapısallaşma unsuruna sahip olmaları gerekir. Dolayısıyla hayat sisteminin dünya ölçeğinde yaklaşık 62 milyon yıllık bir döngü göstermesinde, bu tür faktörlerin de etkili olabileceği düşünülmelidir. Hayat evren dediğimiz doğal yapının iç dekorasyonunu oluşturma sistemidir. Aynen bir binanın önce genel çatısının oluşturulup, en sonunda mobilya ve diğer donanımlarının yerleştirilmesi gibi. İç dekorasyon ise, ancak belli yerlerde yapılabilir. Hayat sistemleri de ancak belli konumlarda oluşturulabilir. Bir şakülün veya bir mıknatıs iğnesinin, kendisini etkileyebilecek tüm kuvvet alanlarını algılayıp, onlarla etkileşime girip, çıkan sonuca göre kendisine bir yer ve yön belirlemesi gibi, hayatı oluşturan temel yapıtaşlarının da, evrensel yapı içinde nerelerde hayat oluşturulacağını algılayıp- çıkan sonuca göre davrandıklarını kabul etmek information & self-organisation (sinerjetik fizik) ilkeleri gereğidir. 8- Memeliler ve kuşlar gurubu canlıların yeryüzünde ilk ortaya çıkışları Yaklaşık 250 milyon yıl önceleri oluşan bu felaket sonrası, canlılar alemi gerek denizlerde, gerek karalarda tekrar yeniden canlanmaya ve çeşitlenmeye başlar. Denizlerde yeni mercan gurupları oluşarak, eskilerden kalan boşluğu doldurur, yeni yumuşakça (mollusca) gurupları ortaya çıkarlar, vs.. Karalarda ise, omurgalılar dünyasında sürüngenler egemenliği ortaya çıkar. Omurgalılar gurubundan memelilerin de ilk temsilcileri bu arada ortaya çıkmıştır. Dünya iklimi bu 250 - 65 milyon yılları arasını kapsayan Mezozoik dediğimiz ana-devirde öylesine sıcaktır ki, bu sıcak iklim koşulları sürüngenler gibi soğuk kanlı canlılar için ideal iken, memeliler gibi sıcak kanlı canlılar için büyük bir dezavantaj oluşturmuştur. Çünkü, sıcak iklim koşullarında memeliler ter bezlerini sürekli çalıştırmak zorunda kalmışlar; bu ise onları fazla enerji harcar durumda olmaya zorlamıştır. Yaklaşık 170- 200 milyon yıllarında, karalarda ilk defa çiçekli bitkiler de ortaya çıkar ve meyve ağaçları da oluşur. Çiçekli bitkilerin ortaya çıkışı, böcekler ile bitkiler alemi arasında yoğun bir karşılıklı ilişki ağı oluşturulmasına yol açar. Kuşların ilk ortaya çıkışları da bu dönemde gerçekleşmiştir. Şekil 165: Mezozoik Era'sı adı verilen 65- 250 milyon yılları arasında, yeryüzünde sürüngenler gurubu canlılar (DİNOZORLAR) dünya sahnesine egemendirler. Bu dönemde ilk defa memeliler ve kuşlar da ortaya çıkmışlardır. Mezozoik adı, bu devir canlılarının, bir önceki ana-devir olan Paleozoik ile, bir sonraki günümüz ana-devrini simgeleyecek olan Senozoik (güncel canlılar devri) arasında bir ara geçiş görüntüsü taşımasından dolayı verilmiştir. (Paleozoik'de omurgalı yok denecek kadar az (sadece balıklar ve amphibia), buna karşın günümüzde hiç benzerleri olmayan bir sürü omurgasız canlı gurubu var. Mezozoik'de, omurgalılardan sürüngenlerin de ortaya çıkmasıyla, günümüzdekilere benzerlik artmış; Senozoik'de ise, atlar, filler, geyikler, vs. gibi bir sürü memeli hayvanın karalarda egemen olmasıyla, denizlerde balina gibi dev memelilerin ortaya çıkmasıyla, son güncel ana-devir başlamıştır.) 9- Canlılar aleminde bir başka büyük yok-oluş ve dinozorların yerine memelilerin dünyaya egemen olmaları Şekil 166: Günümüz dünyası canlıları Senozoik’ten itibaren yaygınlaşırlar.. Yaklaşık 65 milyon yıl öncesinde, dünyamız tekrar bir "kıyamet" dönemi yaşar. Mezozoik ana -devrinin başındaki yok oluşa benzer bir büyük yok oluş, son ana-devir olan Senozoik'in başında da tekrarlanır. Bu yok oluş evresinde, omurgalılardan dinozorlar gurubu tamamen yok olurlarken, omurgasızlar aleminden, ammonitler (yukarıdaki şekillerde sarılımlı görülen hayvanlar), belemnitler; protozo'lardan globotruncanid denilen pelajik foraminiferler, vs. yok olan canlı gurupları arasındadırlar. Tersiyer adı verilen yaklaşık 2 - 65 milyon yılları arası dönemde, canlılar aleminde büyük değişimler olmuş, ve memeliler gurubuna ait canlılar çok hızlı bir gelişim yaşamışlar ve dünyada egemen canlı gurubu olmuşlardır. Hücre kolonileri, yok olan bu akraba canlı guruplarının yerlerini, yeni kombinasyonlar oluşturarak doldururlar. Dinozorlardan kalan ekolojik boşluğu, memeliler gurubu canlılar doldururlar. Memeliler gurubunun anaç hücreleri, hemen Senozoik başlarında bir sürü yeni kombinasyonlar oluştururlar ve bir çok yeni memeli gurubu ortaya çıkar. Bunlar arasında atlar, filler, geyikler, ayılar, vs. gibi, bizlerin aşina olduğu günümüz hayvanları yer alırlar. 10- Günümüz coğrafik görüntüsünün oluşmaya başlaması ve ilk iki ayaklı memelilerin (İnsangillerden Australopitechus'un) ortaya çıkışı Senozoik dediğimiz son ana-devir içinde, dünyamız coğrafyası, güncel şeklini almaya başlar. Bu arada bir çok taşküre parçası birbirinden uzaklaşıp, aralarında yeni okyanuslar oluşurken (Afrika ve Güney Amerika taşküre parçaları birbirlerinden ayrılırlar, aralarında Atlantik Okyanusu oluşur; Hindistan, Avustralya, Antarktika, Afrika taşküre parçaları birbirlerinden ayrılıp uzaklaşırlar ve aralarında Hint Okyanusu oluşur); bazı taşküre parçaları da birbirlerine yaklaşırlar ve aralarındaki okyanus tabanları sıkışarak kıvrılıp kırılmalarla yükselirler ve yeni dağ kuşakları oluştururlar. (Afrika ve Avrasya taşküre parçaları birbirlerine yaklaşarak, Alpleri, Dinaridleri, Torosları, Zagrosları, vs. oluştururlar. Hindistan ve Asya taşküre parçaları tam çarpışarak, ikisi arasındaki eski okyanusun tamamen kapanmasına ve dünyanın en yüksek dağ kuşağı oluşumuna yol açarlar.) Yaklaşık 7-8 milyon yıl önceleri, Doğu Afrika bölgesi coğrafyasında büyük değişimler oluşmaya ve yörede volkanlar patlamaya başlar. Devam eden iç dinamik güçler sonucu kıta parçalamaya başlar ve bölgede Victoria, Rudolf, Stefani, Abaya gölleri ve onların kuzeydoğuya doğru uzantılarında bulunan bir sürü göl oluşumu başlar ve Habeşistan'ı güneybatı - kuzeydoğu yönünde kesen vadi sistemi (Omo vadisi, vs.) oluşur. Yani Doğu Afrika'nın bu yöresi, iç dinamik kuvvetlerin etkisiyle, bir taraftan yükselirken, diğer taraftan da yarılmaya başlar. Bu durum karşısında, elbette bölgenin hem iklimi değişir, hem de bu iklim değişikliğine paralel olarak bitki örtüsü değişmeye başlar. Bitki örtüsünün değişmesi, yöredeki hayvanların, daha doğrusu, hayvanları oluşturan hücre kolonilerinin de, yeni kombinasyonlar oluşturarak, bu değişen koşullara uyumlu "yeni kılıflar= yeni hayvan türleri" oluşturmalarına neden olur. Şekil 167: Kuvaterner denilen son iki milyon yıllık dönemde, memelilerin hızlı gelişimi sürer ve bunun bir sonucu olarak ilk insan ortaya çıkar. Bu yeni hücre kolonisi kılıflarından birisi de yaklaşık 5 milyon yıl önceleri ilk defa bu yörede ortaya çıkan ve Australopitechus diye adlandırılmış olan yeryüzünün ilk iki ayaklı yaratığıdır. Belden altı "insansı", belden üstü "maymunsu" görünüşlü bu iki-ayaklı yaratık, yaklaşık 1.5 m boyundadır ve kafatası, ancak bir bebeğinki kadar bir büyüklüktedir. İki ayağı üzerinde yürümesi nedeniyle "el" denilen bir organla karşı karşıya kalan bu yaratık, bu "el" organını, bazı şeyleri "sopa" olarak kullanarak değişik bir yaşam tarzının (modasının) başlangıcını yapmıştır. Bu ilk iki-ayaklı yaratığın da değişik ortamlara uyumlu değişik türleri oluşmuştur: Kimi daha çok bitkisel ağırlıklı bir beslenmeye yönelirken, kimi etçil ağırlıklı beslenmeye yönelmiş, kimi her ikisini dengeli şekilde kullanmıştır. Bu farklı yaşam şekillerine uygun olarak da farklı kemik ve kas yapıları tipleri oluşturmuşlardır. Şekil 168: İki ayaklıların (Hominidlerin) son 5 milyon yıllık zaman içerisindeki çeşitli türleri. 11- Tavuk-yumurta ilişkileri çerçevesinde, yeni bir civciv modeli olarak insangillerin ortaya çıkışı İnsan denilen canlı türünün ortaya çıkışı, hücre dediğimiz beden oluşturucu temel canlıların “bilgi” denilen sisteme ne kadar önem verdiklerinin en güzel örneğini sunar. Yaklaşık 2.5 milyon yıl önceleri, yukarıda belirtilen bir sürü iki-ayaklı yaratık kılıflarından birini oluşturan hücrelerden biri, daha değişik bir sistem denemesine girişir. O zamana kadarki hücreler çevrede o an egemen olan değişim-dönüşüm koşullarına ve ürünlerine uyumlu beden tasarımlarına öncelik verirlerken, bu yeni hücre kolonisi, mevcut verileri yorumlayıcı, dolayısıyla geleceğe yönelik taktik arayışları oluşturucu bir bilgi işlem sistemi oluşturulmasına ağırlık vermiştir. Bu amaçla, koşma, koklama, görme gibi birçok yeteneğin azaltılması pahasına, veri-yorumlayıcı hücre sayısını artırıcı bir sisteme yatırım yapmışlardır. Bunun sonucu, kafatası ve beyin hacmi gittikçe büyüyen ve çok daha farklı ortamlara uyum sağlayabilme yeteneğine sahip olan bir kombinasyon oluşturmuşlardır. Bu yeni hücreler kolonisi kılıfının ilk temsilcisine Homo habilis adı verilmiştir. Bu ilk insanların beyni ve kafatası da yine başlangıçtaki bu ilk türünde (Homo habilis'te) çok küçüktür (yaklaşık 600 cm3); ama, onu takip eden ikinci türünde, (Homo ergaster'i de içeren anlamıyla) Homo erectus'da, oldukça büyümüştür ( yaklaşık 900 cm3). Bu ikinci tür (Homo erectus s.l.), Afrika'dan başlayarak, tüm Asya, Avrupa ve Afrika'ya yayılmıştır. Bu arada dünyamız coğrafyasında oluşan değişimler, dünyamız ikliminde de büyük çalkantılara yol açar ve dünyamız, çok soğuk buzul devirleri ve bu buzul devirleri arasında ılıman devirlerden geçmeye başlar. Yeni ortaya çıkan Homo cinsi, diğer Australopitechus cinsine oranla değişen dünya koşullarına daha uyumlu olmalı ki, aynı ekolojik ortamı paylaşmak zorunda olan bu iki cinsten Australopitechus cinsi yaklaşık 1 milyon yıl önceleri, dünya sahnesinden silinmek zorunda kalır. Homo cinsini oluşturan hücre kolonilerinin, beynin yorumlayıcı hücre sayısını artırıcı "yeni civciv" denemesinin, Australopitechus karşısındaki bu başarısından sonra, o yöndeki denemeleri devam eder. Gittikçe daha iyi bilgi işleyen ve bilgi biriktiren bir beyin yapısına doğru ilerlenir. Önce ateşi kendisi yakabilen, sonra el ve beyin organlarını oluşturan hücreleri birbirleriyle çok iyi bir karşılıklı etkileşim içine sokmayı beceren bir program geliştirerek, taştan baltalar, kemik uçlu mızraklar, vs. den başlayan ve günümüzün en gelişmiş aletlerine kadar uzanan teknolojiyi geliştirmeyi başarırlar. Homo sapiens sapiens denilen bu canlı türünün, diğer canlılara oranla dünya üzerindeki bu başarısının temel nedeni, beynindeki hücreler arasında gerçekleştirilen yeni görev dağıtımı sistemi olmuştur. Diğer tüm omurgalı hayvanlarda, beyindeki veri yorumlayıcı (asosiyasyon) hücre sayısı, veri toplayıcı hücre sayısına oranla az iken, "insan" dediğimiz Homo sapiens sapiens'de bu oran tam tersine ayarlanmıştır. Beyindeki bu yorumlama yeteneği, özel bir "bilinç sistemi devresi" oluşturulmasına götürmüş, ve "bilinç ve bilgi" sistemi oluşumuna paralel olarak da "kültür" denilen insana özgü oluşumun doğmasına yol açmıştır. İNSANLIĞIN TOPLUMSALLAŞMA TARİHİ İnsanların ortaya çıkışı ile, yorumlamaya dayalı bilgi oluşturma hızı büyük bir ivmeye ulaşır: Şekil 169: İnsanı oluşturan hücreler, bilgi oluşturmanın ne kadar önemli olduğunu fark edip, yorumlama yeteneği gelişmesine büyük yatırım yapmışlardır. Bilgiye Dayalı Örgütlenme Memeliler Senozoik'ten (yani 65 milyon yıldan) beri egemen canlı durumundadırlar. Memelilerin bir ordosu olan Primatların (Efendi Hayvanlar!) bir cinsi olan Homo (İnsan), beyin kapasitesi gittikçe büyüyen bir cinsi temsil etmektedir. Australopithecus’tan Homo cinsine geçişten itibaren, “Homo” türlerinin beyin kapasitesi gittikçe artmaktadır. Beyin, hücreler- şirketi olan bedenlerde, hem organlar-arası-eş- güdüm, hem de dış dünya ile beden içi sistemler arası ilişkilerin düzenlendiği bir bilgi-işlem ve kumanda merkezidir. (A) şeklinde görülen beyin kesitindeki sarı hattın altında kalan beyin kesimi (yani 1 ile gösterilen bölge), tüm memelilerde hemen hemen aynı oranda bulunur ve beden içindeki organlar arası ilişki ve eşgüdüme ayrılmıştır. Yeni doğan bir çocuğun beyni büyük oranda bu kısımdan oluşur. Bu sarı hattın üstünde kalan kesimi (2 ile gösterilen bölge), çocuk büyüdükçe, tüm diğer memelilerden farklı boyutta ve oranlarda olacak bir şekilde oluşup-gelişir. (B)de gösterilen beyin şeklinde görüldüğü üzere, insanı tüm diğer memelilerden ayıran özellik, üst-beyindeki hücrelerin kullanım şeklidir. Fare, kedi gibi hayvanlarda, üst beyindeki hücrelerin büyük bir oranı, (kahve-renkli) duyu ve (mavi) hareket organlarına tahsis edilmişken, insanlarda durum tam tersine çevrilmiştir! Bunun anlamı şudur: İnsan hariç diğer hayvanlar, çevrelerindeki o-anki- değişim-dönüşümleri çok iyi algılayıp, onlara karşı iyi bir tepki gösterebilirler; örneğin insandan iyi zıplayabilirler, insandan iyi koku alabilirler, insandan iyi görebilirler, vs.. Çünkü, beyinlerinde bu işlerle görevlendirilmiş hücre sayısı çok daha fazladır. İnsansı yaratıkları oluşturan hücreler ise, bu konuda yaklaşık 5 milyon yıldan beri, çok farklı bir yol izlemeye başlamışlar ve hem beyinlerini gittikçe büyütmeyi, hem de duyu organlarından gelecek verileri işleyip-yorumlayacak olan hücre sayısı oranını artırmayı ön plana almışlardır. Bunun sonucu, az sayıda veriden, muazzam senaryolar üretecek bir beyin yapısı ortaya çıkmıştır. Bu durum insanlık için hem çok yararlı, hem de çok zararlı sonuçlar doğurmuştur. Önce yararlı sonuçları: Duyu organlarıyla elde ettiği gözlemleri çok çeşitli senaryolar şeklinde yorumlayabilme yeteneği, insan ufkunun genişlemesine ve kendisine yeni yaşam ortamları açabilmesine yol açmış; bu sayede diğer hiçbir memeli canlı yaratığın başaramadığını başarıp, dünyanın her yerinde yaşayabilen tek memeli canlı olmuştur. "Gelecek planlaması" yapacak duruma gelip, doğadaki beklenmedik durumlara karşı kendisini güvenceye alabilmiştir. İnsanın tüm bu başarıları, “bilgi oluşturma” kapasitesindeki artışa bağlıdır. İnsanı oluşturan hücreler, bilgi-oluşturmayı artırıcı bir yöntem olarak, sağ-alttaki beyin kıyaslaması şeklinde görülen, “association area=yorumlama bölgesi” denilen beyin kesimine ağırlık verip, diğer birçok yeteneklerinden feragat etmişlerdir. Bunun sonucu, öğrenme ve bilgi oluşturma yetenekleri öylesine artmıştır ki, bu bilgilere dayanarak, doğadaki öğeleri birbirleriyle çeşitli şekillerde ilişki içine sokmaya başlayıp, çeşitli yeni aletler ve eşyalar ortaya koymaya başlamışlardır. Örneğin, keskin taş-parçalarını bir sopaya bağlayıp, ilkel baltalarla başlamışlar; bakır ve kalayı karıştırarak, iki yumuşak metalin kombinasyonundan, tunç gibi sert bir öğe elde etmişler; tekerlekli arabalar, buharlı motorlar, bilgisayarlar, vs. ile yeni ufuklara doğru ilerlemektedirler. Şimdi insanlığın bu gelişiminin tarihsel aşamalarını görelim. İNSAN VE TOPLUMSAL HAYATIN BAŞLANGICI Sinerjetik fizik kurallarına uygun olarak, yeni bir ekolojik sistemin ve canlı türlerinin ortaya çıkması şöyle gerçekleşir: Doğal sistemde belli bir ortamda özel sınırlayıcı koşullar ortaya çıkınca, bu sınırlayıcı ortamdaki öğeler arası etkileşimlerin karşılıklı olarak birbirleriyle sürekli etki-tepki yapmalarına bağlı olarak, “order parameter (sets)” denilen düzen ölçütü veya ölçütleri oluşur ve bu yeni düzen ölçütlerine uygun yeni yapısal unsurlar ortaya çıkar. Yeni oluşan bir göl veya adadaki ekolojik koşullar bu şekilde değişirler. Galapagos adalarındaki veya Hazar Denizi, Karadeniz, Tanganika, vs. göllerindeki yeni ekolojik sistemler bu şekilde ortaya çıkmışlardır. İnsan cinsi ve oluşturduğu ekolojik ortam da, sinerjetik sistemin gerektirdiği özel sınırlayıcı ortam koşulları oluşumuna bağlı olarak gelişmiş olmak zorundadır. Şimdi hem insan cinsinin, hem de insanın toplumsal hayatı başlatmasının arkasında yatan sınırlayıcı ortam koşullarının neler olduğuna bakalım. İnsan cinsinin ortaya çıkışındaki sınırlayıcı ortam koşulları Yaklaşık 5 milyon yıl önceleri, dört ayaklı memeli yaratıklardan iki ayaklı insansı (hominid) yaratıkların oluşması olayı, bir ortam değişikliği sonucu oluşmuştur. Doğu Afrika, 8-10 milyon yıl öncelerine kadar, tropik ormanlarla kaplı bir bölge iken, yaklaşık 8 milyon yıl önceleri, Doğu Afrika Rifti denilen yerkabuğu yükselmesine dayalı yırtılma olayı sonucu, hem binlerce metreye varan bir yükselmeye uğramış, hem de yırtılma sonucu, sarp yamaçlarla çevrili derin bir vadi sistemi oluşturmuştur. Bu jeolojik olay sonucu, özel sınırlanmış bir ortam ortaya çıkmıştır. Bölgenin yükselmesi, zorunlu olarak, bitki örtüsünde değişikliğe yol açmış, tropik orman örtüsünün yerini savana ortamı almıştır. Ormanlarda ve ağaçlar üzerinde yaşamaya alışık 4 ayaklı bir memeli yaratık gurubunun, yaşam ortamlarının savana ortamına dönüşmesi ve bu değişik ortamda izole (hapis) kalmaları sonucu, beslenme-savunma sistemlerinde değişiklikler oluşmaya başlamış, ve bu değişikliklerin çok uzun yıllar sürmesi sonucu, ağaçlarda-dört-ayaklı-yaşama sisteminden, savanlar-arasında-iki-ayak-üzerinde- yaşam tarzına geçiş zorunlu olmuş ve hominid (insansı) denilen iki ayaklı yeni bir cins (Australaopitechus) ortaya çıkmıştır. Daha sonraları başka birçok değişiklikler olması karşısında, bu çok farklı türdeki değişimleri daha iyi değerlendirebilecek, gelişmiş bir veri- yorumlama sistemi oluşturma yöntemine geçilmiş ve gittikçe büyüyen bir beyin sistemi oluşturulmuş ve Homo habilis'le başlayıp, Homo erectus'la devam edip, Homo sapiens'le sürmekte olan farklı insan türleri hayata geçmişlerdir. İnsanların toplumsallaşmasına neden olan sınırlayıcı ortam koşulları İnsanların nerede, neden ve nasıl toplumsallaşmaya başladığını gösteren jeolojik ve arkeolojik veriler Herhangi bir alet yapabilen ilk “insan” ?2.5 milyon yıl önce Doğu Afrika’da ortaya çıkmış ve oradan dünyanın diğer bölgelerine yayılmıştır. ?1.5 milyon yıl önce Asya, Avrupa ve Afrika kıtalarının her tarafına ulaşabilen insan, Amerika’ya ancak ?20 bin yıl önceleri geçebilmiştir. Şekil 170: İnsanlığın kültürel gelişim aşamaları İnsanın zihinsel gelişimi: ?2.5 milyon yıl önceleri sert taşlardan kesici parçalar elde etmekle başlamış; ?500.000 yıl önceleri ateşi kontrol etmeyi başarmış; ?200.000 yıl önceleri ölülerini gömmeye; ?30.000 yıl önce aile toplulukları halinde ve zıpkın, vs. yaparak çadırlarda yaşamaya başlamış; ?11-12 bin yıl önce, tarım ve hayvancılığı keşfederek köyler şeklinde ilk yerleşik toplumsallaşmayı başlatmış; ?6.000 yıl önce, sanatsal yaşamın da dahil olduğu ilk kentsel hayat tarzına geçilmiş; ?3.000 yıl önce ilk bölgesel devletlerin oluşumu gerçekleşmiş; ve günümüzde, sanayi ve teknolojinin aşırı gelişmesi sonucu, devletler arası sınırlar anlamını yitirmeye başlamış, globalleşme zorunluluk olmuş ve dil- din-ırk, vs. ayrımının gözetilmediği, dünya ölçeğinde bir ortak toplumsal yaşam sistemi oluşturulmasının çabaları yürütülmektedir. “İlk sıcak bir çorbayı atalarımız ilk defa ne zaman içti?” şeklinde bir soruya verilecek yanıt ise: “ ?8.000 yıl önce!” olur, çünkü, daha önceleri çanak-çömlek yapmasını bilmiyorlardı! İnsanlığın zeka düzeyi zamanla gelişmektedir; ?40.000 yıl öncesine kadar insan zekası çok az bir gelişim gösterirken, ondan sonra çok hızlı bir yükselişe geçmiş ve bunun sonucu yarattığı ürünlerin sayısı hızla artmaya başlamıştır. Zekanın gelişmesi doğal sorunlarını çözmesine yaramış, bunun sonucu, bireysel-bağımsız-göçebe hayatından sıyrılarak, karşılıklı-bağımlılığa dayanan toplumsal hayatı başlatmış ve zeka ve mantığının daha da gelişmesiyle, toplumsal birimlerin çapını köylerden kentlere, bölgesel devlet oluşumuna ve nihayet dünya ölçeğinde bir toplumsallaşmaya ulaştırmıştır. Bağımsız-bireysel yaşayan bir insan "toplu iğne" bile yapamazken, karşılıklı-bağımlılığa ve iş-birliğine dayalı yaşam tarzıyla (daha geniş çapta insanlığın katılımıyla), daha büyük ve daha komplike kültür ürünleri yapılabilmekte (motor, baraj, uydu, bilgisayar, vs.) ve insanlığın yaşam standardı biraz daha yükseltilmektedir. Şekil 171: En eski toplumsallaşma noktaları, Güney-Batı Asya’da bulunurlar. (Braidwood 1995’den) Arkeolojik veriler, toplumsal hayata geçişin yaklaşık 11-12 bin yıl önceleri olması yanında, bu geçişin ilk defa dünyanın neresinde gerçekleşmiş olduğu hakkında da gerekli ip-ucunu vermektedir: Güneybatı Asya!!! Braidwood (1995)den aktarılan şekilde ayrıca, bilgi, dolayısıyla kültür düzeyinin, eski zamanlarda dünyanın bir yerinden diğerine ne kadar uzun bir sürede aktarıldığını görmekteyiz. Örneğin Mezopotamya'da 9-10 bin yıl önceleri başlatılan kasaba-kültürü Kuzeybatı Avrupa'ya yaklaşık 4 bin yıl sonra ulaşabilmiştir! Şekil 172: Son buzul devri coğrafik görüntüsü. Şimdi 11-12 bin yıl önceleri Güneybatı Asya’da neler olup bittiğine bakalım. 11-12 bin yıl önceleri, dünyamızın soğuk bir buzul döneminden, ılıman bir buzul- sonrası- döneme geçişine denk gelmektedir. (Şekilde 20 bin yıl öncelerine ait buzul devri coğrafyası görülmektedir. Buzullar denizlerdeki suyun buharlaşıp, kar ve buz olarak karalarda depolanması sonucu oluştuğundan, denizlerdeki su seviyesi, karalardaki buzul miktarına denk gelecek derecede düşüktür; bu da yaklaşık 130 m-lik bir deniz seviyesi alçalması demektir! Nereler buzullar altında, Nerelerden deniz çekilmiş? Örn. Basra Körfezi nerde?) Şekil 173: Son buzul devri süresince Basra Körfezi suları çekilmiş ve büyük bir ova haline dönüşmüştür. Hürmüz boğazına yakın yerinde ise şekilde görülen büyüklükte bir göl kalmıştır. 13 – 73 bin yılları arası dünyamız iklimi çok çok soğuktur; insan yaşamına uygun bölgeler çok sınırlıdır. İnsan nüfusunun yoğun olabileceği yerler Nil, Dicle-Fırat, İndus, Ganj, Mekong vadileri gibi, suyun bulunduğu, ekvator bölgesine ve deniz seviyesine yakın bölgeler olmak zorundadır. Bu seçenekler arasında en ideali - Arkeolojik bulguların gerektirdiği Güneybatı Asya konumlu tek bölge olan - Dicle-Fırat vadisi ve Basra-Hürmüz- Ovası’dır, çünkü deniz seviyesinin bile altındadır ve kuzey rüzgarlarından korunmuştur ve üstelik üzerinde çok sığ ama çok büyük bir tatlı su gölü (içinde de bir sürü adası) bulunmaktadır (bak Şekil 173) . Buzul devri süresince en ideal yaşam yeri olan bu vadi (ve diğerleri), buzul sonrası dönemdeki insanlık için tam bir işkence vadisine dönüşmüştür. Şekil 174: Solifluksiyon olayı oluşumu, Şekil 174'de, yüksek dağların (Zağros Dağları) tepelerinde ve yamaçlarında bulunan buzul örtülerinin, iklimin gittikçe ısınması nedeniyle ergimeye başlamaları; buzulların ergimesiyle oluşan sulara, buzul örtüsü altındaki donmuş topraktaki buz kristallerinin de ergimesiyle, toprağın akışkan bir çamura dönüşmesi, böylelikle vadilerde her yıl tekrarlanan büyük çamur ve sel felaketleri oluşumu, ve dağ yamaçlarının çırıl-çıplak kalması gösterilmektedir (Solifluksiyon olayı!). (Nil vadisi hariç, zira besleme havzası ekvatorda olduğu için buzul örtüsünden yoksundur ve solifluksiyona dayalı sel felaketleri oluşmamaktadır. Nil ırmağını diğer ırmaklardan ayıran bu farkın eski Mısır’lı bilginlerce bilindiği Eflatun’un Timaos ve Kritias adlı eserlerinde vurgulanır!) Şekil 175: Basra körfezinin buzul devri sonrası dolma aşamaları. Şekil 175'de, Meteor araştırma gemisinin yaptığı raştırmalara göre Basra Körfezinin buzul dönemi sonu tekrar dolması aşamaları gösterilmektedir. Buzulların kaybolması sonucu, hem dünya iklimi daha sıcak olmaya, hem de insanların yaşam ortamları gittikçe artmaya başlamıştır; ama bir istisnayla: Buzul devirlerinin Basra-Hürmüz ovası üzerindeki göldeki adalarda ve deniz seviyesinin tekrar yükselmesiyle bağımsız adalara dönüşen diğer Basra ovası tümseklerinde! Çünkü, buzulların ergimesiyle oluşan suların denizlere dolmasıyla, deniz seviyesi her yıl yaklaşık 1 cm kadar yükselmekte, dolayısıyla denizlere komşu olan tüm ovalar ve vadiler yavaş yavaş tekrar deniz suları ile kaplanmaktadır. Bu adalarda yaşayan insanlar, hem her yıl tekrarlanan sel felaketleriyle, hem de yaşadıkları ortamın her sene biraz daha deniz suları altında kalmasıyla boğuşmak zorunda kalmışlardır. İnsanların bir araya gelip, toplumsal hayat sistemini oluşturmasına yol açan sınırlayıcı ortam koşulları işte bu durumdur! Sinerjetik fiziğin gerektirdiği bu zorlayıcı koşullar, insanları karşılıklı etkileşime zorlamıştır. Her şey bir ihtiyaçtan doğar ve ihtiyaçlar bilgi oluşturularak giderilirler. Bilgi oluşturma, ihtiyacın karşılanmasına yönelik bir eylemdir, yani ihtiyaç bir “hedef” olarak hücrelerimizin karşısına konulur ve hücreler bu hedefe çıt-çıt gibi yapışıp ona kilitlenebilecek “modül” arayışına girerler. Her darda kalan, sıkışan öğe, sorunu aşmak için arayışlara girer ve bunun sonucu bilgiler üretilmeye başlanır. İnsanların insanlaşması, yani vahşi davranışlı hayat tarzından, uygar ve birbirlerine karşılıklı saygı duyan bireylere dönüşmesi de bir ihtiyaçtan doğmuştur. Gittikçe sulara gömülen ve her yıl sürekli sel felaketlerine maruz kalan bir adada mahsur kalan yabani insanlar, bu zor durum karşısında çare arayışına girerler. O zamana kadar herkes birbirlerini rakip veya düşman olarak görürken ve birbirlerinden bağımsız olarak avcılık ve yabani meyve toplayıcılığı ile geçinirken, doğanın karşılarına çıkardığı bu her yıl tekrarlanan sel felaketleri ve gittikçe yükselen deniz seviyesi karşısında, gidecek başka yerleri olmadığı için, karşılıklı olarak birbirleriyle etkileşime girmek zorunda kalmışlardır. Sinerjetik sistem gereği, başlangıçta hep birbirleriyle uyumsuz sinyaller insanlar arasında dolaşmış ve tam bir karmaşa ve kaos süreci yaşanmış olmak zorundadır. İnsanlar (ve çevre faktörleri) arası etkileşimler maksimum bir karmaşa düzeyine ulaştığında, karşılıklı uzlaşma sağlanacak bir “order parameter= düzen ölçütü” oluşturulmuş ve insanlar bu düzen ölçütüne uyarak toplumsallaşmayı başlatmışlardır. Örneğin adanın çevresine set şeklinde duvarlar örmek, taşkınlara karşı alınacak tek önlemdir. Duvar örme ve sürekli olarak bu duvarların yıkılan kesimlerinin onarımı için belli insanların görevlendirilmesi gerekmiştir. Duvarcıların geçimini sağlayacak besin maddelerini de başkalarının temin etmesi gerekmiş, bu şekilde insanlar arası karşılıklı bağımlılık sistemi, yani toplumsallaşma başlatılmıştır! Bir insanın normal olarak toplayacağı yabani meyve veya avlayacağı canlı sadece kendi ihtiyacını karşılayacak kadardır; halbuki duvar yapımı ile uğraşan insanların besinlerini karşılamak da onlara düşünce, bu sefer arayışa girmişler ve avlanacak hayvanları kendilerinin üreteceği hayvancılık, toplayacakları meyveleri kendilerinin yetiştireceği ziraat usullerini geliştirmişlerdir. İşte karşılıklı bağımlılık ve farklı alanlarda uzmanlaşarak verim ve üretimin artırılması sistemi olan toplumsallaşma, böyle bir ihtiyaçtan doğmuş ve böyle yeni bilgi sistemlerinin oluşturulmasıyla gerçekleştirilebilmiştir. Görüldüğü üzere sinerjetik sistemde sürekli yeni kavramlar, yeni özellikler çıkar. Eskiden duvarcı diye bir kavram yokken, ortaya “duvarcı” diye bir meslek kavramı çıktı. Öyleyse, başka meslekler de oluşturulmak zorunda, çünkü, duvarcının ihtiyaçlarının karşılanması gerek! Eskiden herkesin bağımsız olarak yaşadığını ve her türlü ihtiyacını kendisinin karşıladığını düşünürsek, şimdi karşılıklı bağımlılık içinde bir hayat sistemi oluşturulması söz konusudur. Önceden herkes kendi ihtiyacı kadar meyve toplarken, şimdi duvarcı için de pay ayırmak zorunda, onun için daha fazla meyve toplaması gerekiyor. Adanın büyüklüğü belli ve insanların nüfusu da sürekli artıyor; dolayısıyla bir süre sonra yabani meyve toplayıcılığıyla (ve de yabani hayvan avcılığıyla) sağlanan ürünler yetmez olur. Bu durumda o işlerle meşgul olan insanların beyinlerindeki hücreler sıkışıp, yeni çözüm formülleri arayışına girerler ve yeni “bilgiler” oluşturmaya başlarlar. Tavukları yabanda avlamak yerine, onları “kümes”te yetiştirmek; buğday tanelerini kırda tek tek toplamak yerine, “tarla” gibi bir yer yapıp, buğday haricindeki tüm otları oradan uzaklaştırıp, daha dar bir alanda daha bol ürün elde edebilme bilgileri oluşturulur. Bu şekilde “tarla”, “kümes” gibi yeni yapılar ve bu yapıların nasıl yapılıp, işletileceğine dair yeni bilgiler oluşur. Bu sayede, bazı insanlar sel felaketlerine karşı adanın kenarına duvar örmekle meşgul olurken, bazıları onların yiyeceklerini temin etmek için, daha fazla bitkisel ve hayvansal besin maddesi elde etme çabası içine girmişlerdir. Daha fazla ürün elde edebilmek için, bazı insanlar gelişigüzel doğada büyüyen tahıl veya sebze türlerini, kendi elleriyle yaptıkları tarlalara daha sık şekilde yerleştirip, aralarındaki diğer otları yolarak yoğun ziraat sistemi bilgileri oluşturmaya başlamıştır. Bazıları tavuk, koyun gibi yine doğada yabani olarak büyüyen hayvanları, kendi kontrolü altında üretmeye başlayarak, hayvancılık bilgisinin oluşturulmasını başlatmıştır. Bu sayede, çeşitli el sanatları, tarım ve hayvancılık gibi meslekler ortaya çıkmaya başlamış ve böylelikle TOPLUMSALLAŞMANIN İLK ADIMI atılmıştır! Toplumsal hayat, yeni bir anlaşıp-uzlaşma sistemi gerektirmiş ve insanları tekrar büyük bir sorunla karşı-karşıya getirmiştir. Arkeolojik-paleoantropolojik bulguların gösterdiği üzere, ilk yazılı anlaşma öğeleri resimlerden oluşur. Zamanla resimler gittikçe basitleşen simgelere dönüştürülmüş ve yaklaşık 5 bin yıl önceleri ilk çivi yazısı belgeler oluşturularak, toplumsal hayattaki karşılıklı ilişkilerin düzenlenmesinde devreye sokulmuş ve bu sayede yeni birçok meslek türü ve yeni yapısal öğeler (çeşitli yasa kitapları, yazılı meslek metinleri, vs.) ortaya çıkmaya başlamıştır. Oluşturdukları bu yeni bilgiler sayesinde yaptıkları gereçlerle, sıkışıp kaldıkları adadan kurtulup, yeni bir dünyaya ayak basan bu çekirdek toplumun dünya genelindeki hayata etkisini görelim. Yazıyı keşfeden ve tecrübeleriyle kazandığı bilgileri yazılı şekle dönüştürerek, geniş kitlelere aktarmayı başaran bir toplumda, okuma-yazmayı bilenler için bu yazılı metinler çok büyük önem taşır. Yazılı bilgiler, o yazıyı okuyup-anlayabilen bir beyindeki hücrelerde bir sürü biyo-fiziko-kimyasal olaylara yol açar ve ortamdaki enerji ve maddeler anlamlı ve bilinçli şekilde bir araya getirilerek, yeni “gereçler, yeni maddeler” yapılır. Taklitçi hücreleri (mirror neurons) yanında, yorumlayıcı yetenekleri de olan beyinler, bu mevcut bilgileri daha da geliştirerek, daha değişik daha kullanışlı gereçler ortaya koyarlar. Oluşturulan yeni bir bilginin gelecek nesile aktarılması sağlandığında, geometrik dizi şeklinde eksponansiyel bir artışın temeli atılmış olur! İlk nesildeki 1 buluşa, ikinci nesilde biri daha eklenir, yenilik 2’ye çıkar; 3. nesilde o buluşlardan esinlenerek yeni buluşların olması normaldir, yeni ürün sayısı 4’ yükselmiş olur. Bu şekilde, 1-2-4-8-16-32-64-vs. gibi belirli bir sürede gittikçe artan yenilik sayıları ortaya çıkar ve eksponansiyel gelişimler oluşurlar. Bu artışı yönlendirip-etkileyen faktör ise, bilginin aktarılmasının sağlanmasıdır. Dolayısıyla, hem insan denilen canlının, hem de hayat sistemini oluşturan hücrelerin, zamanla artıp-gelişen bir bilgi oluşturma ve aktarma yetenekleri vardır. Buzul ergimelerinin devam etmesi ve buna bağlı olarak sürekli sel ve çamur akıntıları oluşumu, zamanla adayı çevreleyen gölü doldurup bir bataklığa dönüştürmüş olmak zorundadır. Arkasından, deniz seviyesinin yükselmesiyle, bataklığa dönüşen göl denizle tekrar bağlantı içine girmiş, ve Basra Körfezinin deniz sularıyla yeniden kaplanmasına başlanılmıştır. Deniz seviyesi yükseldikçe, farklı yüksekliklerine göre, adalar teker teker deniz sularına gömülmüşlerdir; bu adalarda yaşayan insanlar da, sallarla veya başka yollarla, oradan uzaklaşıp, çevre bölgelere ulaşmaya ve oralardaki insanlarla savaşmaya çabalamış olmalıdırlar! Jeolojik, arkeolojik ve paleoantropoljik verilere göre yukarıda özetlendiği şekilde gerçekleşmiş olması zorunlu olan toplumsallaşma başlangıcının, gerçekten de bu şekilde olduğunu doğrulayan tarihsel belgeler de bulunmaktadır. Bunlar Sümerlere ait en eski yazılı belgeleri oluşturan çivi yazılarıdır. Sümerler çivi yazılı tabletlerde “denizden iki ırmak ülkesine” geldiklerini belirtmektedirler!!! (Ceram 1972). Denizden nasıl gelindiği ise aşağıda açıklanacaktır. İnsanlığın doğal sistem hakkında bilgi oluşturmaya başlamasının aşamaları Geçmiş bölümlerde aktarılan tüm bu olaylar ve gelişimler yeryuvarı tarihi yıllıklarında kayıtlıyken, ve biz insanlar bu bilgilere ancak son asır içinde ulaşabilmişken; beyinleri henüz yeni yeni gelişen ve doğa ve dünyamız hakkında ilk fikirleri oluşturmaya başlayan insanların ne tür aşamalardan geçtiklerini, yine yeryuvarı yıllıklarından takip edelim. İnsanlar, doğa ve dünya hakkında fikir üretimine, yaklaşık 30 bin yıl önceleri, kadınların çocuk doğurarak yeni bir canlı dünyaya getirmesini “yaratıcılık” sayıp, hamile kadın heykelcikleri yaparak başlamışlardır. Yaklaşık 15 bin yıl önceleri, “hayat” sorusunu irdelemiş olmalılar ki, ölümden sonra insanların tekrar canlanacakları inancıyla, ihtiyaç duyacakları tüm değerli eşyalarıyla birlikte ölülerini gömmeye başlamışlardır. Toplumsallaşmayı ilk defa başlatan ve insanlığa ilk yazılı belgeleri miras bırakan Sümerlere göreyse: 1- Doğa ve dünya, hareket etmeyen, değişim-dönüşümlere uğramayan sabit, evrimsiz bir sistemdir! Hareket edenler tanrılardır, canlıdırlar, ebedidirler. (Hareket eden her gök cismi birer tanrı olarak yorumlanmış ve bunların her birine bir gün atfedilerek haftalık gün sayısı belirlenmiştir: Güneşe atfen Sun-day, aya atfen Mond-day, Marsa atfen Mardi (veya Tues-day), Merküre atfen Mercredi (veya Wednes-day), Jüpitere atfen Jeudi (veya Thurs-day), Venüse atfen Vendredi (veya Fri-day), Satürne atfen Samedi (veya Satur-day)!!! Bazı kültürlerde ise bu gök cisimleri görünür büyüklüklerine göre sıraya konularak; en büyüğü Güneş’e atfen 1. gün, ikinci büyüğe (Ay) göre 2. gün, .. 4. gün (car-ü-şembeh=çarşamba), 5. gün (penç-ü-şembeh = Perşembe), vs. şeklinde isimlendirmeler yapılmıştır. Bu nedenle yedi günlük, hafta denilen bir zaman birimi oluşturulmuştur. Diğer 3 gezegen – Uranüs, Neptun, Pluto- gravite kuvvetinin keşfi ve Dünyamızın Güneş etrafında dönen bir gezegen olduğunun saptanmasından sonra bulunmuşlardır; yoksa bir hafta 10 günden oluşturulmuş olacaktı!!) 2- Tanrılar doğa ve dünyanın sahibi ve yaratıcısıdırlar; doğadaki her şeyin bir tanrısı (sahibi) vardır. Tanrı(lar) insanları kendilerine hizmet etsin diye çamurdan yaratmışlardır. Tanrılar insanlarla evlenirler ve onlardan doğanlar yarı-tanrı olurlar (binlerce yıl yaşayabilirler.) Tüm bilgiler Tanrı tarafından insanlığa verilmiştir; özel insanlara görünüp, onlar vasıtasıyla insanlığa gerekli bilgileri ve uymaları gereken kuralları bildirirler. Her topluma kendi diliyle bir temsilci gönderilir. “Me” adıyla bilinen ilahi mesajlar (kitabı) vardır, ve kim buna sahipse, onun toplumunda işler iyi gider. Doğadaki tüm değişim-dönüşümler tanrılar tarafından insanlara ceza veya ödül olarak oluşturulurlar; örneğin yağmur, gök kubbede kapılar-pencereler açılarak, gök okyanusundaki tatlı suyun yeryüzüne bırakılması olayıdır, dolayısıyla Tanrı, dünya okyanuslarındaki acı-tuzlu suyla, gökteki tatlı suyu birbirinden ayırmıştır. 3- Buharlaşma denilen bir olaydan habersizdirler ve yağmur denilen olayın, denizlerdeki suyun buharlaşmasıyla yükselen su buharının atmosferde yoğunlaşıp, tekrar yeryüzüne düşmesi olduğunu bilmemektedirler. Bu nedenle gök yüzünde fanus şeklinde bir kubbe ve onun dışında bir tatlı su okyanusu ve cennet dünyası tasarlamışlardır. Tanrılar bu gök kubbede kapılar açarak, dünyaya yağmur gönderirler! 4- Hücre denilen minicik canlıların var olduklarından da habersizdirler ve bu nedenle de: a. Toprağa gömülen bir bedenin neden ve nasıl yok olduğunu anlayamayıp, bu bedenlerin Tanrılar tarafından alındığına inanıyorlar; veyahut Tanrılara sundukları kurban etlerinin uzun süre yenmeden kalması ve en sonunda mikro- organizmalarca ortadan kaldırılması olayını, “Tanrıların kokuşmuş yiyecek yedikleri” şeklinde yorumluyorlar! b. Beden içindeki oluşan hücreler arası metabolik değişim dönüşüm olaylarının insanlarda oluşturdukları duygu-düşünce vs. gibi etkileri bilmiyorlar ve bu nedenle “ruh” dedikleri, bedene girip-çıkan ve kalpte yerleşik olduğuna inanılan bir kavramla açıklıyorlar. 5- Gravite (yer-çekimi) denilen kuvvetten habersiz olduklarından, dünyayı yuvarlak olarak düşünemiyorlar! Onlar için sadece aşağı ve yukarı olarak iki yön var. İnsanlar ayaklar aşağı, başlar yukarı olacak şekilde dururlar ve bu nedenle dünya tabak şeklinde düz olmalıdır. ‘Elma gibi bir şey üzerinde düşmeden nasıl durulabilir’ düşüncesinden hareketle; dünyayı yuvarlak değil, tabak şeklinde tasarlıyorlar. Bu nedenle dünyayı ve evreni "sandviç-yapılı" gibi düşünüyorlar: En altta "“yer altı- dünyası = cehennem”; en üstte, tatlı suyun geldiği ve (iyi?) tanrıların yaşadığı “gök- dünyası = cennet”; Bu ikisi arasında da "insanların geçici bir süre için yaşadığı Yer". Çok basit bir şekilde özetlemek gerekirse şöyle diyebiliriz: Cennet – cehennem gibi kavramlar, insanların yaşadıkları dünyayı yuvarlak düşünemeyip, sandviç dilimleri gibi tasarladıkları, öldükten sonra ya aşağıdaki, veya yukarıdaki bir ebedi dünyaya göç edeceklerini sandıkları bir doğa görüşü ürünüdürler! Günümüzdeki bilgiler ise, değişim-dönüşüm içindeki, yani 4 boyutlu, bir evrende yaşadığımızı ortaya koymaktadır. Hayatın başlangıcı konusundaki dinsel bilgiler İnsanlığın “insanlaşmaya” başlamasının, yukarıda açıklanan jeolojik-arkeolojik bilgilere uygun olduğuna dair bilgi ve belgelere, kültürel birikimimizde de rastlamaktayız. Şöyle ki: Kutsal kitaplar, atalarımızın bilgi ve görgülerinin, dünya görüşlerinin, bizlere aktarıldıkları kaynaklardır; dolayısıyla, önemli tarihsel belgelerdir. Bu belgeleri, önyargısız ve objektif bir bakış açısı ile okuyup değerlendirirsek, birçok soruya yanıt bulabiliriz. Kutsal kitaplara göre, — Allah önce ışığı (geceyi gündüzü) yaratır (1. gün); — sonra gök kubbeyi yaratarak, gökteki tatlı sularla yerdeki tuzlu suları birbirinden ayırır (2. gün); — sonra yeryüzünde karaları denizlerden ayırır ve karalardaki bitkileri yaratır (3. gün); — sonra güneşi, ayı ve diğer ışık kaynaklarını (4. gün); — sonra denizlerdeki hayvanları ve havalardaki kuşları, (5. Gün); — ve en son olarak da, dünyadaki tüm bu yaratıklardan yararlanması için insanı yaratır (6. Gün). Görüldüğü üzere kutsal kitaplarda anlatılan tüm bu olaylar yeryuvarının ve hayat sisteminin oluşumunu açıklamaya çalışan görüşlerdir ve hepsinin Dünyamız üzerinde olduğu belirtilmektedir. Dolayısıyla Adem'le Havva’nın ilk yaratıldığı yer dünyamızda bir yerdir. Dünyamızdaki bu ilk yaratılış noktası Cennet olarak tanımlandığına göre, o Cennet, dünyada bir yerde olmak zorundadır. Daha sonra, Adem'le Havva bir "günah" işledikleri için, Cennetten kovulurlar. Peki, Cennet neresiydi? İnsanlar nereyi terk edip, nereden nereye geldiler? Bu soruya verilebilecek mantıklı bir yanıt geçmişimizi doğru yorumlamamıza yardımcı olacaktır. Bu sorunun yanıtı ise 10 -15 bin yıl öncelerinin coğrafik görüntüsünün tasarlanabilmesinden geçer: —Buzul devri süresince dünyanın diğer yerleri soğuk ve kuraklık içindeyken, “Basra- Hürmüz Ovası“ diye adlandırdığımız bu 10–15-bin-yıl-önceleri-ovası üzerindeki yaşam koşulları diğer bölgelere göre çok daha iyidir. Bu nedenle burada yaşayan insanlar bu ılıman ve verimli ortamın çevredeki soğuk ve kısır yörelerden farklı olduğunun bilicindedirler. —Buzul devrinin sona ermesiyle, hem sel felaketleri başlar, hem de deniz seviyesi yükselmeye başlar. —Deniz seviyesi yükseldikçe insanlar ovadaki yükseltiler, tepeler üzerine çekilirler; ama bu yükseltilerin deniz içinde bir adaya dönüşeceğinden habersizdirler. Bu adalar üzerindeki yaşam 3–4 bin yıl kadar sürer. Doğa ve dünya hakkında çok az bilgi sahibi olan bu insanlar için, üzerinde yaşadıkları ada “dünya” olarak kabul edilir, çünkü binlerce yıldır çevrelerinde başka bir kara parçası olduğundan habersiz olarak bu ada üzerinde yaşamaktadırlar. —Her yıl sürekli tekrarlanan sel felaketlerine karşı adalarının çevresine duvarlar örerek yıllık taşkınlardan kendilerini korumaya başlarlar. Zaman geçtikçe sel felaketleri azalır. Ama deniz seviyesi yükselmesi, ?12–13 bin yıl öncelerinden başlayarak, ?6–7 bin yıl öncelerine kadar sürekli devam eder (yılda 1cm kadar). —Yaşadıkları bu dünyanın (adanın) neden suya gömüldüğünü anlayamayan insanlar, “bir günah işledikleri için dünyalarının tanrı tarafından ceza olarak sulara gömüleceği” inancındadırlar. —Gelecek bahardaki taşkınla birlikte adalarının tamamen suya gömüleceğini fark eden insanlar sal, kayık vs. gibi vasıtalar yaparak, bilinmeyen bir geleceğe kendilerini terk ederler. —Dalgalar ve akıntılar tarafından günlerce bu şekilde deniz üzerinde sürüklenen insanlar, kıyıya çıktıklarında, eski dünyalarından kovularak bu yeni dünyaya geldiklerini sanırlar; vs.. —Yeni geldikleri bu yer parçasının eski yaşadıkları ortama hiç benzememesi ve insanların “cennet dedikleri bir yerden” günümüz dünyasına gelmiş olmaları, işte böyle bir olayın sonucudur. Sümerlerin, “denizden iki ırmak ülkesine geldik” şeklindeki yazılı belgelerinin arkasındaki gizem bu noktadan kaynaklanır. Olaylar bu şekilde yorumlanırlarsa, her şey anlamlı bir duruma gelir. Görüldüğü üzere, kutsal kitaplardaki cennet ve yaratılış hakkındaki sayfalar, jeolojik ve arkeolojik bulgulara göre ortaya konulan çağdaş bilimsel görüşlere genelde ters düşmemektedir; sadece atalarımızın neleri nasıl yorumlamış oldukları konusunda gerçeklere uygun çağdaş bir yorumlama gerekmektedir. İnsanlığın gelişiminin yukarıda açıklandığı şekilde gerçekleştiğine dair bir başka kaynağı ise, Eflatun'un Timaios ve Kritias adlı eserlerinde "Atlantis" başlığı altında yazılanlar oluşturmaktadır. Bu konuda daha ayrıntılı bilgi edinmek isteyenler, http://www.hayat.8m.com/eflatun.htm adresinde bulabilirler. Doğa ve dünyanın oluşum ve gelişimi hakkında hatalı bilgilerin beyinlerdeki hücrelere aktarılmasının zararlı sonuçları İnsanların bilgi düzeyi zaman içinde gelişmektedir. Dolayısıyla, insanların “ilk yaratıldıkları ve kovulduktan sonra geldikleri yerlerin dünyada olmak zorunda” olduğu olgusu, bu çerçevede ele alınmalıdır. 4 – 5 bin yıl öncelerinin insanları, dünyamızın ne kadar büyük veya küçük olduğunu bilmiyorlardı. Tüm hayvan, bitki ve insanların "hücre" denilen ve gözle görülemeyen minicik canlılardan oluştuklarını da bilmiyorlardı! Dünyamızın yuvarlak ve güneş etrafında dönen küçük bir gezegen olduğundan da habersizdiler. Dünyamızın sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğunu da bilmiyorlardı; karasal alanların jeolojik olaylar sonucu, deniz suları altına girebileceğini veya zamanla deniz sularının çekilerek, eskiden deniz altındaki bölgelerin kara haline dönüşebileceği gibi jeolojik bilgilerden de yoksundular! Binlerce yıl küçük bir adada yaşayan bu tür insanların “dünyaları”, üzerlerinde yaşadıkları bu adadır! (Eski zaman insanlarının böyle düşündüklerine ait yaşanmış bir örnek vardır: Kolomb Amerika’ya seyahatlerinden birinde, Karayib Denizindeki bir adaya uğrar ve tercüman vasıtasıyla yerli halktan yaşadıkları adanın adının ne olduğunu öğrenmeye çalışır. Aldığı cevap çok ilginçtir: Dünya!!! Çünkü binlerce yıldır o adada yaşayan insanlar için, “dünya” yaşadıkları o adadır, onlar başka yaşam ortamlarından habersizdirler!) Binlerce yıl tekrarlanan sel felaketleriyle boğuşan bu bilgisiz insanların, yaşadıkları adanın nihayet sulara gömülmesi karşısında, tanrının kendilerini cezalandırdığı sonucuna ulaşmaları ve batan adalarını “kovuldukları bir cennet (Eden, Adn) bahçesi” kabul etmeleri; sallarla veya başka araçlarla deniz sularından kurtularak (ve başka insanlarla mücadele içinde yaşamak zorunda oldukları) bir yeni dünyayı başka bir dünya olarak görmeleri anlaşılır bir durumdur. En önemli zararlı sonuçlarına gelince: Şimdiye kadar sunulan veriler ve bilgilerin ortaya koyduğu üzere, doğa ve dünyadaki tüm oluşum ve gelişimler: 1- Parçalardan bütünlere, yani alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru olmaktadır; 2- Bilgi oluşumuna dayalı olarak gerçekleşmektedir; 3- Üst-sistemde geçerli olacak kurallar, tüm ilgili varlıkların karşılıklı etkileşimleri ile oluşturulmaktadır; 4- Üst-sistemlerin oluşturucuları da, planlayıcıları da, sahipleri de, onun içindeki bileşenleridir. Harici bir sahiplik veya yönlendiricilik söz konusu değildir. Bu nedenle bedenlerimizin tasarımcıları da, tamircileri de, sahipleri de, onu oluşturan hücreleridir. Yani özet olarak, doğa ve dünyamızı oluşturan atomlar ve atom-altı-parçacıkları ölü değil canlıdırlar ve her şey en temeldeki bu canlı temel varlıkların sürekli değişim-dönüşüm içindeki doğa ve dünya koşullarını algılayıp, ona uygun yapısallaşmalar oluşturmaları şeklinde gerçekleşmektedir. Dolayısıyla, doğa ve dünyamızın sahipleri onu oluşturan bileşenleridir. Onların haricinde başka bir sahip, başka bir yönlendirici söz konusu değildir. İnsanlığın toplumsallaşma tarihi süresince oluşturduğu ve dogmatik geleneklere dönüştürerek binlerce yıldır nesilden nesile aktardığı doğa ve hayat görüşü, jeoloji, fizik, kimya, biyoloji gibi doğa bilimlerinin ortaya koyduğu doğa ve hayat görüşüne taban tabana zıttır! Çünkü tüm geleneksel hayat görüşlerine göre, varlıkların kaderleri kendi ellerinde değil, onların dışında bir güç sisteminin elindedir. Bu nedenledir ki, insanlar şimdiye dek tepeye bağlı toplumsal örgütlenme yapıları oluşturmuşlar ve devlet veya vatan dedikleri, sahipliği kendilerine değil, tepedeki bir kişiye veya zümreye ait sistemler içinde yaşaya gelmişlerdir. Tepeye bağlı örgütlenmelerin geçerli olduğu toplumlarda toplum yönetimi Tepeden Tabana olacak şekilde örgütlenir ve bu sistemlerde şu tür sorunlar oluşmaktadır: Tepeden Tabana Örgütlenmeli (TTÖ) sistemlerde: 1- TTÖ sistemlerde, tepedekiler hem yönetici hem de toplum mallarının sahibidir. Tepedekiler toplum mallarına sahip çıkınca, alttaki halk toplum mallarına sahip çıkmaz ve “devletin malı deniz, yemeyen domuz” sistemi ortaya çıkar. Topum malları hor kullanılmaya başlanır ve 10 yıl dayanması gereken bir hizmet aracı bir yılda bozulur ve bunun sonucu toplumsal kalkınma hep engellenir. 2- TTÖ sistemlerde saygın ve saygın olmayan meslekler gibi ayrımcılık ortaya çıkar, çünkü kimi meslekler emir verici, kimisi emir alıcı (pasif) konumlu olmak zorundadır. Bu nedenle, kişilerin mesleklere yönlenmeleri, yeteneklerine göre değil, toplumdaki saygınlık değerine göre olduğundan, a)İnsanlar, doğal yeteneklerini dikkate almaksızın, hep SAYGIN varsayılan mesleklere yönelirler; o mesleğe yeteneği ve sevgisi olmayan insanlar bu mesleklerde gerekli başarıyı gösteremezler ve toplumsal kalkınma hep engellenir. b)İnsanların doğal yetenekleriyle meslekleri birbirine uyumsuz olduğunda, insanlar kendilerini hep mutsuz hissederler; vs. 3- TTÖ sistemlerde sorumluluk tamamen liderlerin sırtında olduğundan, halk düşünme tembelliğine mahkum edilmiştir. Tüm sorunlarının çözümünü bir kurtarıcıdan bekleyen halk, fikir üretme ve sorunlarını çözme çabalarına girişmez. Dolayısıyla bu tür sistemlerde halkın bilgi üretme kapasitesi otomatik olarak sınırlandırılmış olunur. Bilgi ise, verimli üretimin, kalkınmanın temel direğidir. 4- TTÖ sistemlerde bireyler sadece tepeye karşı sorumlu ve bağımlılık içinde yetiştirildiğinden, insanların karşılıklı olarak birbirlerine karşı bağımlılık duygular gelişmemiştir. İnsanlarda birbirlerine kazık atma, kandırma, dolandırma, vs. eylemleri tam yaygındır. 5- TTÖ sistemlerde tepedekiler hatalarını ört-bas etme eylemlerine girişirler, çünkü sistemde şeffaflık yoktur. Bunun sonucu, insanlar şantaj, tehdit, suikast, vs. gibi yöntemlerle susturulmaya çalışılır. 6- TTÖ sistemlerde yükselme, bilgiden ziyade, “tepedekilere” yakınlıkla sağlandığından, insanlar bir şey öğrenerek bu bilgiye dayalı karşılıklı hizmet alışverişleri içine girmek yerine, tepedekilerle yakın ilişki kurmaya (yağcılığa) yönelirler. Dünya ölçeğindeki rekabet ortamında geri kalmanın en önemli nedeni budur. 7- TTÖ sistemlerde toplumsal sorunların çözümü, karşılıklı etkileşimlerle değil, tepedekilerin yönlendirmesine bağlı olduğundan, insanlar arasında “sana ne; bana ne, babanın malı mı?” gibi davranışlar yaygındır. Bu ise vatandaşın kendisini toplumun sahibi olarak görmediğinin ıspatlanmasıdır. 8- TTÖ sistemlerde, toplum malları tepedekilerce sahiplenilir. Halk kendini toplumsal sistemin bir ortağı olarak görmediğinden, yaptığı işlerde hep sadece kendi çıkarını gözetecek davranışlara yönelir; devleti yönetenler ise herkesin başına bir bekçi dikmek zorundadırlar, bu ise olanaksızdır; vs.. Toplumsal sorunlar iki temel kategoriye ayrılabilirler: 1- Doğal sorunlar (deprem, sel, kuraklık, vs.) 2- İnsanlardan kaynaklanan sorunlar (terör, işsizlik, hırsızlık, savaş, anarşi, yolsuzluklar, vs.) Doğal sorunlara karşı mücadele, bu sorunların ne zaman, hangi faktörlere bağlı olarak, nerelerde geliştikleri, vs. gibi konularda bilgi toplamakla yapılabilmektedir. Her şeyin tepedeki bir kişiden veya zümreden beklendiği bir sistemde, doğadaki milyonlarca farklı faktörce denetlenen doğal olayların nasıl oluşup-geliştikleri ve bunlarla nasıl mücadele edileceği bilgilerinin oluşturulması olanaksızdır. Diğer taraftan, tepeye bağlı örgütlenme sistemi nedeniyle, halk pasifliğe ve her şeyin çözümünü tepedekilerden beklemeye şartlandırılmıştır. İşte bu nedenle, tepeden tabana örgütlenmeli toplumsal sistemlerde, doğal sorunlar veya doğal afetlere karşı mücadele son derece kötü ve başarısızdır. (ABD gibi günümüz dünyasının süper gücünün, New Orleans’daki doğal afet karşısındaki başarısızlığı bunun en güzel örneğidir.) İkinci kategorideki sorunlar ise, insanların hatalı davranışlarından kaynaklanmaktadır ve çözümü tamamen insanların eğitimine bağlıdır. İnsanlık doğal sisteme ters bir hayat görüşü ile programlanmış ve sorunlarını karşılıklı olarak konuşup-anlaşarak çözebileceği temel bilgisiyle değil, tepeden birilerinden gelecek mucizevî bir formülle çözülebileceği şeklinde şartlandırılmıştır. Görüldüğü üzere, tüm sorunlarımız, toplum yapısının tepeden tabana olacak şekilde örgütlenmiş olmasından kaynaklanmaktadır. Dolayısıyla, bu örgütlenme sisteminde bir yanlışlık olması, başka bir ifadeyle, bizlerin hayat görüşlerinde temel bir hata bulunması gerekmektedir. Bu temel hata ise, bağımlı olduğumuz yönlendirici güç sistemini, tabanda (alt-sistemde) (yani içimizde, bizleri oluşturan hücrelerimizde ve daha derinlerde) arayacak yerde, dışımızda – üst-sistemde bir yerde aramaya kalkışmış olmamızda yatmaktadır. Mantık Çarpıtılması Olayı veyahut Hatalı Düzen-Ölçütü Oluşumu Çocukluk evresi, civciv dönemine denk gelir. O dönemde insanın gelecekte nasıl davranacağının temel devreleri oluşturulur. Yani toplumsal hayat sistemine ait düzen ölçütü değerlerinin belirlenip-sabitleştirilmesi çocukluk evresinde gerçekleşir. Bu oluşturma işleminde ise, çocuğun çevresinde gördüğü ve işittiği sinyallere göre, beyindeki hücreler arası temel davranış belirleyici devreler oluşturulur. Bu davranışlar, ömür boyu etkili olurlar. Toplumda egemen olan örf-adet, vs. o topluma ait düzen ölçütlerindendir. Çocuğun çevresindeki insanların düşünce ve davranış tarzları hatalı ise, bu hatalar aynen kopyalanırlar ve çocuğun düşünce ve davranışını belirleyici olurlar. Öğrenme denilen olgu, hücreler arası bir sinaps oluşumu ve bu sinaps bağlantısında alış- verişi yapılacak olan yeni bir protein türü oluşumu ile gerçekleştiğinden, çocukluk evresinde oluşturulacak toplumsal hayata ait düzen-ölçütü değerleri, o şekliyle sabitleştirilmiş olurlar. Bu sabitleştirilmiş devrelerin değiştirilmesi pek mümkün olmadığından, hatalı düzen-ölçütü oluşumlarından kurtulmanın tek yolu, eski canlıların tekrar parçalarına ayrılması ve yeni bir canlı tasarımı ile yeni yavruların doğumları! Bireylerin belli ömürleri olmasının nedeni budur. Doğada her şeyde bir büyüme ve gelişme olduğuna göre, bu “büyümeyi başlatan güç sistemi” nerden kaynaklanıyor? Alt-sistemlerden mi, üst-sistemlerden mi? Bu soruya iki farklı yoldan cevap alına bilinmektedir: i- Büyüme hep küçük sistemlerden büyük sistemlere doğru olduğundan, büyümeyi başlatan güç sistemi atom-altı-parçacıklar dünyasından kökenlenmek zorundadır. ii- Büyümeyi gerçekleştiren bilgi oluşumlarının eksponansiyel olarak geliştikleri saptanmıştır. Eksponansiyel fonksiyonların türevleri de, entegralleri de hep eksponansiyel olarak kaldıklarından, maddenin en küçük parçacıklarının büyüme başlatıcı güce sahip olmaları zorunludur. Görüldüğü üzere, her iki bakış açısı da aynı sonucu vermektedir. Doğada varlıkları bir araya getiren ve yönlendiren bir güç olduğuna göre, bu gücü “Oluşturucu Güç Sistemi” olarak adlandıralım. Ve bundan sonraki paragraflarda, (OGS) kısaltmasını “Oluşturucu Güç Sistemi” sözcükleri için kullanalım. Yukarıdaki bilgilerden sonra OGSnin temel özellikleri konusuna açıklık getirebiliriz. i- OGS, alt-sistem kökenlidir ii- OGS varlıkların dışında olan başka bir varlık veya güç sistemi değildir, varlıkların kendilerinden oluşur; iii- OGS otoriter, her şeyi önceden bilen ve planlayan bir güç sistemi değildir; varlıkların kendi aralarında karşılıklı etkileşimler sonucuna göre ortaya çıkan bir güç sistemidir, dolayısıyla değişkendir. iv- OGS bedensi bir yapı değil, sinyal-dalga sistemlerinden oluşan bir özelliktedir. OGSnin temel amacı ise, i- En kısa zamanda, ii- En kısa yoldan, iii- Mevcut tüm seçenekleri ve öğeleri dikkate alıp, kullanarak, iv- En ekonomik yeni üst-sistemler oluşturmaktır. İnsanlar asırlardır doğa ve dünyayı, dolayısıyla hayatı oluşturucu güç sistemini (OGS) merak etmişlerdir. Bir şey oluşturmak demek, “varlıkları herhangi bir şekilde hareket ettirerek, onları istenilen bir şekilde bir araya getirmek, yeni bir kompozisyon oluşturmak” şeklinde tanımlana bilinir. Hareket etmek, canlı varlıklara ait bir özellik olarak kabul edildiğinden, oluşturucu güç sisteminin canlı bir varlık olarak tasarlanması zorunlu olmuştur. Doğada dünya, gökyüzü gibi çok büyük boyutlu varlıklar mevcut olduğuna göre, bu devasa boyutlu varlıkları hareket ettirecek canlı varlığın da çok büyük ve çok güçlü olması gerekir. Atalarımızın doğadaki oluşturucu güç sistemini çok büyük ve çok güçlü olarak kabul etmelerinin arkasındaki temel mantık işte budur. Doğadaki oluşum ve gelişim sistemi bu şekilde tasarlanınca, zorunlu olarak üst-sistem kökenli ve her şeyi kendi kafasındaki bilgilere göre planlayıp yapan, ama büyük olmasına rağmen görünmeyen, bir yaratıcı kavramı oluşmuştur. Bir şeyi yapan, aynı zamanda o şeyin sahibidir. Doğa ve dünyayı oluşturan güç üst- sisteme yerleştirilince, doğa ve dünyanın sahipliği de, dünyayı oluşturan varlıkların kendilerine değil, üst-sisteme ait olduğu varsayılan bir güce atfedilmiştir. Bu temel düşünceden hareketle de, toplumların, devletlerin sahipliği, üst-sistemlere ait olarak tasarlanılıp, dünyamızda tepeden tabana örgütlenmeli hayat düzenlemeleri gerçekleştirilmiştir. 1859’da Darwin’in canlılar aleminde varlıkların değişim-dönüşümlere uğradığını gözlemlemesi üzerine, insanlar arasında yaratılışçılığa tam zıt yeni bir hayat görüşü oluşturulmaya başlanır. Yaratılışçılığa tepki olarak oluşturulduğundan, diğer taraftan da, bilgili-bilinçli davranışın sadece insan ve insan-üstü bir doğaya özgü bir özellik olacağı önyargısı ile hareket edildiğinden, her şeyin rasgele mutasyonlarla oluşup geliştiği ve “doğa” denilen bir üst sistemin de, en iyi mutasyon ürünlerini seçtiği şeklinde yeni bir hayat görüşü daha ortaya çıkmıştır. Ve 1.5 asırdan beri insanlık bu iki zıt hayat görüşü arasında bocalamaktadır. Kuantum fiziği verilerinin, maddenin en temel parçacıklarında “bilgi ve bilinci” destekleyici özellikler sergiledikleri ortaya çıkınca, yaratılış görüşü taraftarları hemen atılıp, ‘bakın doğada hiçbir şey rasgele olmuyor’ diyerek, doğadaki oluşumların kökeninde “intelligent design = akıllı tasarım” şeklinde bir güç sisteminin olduğunu ve bunun yaratılış görüşünü desteklediğini ileri sürerler. Şimdiye kadar sürekli vurgulana gelindiği üzere, doğa ve dünyamızda hiçbir şey rasgele olmadığı gibi, üst-siteme ait bir oluşturucu güç sistemi de söz konusu olamaz, çünkü, üst- sistem kaynaklı bir güç sisteminde, varlıklar arası karşılıklı etkileşimlere dayalı bir düzen- ölçütü oluşturulması ve bilgi düzeyinde sürekli bir artış olması söz konusu değildir, çünkü her şey tepedeki tek, ebedi ve değişmez bir yaratıcının iradesine göre yapılmak zorundadır. İnsanların doğa ve dünyadaki olayları information & self-organisation sistemi çerçevesinde yorumlayamıyor olmalarının 2 ana nedeni vardır: - Birinci neden, bilgi dediğimiz davranış belirleyici faktörün eksponansiyel bir şekilde geliştiği ve bu nedenle de atom-altı parçacıklardan kökenlenmelerinin zorunlu olduğu bilgisi henüz yeterince yerleşmemiştir; - İkinci neden ise, “order parameter”, yani “düzen ölçütü” olarak tanımlanan davranış-belirleyici faktörün, geçerli olduğu sistemdeki tüm öğeleri “köleleştirmesi”, bu nedenle, insanların mantıksal düşünme ve değerlendirme sistemlerinin, çocukluk evresinde hatalı bir şekilde sabitleştirilmesi nedeniyle, bu sabit fikir sistemine ters düşecek başka bir fikir oluşturamaması olayıdır. Tüm geleneksel hayat görüşlerinde, bilgi ve bilincin, yani oluşturma erkinin, sadece insana ve insanüstü varlıklara özgü bir davranış olduğu görüşü egemendir; dolayısıyla, hücre, molekül, atom-altı-parçacıklarında bilgi ve bilinç olması asla düşünülemiyor. Halbuki, doğa ve dünyada bilgi oluşumuna dayalı bir büyüme ve gelişme vardır; yani OGS alt-sistemlerden üst-sistemlere doğru ilerlemektedir. Doğada sinerjetik sistem geçerlidir, ve her öğenin, her insanın kafasından bir ses çıkması ve bu seslerin karşılıklı olarak dinlenerek, ortak bir tonda anlaşılmasıyla “order parameter=düzen ölçütü” ortaya çıkar ve her öğe, her insan bu düzen ölçütüne uyar! Kafalardan çıkacak ses, o kafalara yüklenecek verilerle belirlenir. Otoriter-teokratik bilgilerin yerleştirildiği beyinlerdeki kafalardan çıkacak ses bellidir: otorite sahibinin görüşü. Dolayısıyla, demokrasi denilen sistemin uygulanabilmesi için, doğadaki sistemin nasıl işlediği teorik bilgisinin insan beyinlerine aktarılarak, karşılıklı etkileşim içine girebilmelerinin yararı ve bunun yöntemi kısa yoldan öğretilmelidir; aynen hücrelerimizin 3.5 milyar yıllık sürede edindikleri beden oluşturma bilgilerini, genetik kodlamalarla gelecek nesle aktararak, bu işlemi ?9 aylık bir süreçte tamamlayabilmelerinde olduğu gibi. (Batı toplumlarında uygulanan sözde demokrasiler, tepedeki bir kişiye ait olan yönetim yetkisinin, yargı-yasama- yönetim-gibi ayrı güç odaklarına dağıtılmasından öteye gidememişlerdir, ve özlerinde yine tepeden tabana örgütlenme vardır.) Eskiden devletler ya bir büyük ırmak, yüksek bir dağ sırası, bir deniz, vs. gibi doğal sınırlamalarla, veyahut da dikenli teller, mayın tarlaları gibi suni sınırlarla yarı-kapalı bir sistem oluştururlardı. Bu yarı-kapalı sistemlerin her birinin kendine has bir yönetim sistemi olması mümkündü. Çağımızda artık ne doğal sınırlar, ne de suni sınırlar aşılmaz değildirler. Gerek uydulardan yapılan yayınlarla, gerek cep-telefonları + internet haberleşmeleri ve alış- verişleriyle, gerek uluslar-arası hava-kara-ve-deniz taşımacılığıyla, devletler arası sınırlar geçirgen olmuştur. Dahası, Çernobil olayında olduğu gibi, herhangi bir devlet içinde oluşan bir olay, tüm dünyayı etkileyecek sonuçlar doğurabilmektedir. Dolayısıyla, insanlık için yaşam ortamı artık tüm dünya olmuştur. Yani globalleşmek zorunluluk olmuştur. Bu durumda, birlikte yaşamanın kurallarının konulması sorunu ortaya çıkmaktadır. Geleneksel hayat görüşüyle bu kısa sürede mümkün değildir; yıllarca sürecek dünya savaşları, sosyal hayat karışıklıkları, kaos, anarşi, terörizm, vs. oluşması ve sürmesi beklenmelidir. Yıllar sürecek bu kaos ve karmaşa dönemini minimuma indirmenin tek yolu ise “gerekli teorik hayat bilgisinin” dünya genelinde ve global hayat sisteminin gereği olarak, ortak insan kültürü bilgisi çerçevesinde tüm insanlığa sunulmasından geçmektedir. Aynen hücrelerimizin yaptıkları gibi!!! Sonuç Olarak: Tavuk-yumurta ilişkilerini bilmeden sorunlarımızı çözmeye kalkışmak, dümeni kuzeye doğru olan bir gemide, güneye doğru gitmeyi hayal etmeye benzer. Mevcut sistem üst-sistem kökenli olduğu sanılan bir OGSdir. Dolayısıyla, OGS üst-sistem kökenli olarak düşünüldüğü ve toplum organizasyonu da buna uygun olarak tepeden tabana olacak şekilde örgütlendiği sürece, insanlardan kaynaklan bu tür sorunlar hep devam edecektir; hem de gittikçe artarak ve daha da kötüleşerek!!! Tek çözüm yolu ise tüm insanlığa, OGSyi, gerçek doğada olduğu gibi, alt-sistem kökenli olarak belletmekten geçer. Başka çözüm yolu da yoktur!!! Karşılıklı uyum içine girme dürtüsü doğadaki tüm canlı ve cansız varlıklarda vardır. Şekil 176: Yan yana getirilen iki sarkaçlı saat, bir süre sonra aynı ritimde çalışmaya başlarlar. 1665’te Hollandalı bilim adamı C. Huygens’in dikkatini çeken bir olay, doğal sistemdeki karşılıklı uyumluluğun cansız varlıklar aleminde bile ne derece yaygın ve etkili bir olgu olduğunu anlamamıza yardımcı olacaktır. İki tane sarkaçlı saat alın; biri biraz ileri gidecek şekilde, diğeri biraz geri kalacak şekilde bozuk olsun. Bu saatleri bir odanın farklı duvarlarına asacak olursanız, saatlerin biri ileri gidecek, diğeri geri kalacak şekilde çalışırlar. Bu iki saati alıp, şekilde görüldüğü gibi, yan yana bir duvara asacak olursanız, bir süre sonra, saatlerin birbirleriyle uyumlu şekilde ve doğru zamanı gösteren bir ayarda çalışmaya başladıklarını görürsünüz!!! Varlıklar arası bu uyum dürtüsü, canlılar aleminde çok daha çeşitlenerek gerçekleştirilmektedir. Ateş böceklerinin topluca geçekleştirdikleri gece gösterileri, balık sürülerinin anında aynı yöne doğru kaçmaya başlamaları vs, bunlardan sadece bir kaçıdır. Varlıkların birbirlerine uyum sağlayabilmelerinin şartları ise bellidir: 1- Birbirleriyle mümkün olduğunca yakın ilişki içinde olmak, 1- Birbirlerine yakın frekanslarda sinyallere sahip olmak. İşte insanlar arası uyumun sağlanması içim gereken temel iki koşul: i- Birbirleriyle mümkün olduğunca yakın ilişki içinde olmak, ii- ortak bir hayat görüşü ile donatılmış olmak!!! Bunlardan 1.si teknolojik gelişimler ve nüfus artışı sayesinde çoktan yerine getirilmiştir. Bunun sonucu olarak insanlık, diğer 2. koşulun gereği olan ortak bir hayat görüşü oluşturmaya zorlanmaktadır. Günümüz dünyası insanları bu zorlanmanın sancılarını yaşamaktadır. Diğer 2. şart ise şu olmak zorundadır: - Toplumumuzun sahipleri biz insanlarız. Çocuklarımızın temel eğitimi safhasında çocuklarımıza, i- toplum hayatının karşılıklı hizmet alış-verişlerine dayanan, en ekonomik bir birliktelik sistemi olduğunu, ii- hücrelerimizin de tek hücreli yaşamdan çok hücreli yaşama geçişte, karşılıklı hizmet-alış-verişlerine dayalı bu sistemi uyguladıklarını, iii- Toplum hayatının kurallarını, o coğrafik sınırlar içinde yaşayan tüm insanların karşılıklı fikir alış-verişleriyle oluşturmalarının doğa yasası gereği olduğunu, iv- toplumun sahibinin kendileri olduğunu, aktarırsak hiçbir insan, sahip olduğu bir şeyin kötü duruma düşmesine razı olmayacağına göre, toplumsal sistem hep en iyi, en ekonomik ve tüm katılanların ortak çıkarlarına uygun şekilde olur. Bu doğadaki sistemdir!!!!. Doğadaki sisteme göre olması gereken “Toplum hayatı” şöyledir: İnsanlarla toplumu arası ilişki, hücrelerle bedeni arası ilişkinin aynısıdır. Beden içindeki bir organda hücrelerin durumu iyi olmazsa, örneğin böbreklerinizdeki hücreler rahatsızlarsa, tüm diğer organlarımız da bu rahatsızlıktan paylarını alırlar; çünkü hepsi böbreğin vereceği hizmete bağımlıdırlar. Yani hepsi arasında karşılıklı bağımlılığa dayalı bir hizmet-alış-veriş ilişkisi vardır. Toplumlar da aynen böyledir. Toplum, karşılıklı hizmet-alış-verişi sistemine dayalı, iş-ve meslek gurupları arası bir ortaklık sistemidir. Her bir gurup, sadece kendi alanında hizmet üretir ve diğer tüm hizmetleri başkalarından alır. Sistemin çalışması aynen bir saatin çarkları arasındaki ilişkiye benzer ve en yavaş dönen çarkın hızında işler. Bu nedenle, herkes çevresindeki diğer meslek guruplarının durumlarının çok iyi olmasını bekler, çünkü hayatının rahat ve huzurlu geçmesi, tamamen onlardan alacağı hizmetlere bağlıdır! Elektrikçisi kötü olan karanlıkta kalmaya, çöpçüsü kötü olan pislik içinde yaşamaya mahkumdur. Çarklardan biri kötü çalışmaya başlarsa, tüm sistem kötüleşir! Hiç bir insan bir diğerine benzemez; yani her insan bir diğerinden farklı özelliklere sahiptir. İnsanların birbirinden farklı olmaları, onların toplum hayatında üstlenecekleri hizmet dallarının da farklı olmasının nedenidir Bu nedenle: Başkalarından daha iyi yapabileceğin bir iş veya meslek dalına yönel ve o konuda en iyi şekilde uzmanlaş ki, o iş veya meslek dalında, en kısa süreçte en fazla hizmeti üretip, çevrene sunacak duruma gelesin. Bu şekilde herkesin en iyi ve en seri şekilde sundukları bir hizmetler havuzu ortaya çıkar ve o havuzun olduğu toplumda her şey en iyi şekilde olur! Doğa ve dünyada nasıl davranılacağı bilgisi, her öğenin içinde bulunmaktadır. Doğada oluşturulan her yeni öğe, doğadaki sistemin aktif bir parçası olmakta, parçalardan bütüne, küçükten büyüğe doğru bir oluşturma sistemi ortaya koyulmaktadır. Her yeni oluşan öğe, bu evrensel güç sisteminin bir parçası olarak, hem çevresindeki diğer öğelerden etkilenir, hem de kendi yapısına işlenen bilgiye uygun bir etkiyi çevresine yayar. Bu şekilde, karşılıklı birbirleriyle ilişki ve bağımlılık içinde bir oluşum ve gelişim sistemi ortaya çıkar. Tüm varlıklar, bir saatin dişlileri gibi, birbirlerini etkilemekte, birbirlerinden etkilenmektedir. Hayat, canlı-cansız tüm varlıklar arasında karşılıklı bir etkileşim içindedir; bu nedenle canlı-cansız, doğadaki tüm varlıklar arası ekolojik dengenin bozulmamasına çalış! Her insan toplumun bir ortağıdır, yaptıklarıyla toplumu etkiler, ve başkalarının yaptıklarıyla da kendisi etkilenir! Ne ortağı olduğun bu toplumsal hayat sistemine zarar ver; ne de başkalarının bu toplumsal sisteme zarar vermesine göz yum! Bu sistemin çalışması için, aynı iş-ve meslek dalında olanlar bir araya gelip, sunacakları hizmeti en iyi şekilde yapabilmenin plan ve projesini hazırlarlar; çünkü başkalarından da aynı şekilde en iyi hizmeti talep edeceklerdir. Bu şekilde, her iş-ve-meslek gurubu en küçük yerleşim biriminden başlayarak yukarı doğru genişleyecek şekilde örgütlenirler ve karşılıklı hizmet-alış-veriş sistemi içinde yerlerini alırlar. Böyle bir modelin egemen olduğu toplumlardaki hayat standardını düşünün! İnsanlar para kazanmak için değil, bilgi edinmek ve üretmek için yaşama başlıyorlar. Böyle olunca, herkes edinebileceği en uygun bilgileri edinip, bu bilgilere göre bir şey veya hizmet üretiyor. Herkes mesleğinde en-iyisi, dolayısıyla her şey en ucuz şekliyle piyasaya çıkıyor; hiçbir üründe veya hizmette bir hata yok (varsa anında düzeltiliyor); her birey, diğer bireylerin durumlarının en az kendisi kadar iyi olması için elinden geleni yapıyor, çünkü kendi rahatının onlardan alacağı hizmetlere bağlı olduğunun farkında; insanlar arası karşılıklı bağımlılık, en küçük birimden başlayıp, uluslar-arası boyutlarda devam ediyor; İnsanlar doğadaki her varlıkla karşılıklı etkileşim ve bağımlılık içinde olduğu temel bilgisiyle hayata başlıyor ve bu nedenle, taşından-toprağından tutun, karıncasına kuşuna kadar, her şeye karşı duyarlı ve bilinçli yaklaşıyor; çevre sorunu yok, sağlık sorunu yok, eğitim sorunu yok, işsizlik sorunu yok, savaş yok; vs..!!! Şekil 177: Toplum denilen üst-sistemi oluşturacak olanlar çocuklardır. Doğa ve dünyadaki değişim-dönüşümlere göre, toplumun nasıl bir görev üstleneceği bilgisi çocuklara aktarılır; çocuklar da bu bilgilere göre gerekli toplumsal örgütlenmeleri oluştururlar! Eskiden toplumun diğer toplumlarla savaşarak hayat yarışını sürdürmesi bilgisi çocuklara aktarılırdı, buna göre de çocuklar hep başkalarıyla savaşacak şekilde toplumlar oluşturuyorlardı. Günümüzde tüm insanlık barış içinde, birbirleriyle karşılıklı iş birliği ve hizmet alış-verişi içinde bir toplumsal sistem arzulamaktadır. Çocuklarımıza aktaracağımız temel bilgi de bu olmak zorundadır. Çocuklar 2-3 yaşlarında, çevrelerinde konuşulan tüm dilleri aksansız konuşacak şekilde kopyalama yeteneklerine sahiptirler. Ana-okullarına, öğretmek istediğimiz dili konuşan elemanlar yerleştirdiğimizde, tüm dünya ile iletişim ve karşılıklı iyi ilişkiler kurmaya hazır bir nesil yetiştirmek mümkündür. Toplumun sahipliği görevi çocuklarımızın sırtına yüklenilerek oluşturulmaya başlanıldığı anda, tabandan tepeye doğru örgütlenmeli doğal sistem devreye girmiş olacağından, tüm toplumsal sorunlar otomatik olarak çözüme kavuşacaklardır. Özetleyecek olursak: Doğada her şey, “information & self-organisation = Bilgiye Dayalı Düzenlemeler (BDD) şeklinde oluşmaktadır. Bu sistemde her varlık, doğa ve dünyanın sürekli bir değişim-dönüşüm içinde olduğunun bilinciyle, çevresindeki değişim-dönüşümleri en iyi şekilde algılamaya ve yorumlamaya çalışır ve bu bilgilere göre, tavuk yumurta döngüsü içinde, atom-ve moleküllerini yeniden kombinasyonlara sokarak, “zamana” uygun en iyi yapısallaşmayı gerçekleştirir. Dolayısıyla, Hayat yarışı, düzen-ölçütleri (bilgi-sistemleri) arası bir yarışmadır. Doğadaki oluşumların itici gücünün düzen ölçütleri arası yarışma olması nedeniyledir ki, tüm bireyler ve guruplar arasında sürekli bir yarışma ve rekabet vardır. İnsanların kendi fikirlerini çok beğenip-savunmaları, çeşitli oyunlara karşı düşkünlükleri, vs. nin gizemi bu noktadadır. Bu güç içimizdeki “bilgi” sisteminin kaçınılmaz dürtüsüdür. İnsanların temel hayat görüşü, karşılıklı etkileşimlere dayalı bir üst-sistem (toplum) oluşumuna ters olduğundan, insanların özünde bulunan bu “bilgiler arası yarışmaya dayalı self-organisation” işletilememektedir. İnsanların önündeki bu temel engel kaldırıldığı anda, insanlar da, aynen arılar, karıncalar gibi, doğal sisteme uygun bir üst-sistem (toplum) yapısı oluşturacaklardır. Bu nedenle, toplumsal sistemlerin sahipleri tüm orada yaşayan insanları olmak zorundadırlar. İnsanlara bu temel hayat görüşü çocukluklarında verilmeli ve tüm insanların toplumsal sisteme her yönüyle sahip çıkıp, ona zarar verici her tür eyleme karşı çıkacak bir davranış içinde olması sağlanmalıdır.