Genel Siyasal Düşünceler Tarihi www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 1 S i y a s a l D ü ş e n c e l e r T a r i h i D e r s N o t l a r ı Kent Devletin Kuruluşu ve Etkisi Yunan kent devleti ( polis ): Yunan toplumunun siyasal düzenine ve siyasal düşünüşüne damgasını basmış olan toplumsal ve siyasal örgütleniş biçimdir. Kent devleti örgütlenişinin süreklilik kazanmasının ilkel demokratik kurumların genişletilmesine, birbirlerini tanıyan vatandaşlarda sınıf bilincinin erkenden uyanması sonucunda siyasal grupların kristalleşmesine ve sonuçta siyasal düşünüşün gelişimine katkıları olmuştur. Olumlu sayabileceğimiz bu etkilerin yanı sıra, Yunan insanının kent devletlerine aşırı bağlılığı, kent devletleri arasında sürekli savaşlara yol açmış; Yunan’ın birleşmesini engellemiş ve siyasal düşünüşü de ( hiç değilse bazı düşünürlerde ) kent devletinin ufuklarıyla sınırlandırmıştır. Krallık döneminde, toprakların giderek az sayıda kimsenin elinde toplanmasıyla, toplum feodal bir yapı almış; aristokratla sınıfı oluşmuş. D .Ö. 8. yüzyılın sonlarına doğru, krallık önemsiz bir dinsel memurluk derecesine indirilirken, yürütme işlerini aristokratların aralarından her yıl yeniden seçtikleri “arkhon” denen üç yüksek memur görmeye başlamıştır. Yürütme Üç Arkhonun Elinde Başkomutan Başrahip Baş yargıç Yunan kent devletlerinin ürettikleri şarabın ve zeytinyağının geniş bir Pazar olanağı olması üzerine; Attika’daki aristokratlar, tahıl tarımını bırakarak, çok daha karlı ürünler olan üzüm ve zeytin üretimine geçtiler. Köylüler bu geçişte geri kalmamak için altı ayda yüzde yirmi faizle tefecilerden borç aldılar. Bu borçlar karşılığında ise önce topraklarını daha sonra ise çocuklarını, karılarını hatta kendilerini güvence olarak göstermeye başladılar. Borçlarını ödeyemeyince de alacaklıların köleleri oldular ki bu olguya “borç köleliği” denir. Bu gelişmelerin bir sonucu olarak, D .Ö. 7. yüzyılın ortalarına doğru, topraklar az sayıda zengin aristokratın elinde toplanırken, karşılarında kalabalık bir mülksüzle sınıfı belirdi; sınıf çatışmaları başladı. Atina bu çatışmalara karşı sert önlemlere başvurdu ve D .Ö. 624’ de Drakon’a çok ağır bir ceza yasası hazırlattılar. Drakon yasaları, aristokratların, zenginlerin mallarını ve canlarını çoğu kere ölüm cezalarıyla korumaya çalışıyordu. Atina aristokratları, çok geçmeden, “Drakon yasaları” yolunun, caza, baskı ve şiddetin, çıkar yol olmadığını kavradılar. Çünkü şarap ve zeytinyağı üretimi ve alışverişi kentte ticaretle uğraşan ve gittikçe kalabalıklaşıp zenginleşen bir orta sınıf yaratmıştı. Bunun üzerine aristokratlar, bazı reformlarla sınıf çatışmalarını yumuşatırlarken, kentli orta sınıfın üst katmanlarıyla işbirliğine giderek, orta sınıfın aşağı sınıflarla işbirliği yapmasını önlemiş oldular. Aristokratların bu yeni uzlaşma, ödün verme politikasını Solon formülleştirdi. Solon Reformları Solon, D .Ö. 594’te hem mülksüz köylülerle aristokratlar arasındaki çatışmayı, hem kır zenginleri ( aristokratlar ) ile kent zenginleri ( kent soylular ) arasındaki siyasal çatışmayı uzlaşmaya bağlaması için arkhon seçilip “ yasa koyucu” olarak atandı. Bu yolda yaptığı reformlarda; 1) Borç köleliliğini kaldırdı. 2) Küçük köylülerin borçlarını sildi, ipotekli topraklardan ipoteği kaldırdı, sahip olunabilecek en geniş toprak parçasını sınırlandırdı. 3) Yurttaşa mahkemeye gitme hakkı sağladı. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 2 Solon vatandaşları ( soyluluklarına göre değil ) zenginliklerine göre dört sınıfa ayırdı; 1) 500 kile buğday ya da bunun değerine eşit şarap veya zeytinyağı üreten, ya da başka yollardan bunun değerinde yıllık geliri olanlar, “500 kilelikler” birinci sınıfa giriyordu. 2) 300 kilelikler ikinci sınıf 3) 150 kilelikler üçüncü sınıf 4) Yıllık geliri bunun altında olanlar dördüncü sınıfı oluşturuyordu. Eski Yunanda Siyasal Düşünüş D onia Doğa Felsefesi D onia’da mitolojinin toplumsal, siyasal konularla ilgili açıklamalarının olaylara ters düştüğü görülünce, evren ve doğa olaylarıyla ilgili mitolojik açıklamalara duyulan inanç da sarsılmıştır. D onia düşünürleri “mademki evrendeki olaylar tanrıların istekleri ve iradeleriyle oluşmuyor, bu olayların temelinde ki gerçek nedir, kendi kendine oluşan evrenin aslı, ana maddesi nedir ?” sorusuna yanıt aradılar. Tahales Su Anaksimandros Aperion (sınırsız) dediği şey olduğunu savunmuştur Anaksimenes Hava Herakleitos Ateş (belki de enerjidir demek istemiştir) Böylece doğa olaylarını dinsel mitoslarla değil çoğu kez maddelerle, fizik olaylarıyla açıklama çabasıyla felsefi düşünüşü başlatmış oldular. Herakleitos D onia doğa felsefesini son düşünürlerinden biridir. Düşünceleri doğa felsefesinden insan felsefesine geçişi temsil eder. Herakleitos’a göre evrendeki her şey sürekli bir yanış içindedir. Herakleitos’un bu yanma benzetmesi ile anlatmak istediği, her şeyin bir varoluş, değişme ve yok oluş süreci içinde olduğudur. Bu düşüncesini dile getiren öteki benzetmesi, ırmağa giren insandır. Aynı ırmağa iki kez giremeyiz; D kinci girişimiz de hem ırmak hem de biz değişmiş oluruz. Herakleitos evrendeki değişmenin, örneğin sıcak ile soğuk gibi zıtlıkların sürekli savaşının ürünü olduğunu söyleyerek “diyalektik” i diyalektik bakış açısını da düşünce tarihine armağan etmiştir. Herakleitos’a göre, zıtlıkların arkasında bir “birlik”, değişmelerin arkasında bir “değişmezlik” vardır ki ona “logos” adını verir. Logos Eski Yunanca’da söz, akıl anlamlarına gelmektedir. Logos’u “evrensel akıl olarak görür. Dş te insan aklı da bu evrensel, bu tanrısal akıldan alınmış bir paydır. Bu nedenle akıl, bütünler insanlar için aynıdır. Demokritos Demokritos’a göre evrenin ana maddesi “atom” (bölünmeyen) dediği küçük parçacıklardır. Varlıklar, atomların çeşitli birleşmelerinin; olaylar, çeşitli hareketlerinin ürünüdür. Demokritos’un doğa felsefesi bu görüşe dayanır. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 3 Toplum ve tarih öğretisine gelince, Demokritos’a göre, başlangıçta hayvanlar gibi çıplak ve ilkel olan insanlar, zamanla zanaatlarında ilerleyerek kendinin yaşadığı çağdaki durumuna gelmişlerdir. Toplum ve devlet (polis) bu tarihsel gelişmenin (evrimin) sonucunda ortaya çıkmıştır. Devletin kaynağı, insanların, gereksinimlerini karşılıklı olarak karşılamak için kurdukları işbirliği ve işbölümüdür. Sokrates Polisin yitirmiş olduğu temel değerleri yeniden kazandırmak gerektiğini savunur. Temel sorunsalı tıpkı sofistler gibi insan topluluklarıdır. D nsanın kendisini bilmesi Sokrates için önemli bir özelliktir. Sokrates’e göre hiçbir şey bilmediğini bilmek insanın bilgili olma yolunda önemli rol oynar. Sokrates’in bu konu üzerine “bildiğim tek şey hiçbir şey bilmediğimdir” sözü vardır. Sokrates’e evrensel bilgiye ulaşmak mümkündür. Sokrates’e göre araştırılması gereken “Aklın Yasasıdır” , bu araştırmada duyumlardan yararlanmamamız gerektiği üzerinde durur. Bilimsel bilgiye ulaşmanın yolunun tüme varım olduğunu söyler, tümellerin insanın içinde olduğunu ve akıl yoluyla bu bilginin açığa çıkarılabileceğini ancak; 1) Akıl 2) Kolektif çalışma, gerektiğini söyler Sokrates’in Atina toplumunda eksik olduğunu düşündüğü şey “erdem” idi. Erdem: D yiyi kötüden ayırabilme yeteneği, neyin iyi neyin kötü, neyin doğru neyin yanlış olduğunu bilmektir. Ona göre erdemli insan olmak iyi insan olmak demekti bu nedenle de toplumu erdemli, bilgili insanların yönetmesi gerektiğini savunmuştur. Sokrates aristokrasiyi savunmaz. Atina demokrasisine karşı çıkar. Atina demokrasisini yığınların despotizmi olarak görür, uğrunda mücadele verdiği tek değer polisin esenliği ve mutluluğunu sağlamaktı. Platon Platon, toplumu bilgelerin, filozofların yönetmesi gerektiği yolundaki aristokratik, eşitsizlikçi görüşlerine evrensel bir temel kazandırmak için, aklın üstünlüğünü ve yönetimin akla ait olduğunu felsefi düzeyde kanıtlamaya girişir. Bunun için de varlığı nesne ( madde ) ve idea ( düşünce ) olarak ikiye ayırır. Toplumu da, çalışan çalıştıran, yöneten yönetilen olarak ikiye ayırır. Buna uygun olarak, evreni de, duyumlarla kavranılan “nesneler evreni” ve akılla kavranılabilen “idealar evreni” olarak ikiye ayırır. Gerçek evren idealar evrenidir; nesneler evreni onun bir gölgesi, daha doğrusu kötü bir kopyasıdır. Gerçeğin bilgisi de, nesnelerin değil, ideaların bilgisidir. D dealar evreninde her varlığın tek bir ideası, nesneler evreninde onun çeşitli derecelerde bozuk yüzlerce binlerce kopyaları vardır. D dealar evreninde idealar, en üste Platon’un tanrı ile ödeştirdiği “D yi D deası”nın bulunduğu bir sıradüzeni içindedir. Platon böylece, bizim kavrayışımızı tümüyle tersine çevirmeye çalışmaktadır. Gördüğümüz nesnelerin değil adlarının, kavramlarının, düşüncelerinin; masanın değil, masa kavramının gerçek olduğunu; masanın ise masa ideasının bir gölgesi olduğunu söylemektedir. Gerçeğin bilgisinin akıldan çıkarıldığını ve bilginin bir ( hatırlama ) anımsama olduğunu savunur. Platon idealar ve nesneler evreni olarak iki evren bulunduğuna göre, bu iki evrenle ilgili olarak iki tür bilginin bulunduğunu söyler. Ruhun idealar evreninde edindiği, salt akıl yoluyla edinilen bilgi, gerçeğin doğru bilgisidir. “episteme”dir. Nesneler evreninde duyularımızla edindiğimiz bilgi ise, nesneler gerçek varlıkların kopyaları oldukları için, gerçeğin bilgisi değildir; “doksa”dır, sanıdır. Bununla birlikte bu dünyada gerçeğin bilgisine ulaşma şansımız vardır. Bunun için de duyu organlarıyla edindiğimiz bilgilere değil, akla güvenmeliyiz. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 4 Platon’un Siyaset Felsefesi Devlet’te belirttiğine göre, insanların tek yaşmayı bırakıp toplu yaşamalarına yol açan, toplumu yaratan neden, insanların kendi kendilerine yeterli olmayıp, yaşamak ve gereksinimlerini karşılamak için başkalarına gereksinmeleridir. Kısacası toplumu yaratan şeyin “işbölümü” olduğunu söylemektedir. D nsanlar yaradılıştan farklı işlere eğilimlidirler. Eğilimlerine uygun olarak kimi şu kimi bu işi üstlenir. Toplumda her insanın birden çok işi değil, doğuştan eğilimli olduğu bir tek işi görmesi gerekir. Aynı zamanda o iş ile uğraşarak, o işte uzmanlaşması gerekir. Böylece Platon işbölümünden yola çıkarak sınıflı topum yapısını kurmaya başlamıştır. Platon, kafaları işlemeyip yalnızca bedenleriyle çalışmasını bilenlerin, işçiler, zanaatçılar, çiftçiler olup, toplumun “besleyiciler sınıfı”nı oluşturacaklarını söyler. Bu sınıf yalnızca üretim işleriyle uğraşmalı, askerlik, yöneticilik gibi beceremeyeceği işlerle uğraşmaya kalkmamalıdır. Doğuştan yürekli, güçlü ve çevik olanlar ise, askerler sınıfını “koruyucular sınıfı”nı oluşturacaklardır. Böylece Platon’un Devlet’te taslağını çizdiği “ideal devlet”in iki ana sınıfı ortaya çıkmış olur. Öyleyse ideal devletin; 1. Besleyiciler sınıfı 2. Koruyucular sınıfı 3. Yönetici kadro olarak üç kesimden oluştuğunu görürüz Platon ideal devlette, toplumun yöneticilerine, toplum yararına olan bazı “yararlı yalanlar” söyleme hakkı tanır. Bu yalanlardan biri, halkın böyle tabakalı bir toplum düzenine karşı çıkmasını önlemek için ona anlatılabilecek olan “metaller mitosu”dur. Yöneticilerin halkı şu mitosa inandırmalarını ister: Bu toplumun birer parçası olan sizler birbirlerinizin kardeşisiniz. Ama sizi yaratan tanrı, aranızda önder ( yaratıcı ) olarak yarattıklarının mayasına altın katmıştır. Onlar bunun için baş tacı olurlar. Yardımcı ( koruyucu ) olarak yarattıklarının mayasına gümüş, çiftçilerin ve öteki işçilerin ( besleyicilerin ) mayasına da demir ve tunç katmıştır. Aranızda bir hamur ( maya ) birliği olduğuna göre, sizden doğan çocuklarda herhalde size benzeyeceklerdir. [demek ki altın mayalıdan altın tunç mayalıdan tunç mayalı çocuk doğacaktır] Koruyucular Sınıfı: D deal devlette doğuştan yürekli, güçlü ve çevik olanlar koruyucular sınıfını oluşturacaklardır. Bu sınıfın çocuklarının yetiştirilmesi önemlidir. Platon insanların “genç ve körpe” iken, eğitimle istenilen kalıba sokulabileceği inancıdadır. Platon eğitim programını Atina’nın demokratik eğitim düzeninde gördüğü aksaklıklara olanak vermeyecek bir dizi sansür ile başlar. Örneğin, yetkin varlıklar olan tanrıları insanlar gibi haksızlık yapan, kötü davranışlarda bulunabilen kimseler olarak gösteren Homeros destanları ve Heisodos şiirleri yasaklanmıştır. Koruyucuların müzik eğitimine de dikkat edilmeli, kişiyi yumuşatan Lidya makamı kullanılmamalıdır. Platon’a göre iki şey iş gören insanı işe yaramaz duruma getirir. Zenginlik ve yoksulluk. Platon, koruyucular sınıfı için aile kurumunu da ortadan kaldırır. Neden olarak da, aile çıkarlarını gözetmenin toplumun çıkarlarına ters düşebileceğini, aile sevgisinin topluma karşı duyulan sevgiyi azalttığını, aile kaldırılınca insanın ailesine karşı beslediği sevgiyi topluma adayacağını söyler. Ailenin kaldırılması, koruyucular sınıfı için öngördüğü komünist düzenlemelerin bir parçasıdır. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 5 Platon, koruyucular sınıfının kız çocuklarının da oğlan çocuklarıyla birlikte ve aynı beden ve aynı kafa eğitimlerinden geçeceklerini söyler. Filozof-Yöneticiler Kadrosu: Koruyucular sınıfı içinde felsefeye eğilimli olan gençler seçilerek, filozof –yöneticiler kadrosunu oluşturmak üzere, sıkı bir eğitimle yetiştirilmeye başlanacaktır. Platon’un Adalet ve Eşitlik Anlayışı D deal devlette dört erdem vardır: 1. Bilgelik 2. Yiğitlik 3. Ölçülülük 4. Adalet Bilgelilik yöneticilerin erdemidir. Yiğitlik, koruyucuların erdemidir. Ölçülülük hem koruyucuların hem de yöneticilerin erdemidir. Besleyiciler sınıfın kendine özgü bir erdemi yoktur. Dördüncü erdem olan adalet ise tüm sınıfların ortak erdemidir. Bu erdem, yani adalet, toplumda her sınıfın kendi işleriyle uğraşıp, kendi görevini yapıp, öteki sınıfların işine karışmamasıdır. Adalet herkese aynı hakları vermek değildir. Siyasal Toplumun Çözülmesinin Nedenleri 1) Toplumda işbirliği ve düzenin bozulması. 2) Dş bölümü bozulunca toplumdaki hiyerarşik düzende bozulur. 3) Sosyal çatışmaların ortaya çıkması. 4) Yöneticiler arasındaki işbirliğinin bozulması. Devlet Adamı Yönetimlerin Dolaşımı Kuramı Platon, Devlet Adamı’nda tanrının evrenin yönetimini bıraktıktan sonra yönetimlerin monarşiden demokrasiye kadar nasıl birbirini izlediklerini anlatır. Platon’a göre ilkin bir “devlet ideası” vardır. D dealar evrenindeki devlet, gerçek, yetkin, değişmeyen devlettir. Nesneler evreninin devletleri, yeryüzü devletleri devlet ideasının kopyalarıdır. Şimdi insan toplumlarının tarihinde kurulmuş olan devletlere bakalım. Tarihte kabileler döneminde ideal devlete benzer bir yönetim görülmüştür ki, o, “patriarşidir”. Kabilelerin birleşmesiyle oluşan toplumda yönetim tek bir kabile şefinin eline geçmişse, tekin yönetimi “monarşi” kurulur. Birkaç kabile toplumu birlikte yönetmeye başlamışlarsa, en iyilerin yönetimi “aristokrasi” görülür. D deal devlette bozulmanın başlangıç noktası ve bir nedeni, yöneticilerin “zifaf sayısı”nı bilmedikleri için, uygunsuz zamanda çocuk edinmeleridir. Zifaf sayısı bilinmediği için uygun olmayan zamanlarda edinilen çocuklar, büyüyüp başa geçtiklerinde babalarının ruha, akla önem vermiş olmalarına karşılık, ruhtan çok bedene, akıldan çok duygulara zevklere önem vermeye başlarlar. Böylece şerefe önem verenlerin yönetimine timokrasiye geçilir. Bilgelikten çok şana, şerefe, şatafata düşkünlük gösteren bir sınıf, ortak mülkiyet düzenini kaldırır, topraklar, evler, zenginlikler, kapışılır, paylaşılır. Timokrasi’den “oligarşi”ye geçişi, timokraside şeref düşkünlüğünün ürünü olan altın kesesi sağlar. Zenginlik, yeni malların satın alınmasına, yeni yeni ve lüks malların yapılmasına, yeni mesleklerin ortaya çıkmasına yol açar. Alabildiğine zengin olma hırsı, oligarşiden www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 6 “demokrasi”ye geçişe yol açar. Yoksulla zengin arasındaki bu uçurum polis içinde iç savaş çıkmasına neden olur, bu savaştan yoksullar galip çıkınca demokrasi kurulur. Bu yönetim, herkese eşit haklar sağlar. Baba oğla, sığıntı, yabancı, vatandaşlara eşit olur. Oysa eşit olmayanlara eşit haklar vermek, Platon’a göre, adaletsizliğin ta kendisidir. Demokrasinin bu ilk döneminde, yasalı demokrasi döneminde, baştakiler herkese bol bol özgürlük dağıtırlar. Yasalı demokrasiyi “yasasız demokrasi”ye dönüştüren de işte bu aşırı özgürlüktür. Yasasız demokrasi karşısında kendisini güvende hissetmeyen zenginler, demokrasiyi yıkıp oligarşiyi kurmak için hazırlanmaya başlarlar. Silahlı taraftarlara sahip olan halk önderi, onlara dayanarak yönetimi ele geçirip tiran olur. Böylece “tiranlık” yönetimi kurulur. Her aşırılığın ardından sert bir tepki gelir. Demokrasinin özgürlükte aşırıya gitmesi, özgürlüğün zıttı olan köleliği ortaya çıkarmıştır. Bu özgür vatandaşların zorba tek bir yöneticin buruğu altına girmeleri anlamında köleliktir. Tiran toplumu hiçbir yasayla bağlı olmaksızın ve zorbalıkla yönetir. Zaten tiran sözcüğü de zorba anlamına gelmektedir. Böylece yönetim biçimlerini en iyisinde en kötüsüne doğru şöyle sıralarız; 1. Monarşi 2. Aristokrasi 3. Yasalı Demokrasi 4. Yasasız Demokrasi 5. Oligarşi 6. Tiranlık Şekil: Platon’da Yönetimlerin Sınıflandırılması Şeması Yönetici Sayısı Yasalı Yönetimler Yasasız Yönetimler Tekin yönetimi Monarşi Tiranlık Azlığın yönetimi Aristokrasi Oligarşi Çokluğun yönetimi Yasalı demokrasi Yasasız demokrasi “Yasalar” Platon Yasalarda, Devlet’te önerdiği ideal devletin, filozoflar yönetiminin komünist düzenlemelerinin, tanrılara yaraşır olduğunu belirtip, insanların, zayıflıkları ve eksiklikleri nedeniyle, böyle bir komünist düzeni gerçekleştirmeyeceklerini kabul ederek, insanların kurabilecekleri, koruyucular ve yöneticiler için özel mülkiyet düzenini kabul ettiği “ikinci en iyi yönetim”i sunar. Platon Yasalarda bundan sonra “ikinci en iyi” dediği karma yönetimin iskeletini kurmaya başlar. Servette ve mülkiyette aşırılıklar, eşitsizlikler, özel ve toplumsal kavgalara yol açar. Onun için toprak mülkiyetini eşitleştirmek gerekir. Bunun için de vatandaş sayısını (aile sayısını) belli, değişmez bir sayı olarak saptanmalıdır, işte bu sayı 5040’tır. Topraklar da eşi verimlilikte 5040 parçaya bölünmeli, her vatandaşın elinde ötekilerine eşit büyüklükte toprak parçası bulunmalıdır. Aile sayısı konusunda ise 5040’ın altına düşerse, göçmen kabul edilecek, üstüne çıkarsa dışarıya göçmen gönderilecekti. Böylece, Yasalar’ın “ikinci en iyi” devletinde, 1. Vatandaşlar: politika ve askerlikle uğraşan sınıf, 2. Metoikosler: ticaretle, zanaatlarla uğraşan sınıf, 3. Köleler: tarımla uğraşan sınıf, olarak üç ana sınıfın bulunacağı ortaya çıkar. Ayrıca vatandaşlar da kendi aralarında zenginliklerine göre dört servet sınıfına ayrılacaklardır. Bunlar: www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 7 1. Toprağı toprağın değerinin üç katı serveti olanlar, 2. Toprağı toprağın değerinin iki katı serveti olanlar, 3. Toprağı toprağın değeri kadar taşınır serveti olanlar, 4. Hiç taşınır serveti olmayıp yalnızca toprağı olanlardan oluşan sınıflarlardır. Platon daha sonra ikinci en iyi devletin siyasal kurumlarını düzenlemeye geçer. Bunlar; 1. Halk Meclisi, 2. Üç Yüz Altmışlar Meclisi, 3. Yasa Bekçiler Kurulu, 4. Şafak Kurulu 5. Memurluklar Halk Meclisi, tüm vatandaşlara açık bir yasama organıdır. Birinci ve ikinci sınıflardan olan vatandaşların meclisin toplantılarına gelmeleri zorunludur, gelmezlerse ceza kesilir. Üçüncü ve dördüncü sınıflar gelmezlerse cezalandırılmazlar. Böylece sınıflara eşit hak tanındığı halde, yasaların yapılışında üst sınıfların etkili olmalarını sağlayacak bir yol bulunmuş olur. Üç Yüz Altmışlar Meclisi, bir yönetim organıdır. Her servet sınıfından seçilecek 180’er kişiden 90’ar kişisinin kura ile saptanmasından oluşur. Meclis otuzar kişilik on iki kurula ayrılır. Her kurul yılda bir ay, kent işlerine bakan kurul gibi çalışır. Platon demokratik araçla (kura ile) seçilen bu kurula ( güvensizliğinden olacak ) en önemsiz işler vermiştir. Yasa Bekçileri Kurulu, her bölgeden 60–70 yaşları arasındaki zekâ ve karakterce tanınmış k,imseler arasından, Üç Yüz Altmışlar Meclisi tarafından seçilen üçer kişiden toplam otuz altı kişiye bir kişinin eklenmesiyle oluşur. Görevi, kamu çıkarlarını korumak, mülklerin kaydını tutmak ve hileyle elde edilmiş karları cezalandırmaktır. Bu kurul toplumun yasalara uygun yaşayıp yaşamadığını denetler. Şafak Kurulu, ikinci en iyi devletin en önemli kurumdur. Ona bu adın verilmesinin nedeni, tanyeri ağarırken ( şafakta ) toplanıp, gün doğunca toplantısına son vermesidir. En yaşlı on yasa bekçisinden ve eğitim işlerini yöneten memurlardan kuruludur. Doğrudan doğruya aynasal düzenle ilgili karar alır. Görevi, toplumu en iyi yasalara kavuşturmak ve düzenin sürdürülmesidir. Platon bu kurulun üyelerinin felsefe eğitimi görmelerini ister. ( Filozof yöneticilere benzetme isteği). Memurluklar, tüm sınıflara eşit olarak açık değildir. En önemli üst servet sınıflarından seçilir. Platon’a göre köle ile efendi arasında hiçbir zaman dostluk olamayacağı gibi, iki tarafa eşit şereflerde verilse, bayağı insanlarla soylular arasında bir dostluk kurulamaz. Çünkü aynı ad altında birbirine taban tabana zıt iki eşitlik türü vardır. Biri sayısal eşitliktir, kura ile sağlanır; öteki oranlı eşitliktir ki, Zeus’un önerdiği gerçek eşitlik budur. Platon, Devlet’teki ideal devletindekinden farklı olarak, Yasalar’ın ikinci en iyi devletinde aileyi tanımıştır. Tüm sınıflar için eğitimi zorunlu kılar, öyle ki köleler bil ilköğretimden geçmek zorundadır. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 8 Aristoteles Aristoteles ( D .Ö. 384 – 322 ) Selanik yakınlarında bir yunan kolonisi olan Stageria‘da doğdu. Babası Nikomakhos, doktorluk sanatını babadan oğla aktaran bir aileden olup, Makedonya kralının doktoru idi. Oğluna da doktorluk üzerine birçok şey öğretmiş olmalı. Aristoteles 18 yaşında Atina’ya gelir. Atina’da metoikos statüsündedir. D .Ö. 367 yılında Atina’ya gelip Akademia’ya giren Aristoteles, hocası Platon’un ölümüne kadar 20 yıl Akademia’da kalmış burada hem Platon’un öğrenciliğini yapmış, bir yandan da Akademia’da dersler vermiştir. Doktor ailesinden aldığı pozitif bilim anlayışı ve gözlemden çıkarılan bilgiye değer verişi üzerine, Platon’un akla güven ve akıldan çıkarılan bilgiye önem verişi binmiştir. Bu iki etki birlikte Aristoteles’in düşüncesini belirlemiştir. Aristoteles’in Mantık’ı Aristoteles, mantıkla ilgili, gerçeğin tümel olduğunu, doğru bilginin tekilin değil tümelin bilgisi olduğunu söyledikten sonra, nesnelerle ve olaylarla düşünce arasındaki bağlantıyı daha sağlam olarak kurmaya çalışır. Platon’un idea, kendinin form dediği şeyin nesnelerin dışında değil içinde olduğunu: nesnelerin özünü oluşturduğunu söyleyerek, düşünceler dünyasını nesneler dünyası içine almış olur. Doğru bilgi, kavram olarak akıl ile kavranmış tümelden duyumlarla algılanan tekilin bilgisini çıkarmakla sağlanır ki, bu Aristoteles’e göre tümdengelimle yapılır. Tüm insanlar ölümlüdür, Sokrates bir insandır, Sokrates ( de ) ölümlüdür. Aristoteles’in Metafiziği Aristoteles’e göre düşünce varlığı yansıtır. Ama varlığın yapısı, dış görünümünü algılayarak değil, iç bağlantılarını kavrayıp varlığın özüne ve nedenlerine yönelen metafizik ile kavranabilir. Oluşum, gelişme madde ( hyle ) ile form ( eidos ) arasındaki ilişkidir. Aristoteles varlığın bu iki öğeden, “madde” ile “form”dan oluşuğunu söyler. Madde biçimsiz ve hareketsizdir, onu harekete geçirip biçimini veren formdur. Form ise tek başına boştur, onun içini dolduran maddedir. Varlık bu ikisini birleşmesinden oluşmuştur. D kisinden biri eksik ise, madde yoktur. Bunun iki istisnası vardır: Tanrı ve insanın tanrısal yanı olan akıldır. Tanrı, salt formdur, kendi kendine yeterlidir, yetkindir. Var olabilmek için maddeye gereksinimi yoktur. Yetkin ( mükemmel ) olduğu için değişmez, hareket etmez. Değişmeyen ve hareket etmeyen tanrı, evrene ilk itiyi vermiş, onu harekete geçirmiştir. Oluşum bu hareketle başlamıştır, sonra gene tanrıya dönmek ister. Çünkü tanrı evreni kendini seyretmek için yaratmıştır; evrenin yeniden kendisine dönmesi için onun içine yetkine ulaşma ereğini “telos” u koymuştur. Bu nedenle evren ve evrenin içindeki her varlık, içlerindeki bu erekten dolayı, yetkin biçimlerine ulaşmak yolunda hareket eder. Her oluş maddenin form kazanması olduğuna göre, oluşu etkileyen nedenlere bakarak oluşu kavrayabiliriz. Bu nedenler: 1. Maddi nedenler ( o nesnenin maddi varlığı, örneğin, odun, kereste ) 2. Formel nedenler ( maddede gerçekleşen genel kavram, masa kavramı ) 3. Etken neden ( varlığa hareket veren neden, bir dış iti, doğramacı ) 4. Ereksel neden ( oluşun varmak istediği erek, geçinme ). www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 9 Aristoteles’in Sıradüzenli Dünya Görüşü Aristoteles, teolojik bakış açısına uygun olarak, evreni bir sıradüzeni ( hiyerarşi ) içinde görür. Evrende en yetkin varlık, salt form olan tanrıdır. Sonra göksel varlıklar gezegenler, gelir. Ruh taşıyan canlı varlıklardır onlar da. Tanrıya en yakın vatlıklardır. Canlılar aşağıdan yukarıya doğru şu üç aşama içinde sıralanmışlardır. En altta bitkisel ruha sahip varlıklar dünyası, “bitkisel dünya” vardır. Bunlarda tüm canlıların ortak öğesi olan doğmayı, beslenmeyi, büyümeyi ve ölmeyi içeren “bitkisel ruh” vardır yalnızca. Onların üstünde bitkisel ruh yanı sıra, acı duyma, istek duyma gibi duyguları kapsayan “hayvansal ruh”a da sahip “hayvansal dünya” vardır. Canlılar dünyasının en üst katında ise, bitkisel ve hayvansal ruhların yanı sıra “akılsal ruh”a sahip olan “insanlar dünyası” vardır. Böylece evrende varlıklar cansız varlıklardan, bitkilerden tanrıya dek eşitliksizçi bir düzen, bir sıradüzeni içinde yerlerini alır. Aristoteles’in Psikolojisi D nsanda beden madde, ruh form konumundadır; beden araç, ruh amaç durumundadır. Ruh, bedenin içinde taşıdığı erektir. bedene biçim verir, onu harekete geçirir, ereğe yöneltir. D nsanın ereği nedir? Bunun için ruhuna bakmak gerekir, D nsanın ruhu bitkisel, hayvansal ve akılsal katmanlardan oluşuyordu. Dş te insanın ereğini bu en üst katman, akılsal ruh taşır. Buradan Aristoteles’in ahlak ile ilgili düşüncelerine geçebiliriz. Aristoteles’in Ahlak Anlayışı Ahlak’ta, genel felsefesinden hareketle, her şeyin ereğinin iyilik, iyiliğe ulaşmak olduğunu söyler. D nsanın ereği, iyiliği, ruhunun en alt katmanının eğilimlerini karşılamak, örneğin yiyip içmek değildir. Böyle erkleri olanlar kölelerdir. Özgür insanın ereği, ne bunlarda, ne şan, şeref ruhunun daha yüksek isteklerini dile getiren katmanındadır. D nsanın özü ( onu öteki varlıklardan ayıran yanı ). Her varlık kendi özünü ortaya koyup geliştirerek mutlu olabilir. Aklın etkinliğinde izlenen eylemin mutluluk verebilmesi için, iki uçtan, aşırıl ve azlıktan kaçınılarak “doğru orta” yolun izlemesi gerekir. Aristoteles’e göre, ancak erdem peşinde koşan, erdemli yaşmaya çalışan küçük bir azlık mutluluğa ulaşır. Kişi tek başına mutlu olamaz, çünkü insan doğuştan “zoon politikon”dur. ( toplumsal ve siyasal bir hayvandır ). D nsana mutluluk verecek aklın eylemi de, ancak bir topluluk içindeki eylemidir. Tek başına yaşayan canlı, ya tanrıdır ya da hayvan. Siyaset bilimi ve sanatı en yüksek iyiyi, mutluluğu amaçladığından, an yüksek sanat ve bilimdir. Aristoteles’in Toplum Felsefesi Aristoteles’e göre aile, toplumun kaynağıdır ve çekirdeğidir. D nsan tek başına yeterli olmayan bir varlıktır. Birçok köyün kendine yeterli ve yetkin bir toplum oluşturmak üzere birleşmesiyle de polis ( kent devleti ) oluşmuştur. Bir ailenin yapısının öğeleri, kadın-erkek, efendi-köle, baba çocuklar eşitsiz ilişkilerdir. Aristoteles’in Kadın Erkek Eşitsizliği Aristoteles’e göre, karı ile kocanın ilişkileri eşitsizlikçi ilişkilerdir. Çünkü her birlik eşitsiz iç parçaların bir araya gelmesiyle kurulup, üstün olanın aşağı olanı yönetmesiyle, aşağı olanın www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 10 üstün olana hizmet etmesiyle sağlanır. Erkek yöneten, kadın yönetilen durumundadır, erkek amaç kadın araçtır. Aristoteles’in Kölelik Kuramı Aristoteles, köleliğin doğaya aykırı olmadığını, köleliğin doğal bir durum, doğal bir kurum olduğunu söyleyerek söze başlar. Ona göre bazı insanlar, doğuştan yetkin bir akıldan, bağımsız düşünme yeteneğinden yoksun olarak doğan, ancak buyurulanı yapabilecek nitelikte kimselerdir. Aristoteles Ahlak’ta; “Köle canlı bir araç, araç cansız bir köledir.” diyen Aristoteles, öküzü yoksulların kölesi olarak görürken, köleyi zenginlerin kölesi olarak görme eğilimindedir. Aristoteles, vatandaşların badeni bozucu işlerle, ruhu alçaltıcı zanaatlarla zaman harcamalarını istemez. Aristoteles’in Siyaset Felsefesi Aristoteles’in doğrudan politika üzerine olan yapıtları, Politika ile Atinalıların Devleti’dir. Aristoteles, Politika’ya, toplumların en yükseğinin, öteki toplumları içine alan ve en yüksek iyiliğe ulaşmak amacında olan kent devleti ( polis ) olduğunu söyleyerek girer. Her varlığın yöneldiği bir erek vardır. Bu erek kendi kendine yeterliliktir. Toplum, mutlu bir yaşamı gerçekleştirmek için gelişir ve kendine yeterli bir toplum olan kent devleti biriminde en yüksek ereğine ulaşır. Aristoteles toplumu bir organizmaya benzetir. Aristoteles’in Mülkiyet Anlayışı Aristoteles, özel mülkiyeti doğal bir kurum olarak görür. Yalnızca karşılıklı olarak gereksinimlerin giderilmesi amacıyla yapılan değişimi benimseyen Aristoteles, kar amacı ile yapılan değişimi kabul etmez. Ticareti meslek edinmeyi doğal bulmaz. Tefecilikle elde edilen zenginlikleri ise hırsızlıkla bir tutar. Mülkiyet konusunda onun aristokratik mülkiyet anlayışını yansıttığını söyleyebiliriz. Kötülüklerin kaynağı, ona göre, özel mülkiyet değil insanın doğasının kötülüğüdür. Yoksulluğun, devrimlerin ve suçların anası olduğunu kabul etmekle birlikte, aşırı ekonomik eşitsizliği mülkiyeti eşitleştirmekle değil, iyi insanları aşırı zenginlik ardında koşmayacak biçimde eğitmekle önlene bilineceğini söyler. Aristoteles’in Vatandaşlık Anlayışı Köleler, yabancı zanaatçılar yanı sıra, siyasal erdemleri geliştirmeye elverişli olmayan işlerde çalışan, erdemleri körelmiş yerli özgür zanaatçılarla, gündelikçilere de siyasal hakların tanınmaması gerektiğini söyler. Sonra Aristoteles, siyasal erdem üzerinde bozucu etkileri olacağı için, vatandaşların ticaretle uğraşmalarını istemez. Aristoteles’in Yönetimleri Sınıflandırması Aristoteles yönetimlerin sınıflandırılmasında az çok Platon’u izlemektedir. 1. Tekin genel yararı izleyen yönetimi “monarşi”, 2. Azlığın genel yararı izleyen yönetimi “aristokrasi”, 3. Çokluğun genel yararı izleyen yönetimi “politeia”, www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 11 4. Çokluğun sınıfsal çıkarı izleyen yönetimi “demokrasi”, 5. Azlığın sınıfsal çıkarı izleyen yönetimi “oligarşi”, 6. Tekin kişisel çıkarı izleyen yönetimi “tiranlık”. Fark yalnızca, Platon’un gerçek yönetimlerle bozuk yönetimleri ayırma da onların “yasalı” ya da “yasasız” olmalarına bakmasına karşılık, Aristoteles’in “genel yarar” ile “kişisel-sınıfsal çıkar” kavramlarını kullanmasındadır. Politeia: Demokrasi ile oligarşinin karışımı bir düzen olup “ılımlı demokrasi” olarak çevrilebilir. Aristoteles’in Yönetimlerin Dolaşımı, Devrim Kuramı Çeşitli yönetimleri farklı eşitlik anlayışları vardır. Çokluk yönetimleri sayısal eşitliği kullanırlar, azlık yönetimleri oranlı eşitliği, Devrimlere, yönetimlerin değişmesine yol açan şey de, yönetimlerin kendi eşitlik anlayışlarında aşırıya gitmeleridir. Aristoteles’e göre en iyi yönetim, tekin genel yararı güden yönetimi olan monarşidir. Monarşilerin bozulmasıyla en kötü yönetim biçimi olan tiranlık ortaya çıkar. Tiranın zorbalıklarına karşı kentin en iyi, en erdemli kimseleri ayaklanıp, yönetimi ele geçirip aristokrasiyi kurarlar. Bozulan aristokratlar devlet hazinesini soyup zenginleşirlerse, aristokrasiden oligarşiye geçilmiş olunur. Oligarşi, vatandaşlık haklarını erdeme değil yüksek mülk sahibi olmaya bağlar; mülk sahibi oluşa göre oranlı eşitliği uygular. Sonunda çoklu, oligarşiyi devirir. Bu devrimde çokluk halka önderlik etmiş olan kişi tiran olur. Tiran kişisel çıkarları ardına düşünce, çoluk çocuk, önderlerini indirip yönetime kendi geçer. Aristoteles, devrimleri önlemek için sayısal eşitlikle oranlı eşitliğin kullanılmasını ister. Şekil: Aristoteles’in Yönetimleri Sınıflandırması ve Yönetimlerin Dolaşım Şeması Yönetici Sayısı Gerçek Yönetimler Bozuk Yönetimler Tekin yönetimi Monarşi Tiranlık Azlığın yönetimi Aristokrasi Oligarşi Çokluğun yönetimi Politeia Demokrasi Platon’un komünizmine de ekonomik eşitliğin bu karşılıklı muhtaç olma durumunu yok ederek devletin dağılmasına yol açacağını söyleyerek eleştirir. Aristoteles’in Demokratik Düşünceleri Aristoteles başta iktidarı çokluğun eline vermeyi istememiştir. Ama bu zorunluluğu kabul ettikten sonra, çokluğun yönetimini savunmak için bir takım kanıtlar sunmak gerektiğini duyar. Bu çerçevede ise çokluğun bozulmaya azlıktan daha az elverişli olduğunu söylemiştir. Aristoteles kamuoyunun yargılarının yerinde olacağı görüşünü de çokluk yönetimini destekleyen bir kanıt olarak sunar. Örneğin bireyin kullanışlı olup olmadığını, mimarından çık evde oturanlar; bir yemeğin lezzetini, aşçısından çok konuklar daha doğru değerlendirir. Aristoteles’in Kurulabilir En D yi Yönetimi ve Orta Sınıf: Buna göre, mülk sahibi olmada en iyi durum, aşırı zenginlik ve aşırı yoksulluk olmayıp “orta halli” olmaktır. Çünkü aşırı zenginlik de, aşırı yoksulluk da erdemli yaşam olanak vermez. En akıllı yaşamı orta derece zenginlik sağlar. Çok zenginler boyun eğmeye alışamazlar; çok yoksullarda, olduğu gibi kendi deyişiyle “çok aşağılıktırlar, boyun eğmesini bilmez, ancak www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 12 zorbalıkla yönetilmekten anlarlar. Eşit ve benzer insanlar orta sınıflarda bulunur, bu nedenle orta sınıftan vatandaşların egemen olduğu devlet en iyi devlettir. Bir devlette en güvenilir sınıf orta sınıftır; komşularının malına göz dikmezler, kendilerinin malına göz diken olmaz. Ayrıca orta sınıf, zenginler sınıfı ile yoksullar sınıfı arasında dengeyi sağlar, araya girerek iki uçtan birinin egemen olmasını önler. Orta sınıfların egemen olduğu toplularda, devrimlerin patlak vermesi olanağı azdır. Aristoteles’in D deal Devleti Aristoteles Politika’nın yedinci ve sekizinci (son) kitaplarında, kurulabilir en iyi devlet olarak gördüğü orta sınıf devletinden ayrı, “ideal devlet” diyebileceğimiz bir devletin taslağını sunmaya girişir. Aristoteles, en iyi yönetim biçimini ortaya çıkarmak için önce en iyi yaşayış biçimini araştırır. Gerek birey, gerek devlet için, en iyi, en yetkin yaşam, ruhun iyiliğini sağlamaya çalışan erdemli bir yaşamdır. Dolayısıyla erdemlilerce yönetilen, erdemi amaç edinen yönetim, en iyi yönetim olacaktır. Vatandaşların sayısı, yönetenlerin yönetilenleri tanıyabileceğinden fazla olmamalı; kentin büyüklüğü ise, bir tellallın yüksekçe bir yerden bağırdığında herkesin duyabileceği genişliği aşmamalıdır. Devletin öğelerinden biride mülkiyettir. Mutluluğu ve erdemi amaç edinmiş bir devlette, vatandaşların tacir, zanaatçı ve gündelikçi olmamaları gerekir. Çünkü bu uğraşlar erdemi zedeleyici işlerdir. Aristoteles’in ideal devletinde, bir asker-yönetici vatandaşlar sınıfı; bir siyasal haklara sahip olmayan çiftçi, zanaatçı, tacir ve gündelikçileri kapsayan yönetilen üretici sınıfı; bir de köleler olarak, üç sınıfın bulunacağı anlaşılır. Tüm bu özelliklerin toptan değerlendirirsek, Aristoteles’in ideal devletinin bir “askerle ve bilgeler aristokrasi” olduğu söylenebilir. Aristoteles’in Halkların Eşitsizliği Düşüncesi Ona göre, soğuk ülke insanlar Avrupalılar, cesur ama zekâca geridirler. Bu nedenle özgür yaşarlar, ama iyi, sürekli yönetimler kuramazlar. Sıcak ülkelerin insanları, Ayalılar, zeki ve bulucudurlar. ama cesaretleri kıt olduğu için her zaman buyruk altında köle gibi yaşamışlardır. Bu iki halkın oturdukları ülkelerin arasındaki ılıman ülkelerde oturan Helenler, hem cesur hem zeki olduklarından, hem özgür yaşayan hem de en iyi yönetimleri kuran efendi halktır. ROMA’DA TOPLUM VE SD YASAL DÜŞÜNÜŞ Roma toplumunun kurumsal alandaki en büyük katkısı, gene uygulamayla ilişkisi çok sıkı olan hukuk alanında “Roma Hukuku” ile olmuştur. Roma Tarihinin Dönemleri Roma tarihi genellikle dört döneme ayrılarak verilir: a. Krallık Öncesi Dönemi b. Krallık Dönemi www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 13 c. Cumhuriyet Dönemi d. D mparatorluk Dönemi Batı dillerinde cumhuriyet anlamına gelen “republic” Latince’de “kamu için” (halk için halk yararına ) demek olan “Res publica” dan gelmektedir. Res publica zamanla, toplumun tek kişi tarafından değil meclislerce yönetilmesi anlamını kazanmıştır. Toplumsal Sınıflar: 1. Köleler 2. Sığıntılar (vatandaşlık hakları olmayan özgürler) 3. Vatandaşlar Vatandaşlarda kendi aralarında iki sınıfa ayrılır. a. Patriciler (aristokratlar) b. Plebler (avam halk) Plebler sınıfı da, yoksul ve zengin plebler olarak, ikiye ayrılır. Zengin plebler kentsoylular sınıfını oluştururken, pleblerin gittikçe yoksullaşan kesimi Roma proletaryasını oluşturacaklardır. Latince’de “proles” çocuk demektir. D ç ve Dış Gelişmeler Roma toprak ağaları, “lâtifundia” denen çiftliklerde yapılan bu üretim yöntemini benimsediler. Bu, bir yandan sınıf çatışmalarına yol açarken, öte yandan Roma’yı geniş toprakları olan bir kara imparatorluğu durumuna getirme yolunda sonuçlar doğurdu. Roma, Atina’dan çok daha büyük çapta köle emeğine dayana bir toplum oldu. D ç gelişmeler alanında, Roma plebleri, patrici sınıfıyla savaşımlarında adım adım ilerleyerek, Roma’nın yönetiminde gittikçe fazla söz sahibi olabilmeyi başardılar. Önce patriciler “Senato”suna karşılık kendilerinin “Pleb Meclisi”ni kurdular. D .Ö. 494’de particilerden istedikleri hakları alamayınca, “öyleyse kendi başınızın çaresine bakın” diyerek, Roma’dan ayrılıp başka bir yerde kendi topluluklarını kurmak üzere yürüyüşe geçince, borçlarını bağışlatıp, köle durumuna düşmüş üyelerinin özgürlüklerini geri verip, “tribün” denen memurları ile Roma yönetimine katılma haklarını elde ettiler. D .Ö. “On D ki Levha Yasası”nı, aristokratik sözlü hukukun yerine geçirmeyi başardılar. D .Ö. 447’de pleb meclisini bir halk meclisi durumuna getirerek, Senato gibi yasa çıkarma yetkisine sahip bir meclise kavuştular. D .Ö. 445’de ise, pleblerle Patrici sınıf dan olanların evlenmelerini yasaklayan yasayı kaldırttılar. D .Ö. 421’de, daha önce yalnız patrici üyelerine açık olan Roma yüksek memurlukları pleblere açıldı. D .Ö. 326’da bor köleliği kaldırıldı. D .Ö. 287’de plebler bir kez daha kendi devletlerini kurmak üzere Roma’dan ayrıldıklarında, çaresiz kalan patriciler, pleb halk meclisinin Senatoya eşit bir yasama gücüne sahip olmasını kabul ettiler. D ç sınıf çatışmaları bu yönde gelişirken, dışta Roma hızla genişlemiştir. Roma ilk gelişmelerini tuz ticareti yolu üzerinde bulunuşuna borçludur. Tuz ticaretine zamanla zeytinyağı ve şarap ticareti eklenmiş, bu yolla zeytin ve üzüm tarımına (yoğun tarıma) geçilmiştir. Lâtifundialarda köleler çalıştırılarak ticarete, pazara yönelik bir tarım gerçekleştirilmiştir. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 14 Köle Ayaklanmaları, Sınıf Savaşları, Diktatörlük Romalı aristokratların D talya’da ve öteki ülkelerde çok sayıda köleyi bir araya toplayıp çalıştırarak yürüttükleri lâtifundia üretimi, Yunan’dan farklı kölelik koşulları doğurdu. Büyük çiftliklerde ve madenlerde kalabalık kitleler halinde çalışan köleler, kendilerinde Roma devlerine baş kaldırma gücünü görebildiler. D .Ö. 2. yüzyılda Sicilya’daki ve Makedonya’daki önemli köle ayaklanmalarını D .Ö. 73’te tarihin en büyük köle ayaklanması olan Spartaküs ayaklanması izledi. Sınıf kavgaları vatandaşlar sınıfı içinde de sürmüştü. D .Ö. 85’te populares sınıfı, iktidarı kuvvete başvurarak ele geçirir. Populares ile optimates arasında iç savaş başlar. D ç savaşı bastıran optimates partisi önderi Sulla, D .Ö. 84’te belirsiz bir süre için, diktatör seçiler. ( Diktatörlük, Roma’da, bir kimseye altı aşmamak üzere Senato tarafından tam yetki verilmesi biçiminde anayasal bir kurumdu.) Diktatörlük kurumu ve sıkıyönetim kavramı insanlığa Roma’nın armağanlarıdır. a. Polybios Polybios’a göre, “devletçe girişilen her işte sonucun başarılı yâda başarısız olmasını belirleyen en güçlü araç, kuşkusuz o devletin anayasası, yani anayasa biçimidir.” Polybios, bir devletin başarısını ya da başarısızlığını anayasasına bağladıktan sonra, en iyi yönetim biçimini araştırmaya girişir. Bu konularda Yunan siyasal düşünürlerinin görüşlerini yineler. Onlardan tek farkı, Platon’un “yasasız demokrasi” dediği şeye “oklokrasi” (ayak takımının yönetimi) demesidir. Devletin kaynağını kuvvete bulmaktadır. Ama devlet ona göre, her zaman değil, yalnızca doğarken kuvvete dayanmıştır. Daha sonra, toplumların zamanla evrim geçirmeleriyle kaba gücün yerini akıl gücünün alacağını söyler. Polybios’un Karma Anayasa Kuramı Polybios, karma anayasa ile ilgili görüşlerini, bir devletin içten ve dıştan gelecek yıkımlarla iki yoldan çökebileceğini söyleyerek başlatır. Her anayasanın içinde doğal olarak onu içten içe kemirecek bir kötülük mutlaka vardır. Bozulmaların temelinde; 1. Artan refah sonucunda, vatandaşların devlet görevlerine geçtiklerinde kendilerini doğru ölçüyü aşan tutkulara kaptırmalarıdır. 2. Monarşinin özünde mutlakçılığın, aristokrasinin özünde oligarşinin, demokrasinin özünde de yasa tanımayan bir vahşet ve şiddet eğiliminin bulunmasıdır. Peki, bu bozulma nasıl engellenecek? Dş te tam burada “karma anayasa” kavramı ortaya çıkmıştır. Bu kavrama göre: Bozulma yöneticilerin kendilerini ölçüyü aşan tutkulara kaptırmalarından doğuyor ise, siyasal güç, birbirlerine bu fırsatı vermeyecek, birbirlerini denetleyecek biçimde çeşitli kurumlara (çeşitli kişilere) dağıtılırsa, bozulma azaltılabilir. Roma anayasasında da egemenlik, siyasal güç, konsüller, Senato ve halk arasında bölüştürülmüştür. Bu karma anayasada monarşik öğeyi konsüller, aristokratik öğeyi Senato, demokratik öğeyi halk ( halk meclisi ) temsil eder. Polybios, Roma’nın karma anayasanın bozulmaya en az elverişli bir anayasa olmakla birlikte, onun da genel bozulma yasasından kurtulamayacağını söyler. Karma anayasanın bozulması eğilimlerinin yavaşlatılması için, bütün kötülüklerin kaynağı olan “halkı kışkırtma” tutumundan kaçınılmasını ve Roma’nın fetihlerini sürdürmesini öğütler. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 15 b. Cicero Cicero’nun hukuk ve devlet felsefesi ile ilgili görüşlerinin temelinde Stoacı inançlar yatar. Cicero, ruhun insanın ölümsüz, aynı zamanda tanrılarla ortak yanı olduğunu söylemiştir. Sözünü ettiği ruh, akılsal ruhtur. Akıl gibi ortak bir öze sahip olan tanrılarla insanlar, aynı devletin üyeleridir. Bu evrensel devletin yöneticisi ( diyeli ki anayasası) akıldır. Akıl yalnız tanrıları ve insanları değil, doğayı, evreni de yöneten ilkedir. Yasa, doğru akıldır. Böylece tanrılarla ortak akla sahip olan insanlar, yasaya da tanrılarla ortaklaşa sahiptir. Aynı aklı, aynı yasayı paylaşanların aynı devletin üyeleri sayılmaları gerekir. Böylece evrensel devlet ortaya çıkmış olur. Bu evrensel devletin yasaları, doğru akılla, tanrısal akılla özdeş olan yasalar, devletlerin, yazılı yasaların ortaya çıkmasından çağlar öncesinde var olan “üstün yasalar” dır. Cicero görevler adlı yapıtında; “Yönetime doğuştan yatkınlıkları olanlar, duraksamaksızın devlet işlerine girmelidirler. Çünkü yurttaş topluluğu başka türlü yönetilemez, ruh yüceliği başka türlü gösterilemez.” der. Cicero’ya göre devlet halktan başka bir şey değildir. Halk deyince herhangi bir biçimde bir araya toplanmış olan rast gele bir yığın değil, ortak bir yarar, amaç ile uyum halinde bulunan, hukuksal bağlarla birleşmiş insan topluluğunu anlatmış oluruz. Cicero’nun Emperyalizm Kuramı “Emperyalizm” sözcüğünü kullanmamakla birlikte Cicero, Devlet’inde Roma emperyalizmi kuramının temellerini atmıştır. Roma’nın eyaletlerinin Roma tarafından yönetilmelerinin buralarda yaşayanlar için yaralı olabileceğini, yaralı ise bu yönetimin adalete uygun sayılacağını ileri sürmüştür. Roma yönetimi altına girmeyen ülkelerde ise durum gittikçe kötüleşmektedir. Bunlar Roma’nın yönetimi altına girseler kendileri için ne iyi olur. Bu düşünce yolunda ileride, Roma yönetimin barış ve düzen getireceği görüşüyle “Pax Romano” ( Roma Barışı ) kavramına ulaşılacaktır. c. Cicero Seneca Karşılaştırılması Cicero’nun Roma’nın cumhuriyet döneminde yaşamasına karşılık, Seneca imparatorlu döneminde yaşamıştır. Her iki düşünürün siyasal görüşlerinin temelinde Stoacı felsefe yattığı halde, Cicero, bilgi kişinin politikayla uğraşmasının bilgeliğin bir gereği olduğunu ileri sürerken, Seneca bilge kişinin bilgelikle uğraşabilmesi için, tersine, politikaya karışmaması gerektiğini söyler. d. Seneca Seneca’nın siyasal düşünceleri; 1. Devletsiz, eşitlikçi altın çağ. 2. Evrensel ve bölgesel devlet. 3. Politikadan çekilip felsefeye dönme. 4. Kölelik kavramı. başlıkları altında incelenebilir. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 16 Devletsiz Eşitlikçi Altın Çağ: Bu mutlu dönemde özel mülkiyet bilinmiyordu. Toplumsal yaşamın düzenlenmesi için de buyuran kimselere ne de yasalara, yani devlete gerek duyulmuyordu. D çlerinde en iyi ve en akıllı olanların dediklerine isteyerek uyuyorlardı. D nsanlar özel mülkiyet edinmek isteyince, bu eşitlikçi, yalın, mutlu yaşam tarihe karıştı. Zanaatların gelişmesi lükse ve ahlak bozukluğuna yol açtı; bunu, kudret sahibi olma ve başkalarının üzerinde egemenlik kurma isteği izledi. Böyle bir durumda toplumun artık yasasız, tasasız yaşaması, birlik ve bütünlüğünü sürdürmesi olanaksızlaştı. D nsanları gaddarlığa karşı korumak için yasalara ve bir siyasal örgüte gereksinme duyuldu. Böylece “devlet” ortaya çıktı. Seneca’nın Kölelik Kavramı Seneca “Lucius’a Kırk yedinci Mektup”unda kölelerle iyi geçindiği için arkadaşı Lucius’u kutlarken; bu ilişki ile kölelik kurumu ve kölelere nasıl davranılması ile ilgili görüşlerini ortaya koyar. Zamanın Roma’sındaki “her köle bir düşman” sözünün doğru olmadığını belirtip, “köleler bizim düşmanımız değildir, biz onları düşmanımız ediyoruz” der. Buradan da anlaşılacağı gibi Seneca, kölelik kurumuna karşı değildir, kölelere insanca davranılmamasına karşıdır. e. Roma Hukukçuları Roma siyasal düşünüşü, özgün olmaktan uzaktır. Eski Yunan siyasal düşünüşün bir kopyasıdır. Yani Roma düşünürlerinin siyasal düşünceye önemli bir katkıları olmamıştır. Hukuk alanında ise durum farklıdır. Roma hukukçuları başlı başına bir hukuk kuramı oluşturmuşlardır. Yargıçların kara verirlerken ünlü hukuk bilginlerine danışma geleneği hukuk düşüncesine ufuklar açmıştır. Yasaların sözlerine ( sözcüklerine ) göre değil, amaçlarına göre yorumlanması. Roma hukukçularının hukuk düşüncesine yaptıkları en önemlik katkılardan biri olmuştur. Bütün bu elverişli koşulların yardımıyla Roma hukukçuları bir takım genel hukuk ilkelerine ulaşabilmişlerdi. Bunlar: Yasa önünde eşitlik, sözleşmelerde sadakat ( akde vefa ), hakkaniyet ( hakka uygunlu ), nesafet ( denkserlik ), özel mülkiyetin korunması, anayasaya uygunluk, kasıt öğesine önem veriş, kamu hukuku - özek hukuk gibi ilkelerdir. Devlet konusunda roma hukukçularının katkısı, devleti üyelerinin birbirlerine hukuksal bağlarla bağlandığı bir birlik “hukuksal bir birlik” olarak tanımlamalarıdır. Yöneticilerin doğal hukuka uymaları gerektiği görüşü, hukuk ve siyaset düşüncesinde “hukuka bağlı yönetim” görüşünü kazandırmıştır. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 17 S i y a s a l D ü ş e n c e l e r T a r i h i D e r s N o t l a r ı AQUD NOLU THOMAS ( 1224 – 1274 ) D talyan asıllı bir filozoftur. Skolâstik felsefenin en büyük temsilcilerinden bir tanesidir. Ortaçağın en önemli düşünürlerinden olan Thomas, devlet ve hukuk görüşünü de Aristo’nun politikası üzerinden açıklamış ve yorumlamış ve bunları bir eserinde toplamıştır. Thomas’ın yasa ve hukuk anlayışı ile politika ve devlet görüşünü anlayabilmek için kendisi tarafından kavramlaştırılan “ortak yarar” kavramı üzerinde durmak gerekir. Ortak Yarar: Her topluluğun somut bünyesi, tabiatı, o topluluğun tarihinin her anında akla uygun yani ussal bir gelişmeye ve sonuca götüren yaklaşımdır. Ortak yarar kişilerin faydalarının toplamı değildir. Ortak yararın toplu bir dilek yâda eğilim olduğu da söylenemez. Thomas Aristo’dan etkilenerek ortak yararın gerçekleşmesini örgütlü ve düzenli bir toplumun kurulmasına bağlamıştır. Thomas toplumsal yaratık olarak saydığı varlığın yararı tek başına sağlayacağına inanmaz. Ona göre iyi yaşamak için her kişinin toplumca desteklenmesi gerekir, yâda kendisini destekleyecek bir topluma katılması gerekir. Bu da iki kaynaktan sağlanır: 1) Kişinin yaşamını ve ihtiyaçlarını karşılamak için ailesi vardır. 2) Toplumdur, yani örgütü, kurulu düzeni ile ailesi sayesinde hayatta kalabilen insan daha iyi yaşam koşulları aşılar. Thomas iyi yaşamak ve toplumdan tam yararlanmak için devletin kurulmasını gerekli görüyor. Thomas ortak ve yarar kavramlarını ayrı ayrı ele almıştır. Yarar kavramını irdelerken yararın hem madde hem de ruh açısından diyerek geçiştirmiştir. Ortak kavramıyla bu yarardan her bireyin payına düşeni alacağını anlatmak istemiştir. Thomas toplumun çeşitli katmanları arasındaki kişiler arasında bir ayrım yapmaz. Ortak yarar kavramı derken hereksin yararını anlatmak ister. Thomas ele aldığı bu kavramları mantık çerçevesinde birbirine bağlayarak anayasa düzeni ile devletle ortak yararını kaynaştırmıştır. Ona göre bu bileşim bir kere gerçekleşti mi, artık bütün iktisat, kültür vb. kurumları yerleştirmek ve milletin gerçekten yararlanmasını sağlamak kolay olacaktır. Thomas’ın Yasa ve Hukuk Anlayışı Thomas toplumsal düzenin sağlanması fikrini Hıristiyanlığın kutsal kurallarına uydurulmasını benimser ki bu düşüncede en üst aşamada tanrı vardır. Thomas bu düşünce çerçevesinde Aristo’nun öğretisi ile Hıristiyanlığı bağdaştırmış ve evrenin gelişimini tanrının buyruklarına bağlamıştır. Ona göre insanoğlu kendisine tanrıdan kalma akıl ile bu aklın gerçeklerine uyarak yaşamını birtakım yasalarla düzenler. Thomas önce yasaları tanımlıyor. Daha sonra yasaların öğelerini inceliyor. Ona göre yasa toplumun başında bulunan yöneticinin ortak yararı sağlamak için açıkladığı bir akıl buyruğudur. Dolayısıyla yasanın dayanağı, insan aklı ve mantığıdır. Her yasa yapılması gerekenle yapılmaması gerekeni gösteren bir kural bir ölçü olduğuna göre iyi ile kötüyü birbirinden ayırma görevi akla düşer yasayı bir iradenin buyruğu sayabiliriz. Ancak iradenin akla dayanması yetmez. Eğer ortak yararı sağlayamayacak bir amaca yönelmişse yasallık niteliğini de yitirmiş demektir. Thomas yasaların açıklanması www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 18 üzerinde de önemle durur ve bunu yasaya uyacak kişiler bakımından çok önemli görür. Thomas’a göre yasaları 4’e ayırabiliriz. 1) Ölümsüz Yasa En üst aşamada bulunan yasadır. Yani tanrıdaki üstün akıl tanrının gerek kendisinde gerekse yeryüzünde kurduğu ilişkilerde her şey üstün bir akla göre ayarlanmıştır. Bizim bunu anlayabilmemiz için tanrı kendi yüce aklını bizim gönlümüze yansıtmıştır. Bu sayede kişi tanrı ile bir tür işbirliği yapabilir ve o ölümsüz yasanın izini taşır. 2) Tabii Yasa Thomas tabii yasaya dayanarak tabii yasanın bir alışkanlık değil de hal (Örn; güreşçi ) olduğunu ifade ediyor. Tabii yasa iyiyi yapmalı kötüden kaçınmalı ama zorlukta asıl bundan sonra başlar. Thomas bu temel ilkeye dayanarak yaşamımızı yönlendirecek bir takım somut kurallara uymamız gerektiğini ve ortak değerlerin dışında iyi – kötü anlayışının değişebileceğini ve bu değişime kuramsal akım ile uygulayıcı akım arasındaki ayrımın etki ettiğini ifade ediyor. 3) D nsansı Yasa Tabii yasanın ortak koyduğu genel kurallardan bir takım uygulamalar çıkarıldı mı ister istemez hataya düşeriz. Gerçekten de insanlar arasında iyiler olduğu gibi kötülerde vardır. Bunlar genel kuralları özel çıkarlarını gerçekleştirmek için kendilerine göre yontmaktan ve yorumlamaktan çekinmezler. Dolayısıyla tabii yasanın bir de insansı yasayla tamamlanması gerekir. O halde insansı yasa tabii yasanın uygulanması anlamına gelir. 4) Tanrısal Yasa Bu yasanın görevi tabii ve insansı yasaların eksiklerini tamamlamaktır. D nsansı yasa bu dünyadaki mutluluğu sağlamasına karşılık tanrısal yasa bizim diğer dünyada mutluluğa erişmemizi sağlar. Thomas’ın Politika ve Devlet Görüşü Thomas’ta Aristo gibi insanoğlunun toplumsal bir varlık olduğunu ve yaradılışına uygun olarak ancak siyasi bir toplulukta gelişeceğini söyler. Ona göre topluluğun aksamadan ilerlemesi için yönetilenlerle yöneticiler arasında bir ayırmanın yapılmaması gerekir. Thomas insanların saf bir eşitlik içinde olduğunu düşünmez. Ona göre kişileri bir arada tutmak için bir kişinin başa geçmesi gerekir. Dş te bu başkan gücünü tanrıdan alır. Thomas’a göre kökü tanrıda olmakla beraber her iktidar gerek hukuk bakımından gerekse dayandığı kurumlar bakımından insanoğlunun eseridir. Dolayısıyla iktidar kavramı ile koşullara göre değişen iktidar kavramını birbirinden ayırmak gerekir. Her ne kadar iktidar olacak kişi tanrı tarafında gönderilse de iktidarın kullanılışı ve elde edilişi tanrının dışında kalır. Thomas’a göre iktidarda olmak demek yasama yetkisini elinde tutmak demektir. Yasama yetkisi de toplumun tamamına veya temsilcilerine verilmiştir. Demek ki iktidar toplumun elindedir. Thomas doğru bir yönetimde her vatandaşın iktidarı belli bir parçada paylaşmasını www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 19 ister. Yani monarşi, aristokrasi ve halk hükümetinden oluşan ortak başkanın görevi de yasalara uygun olarak devlet işlerini yürütmek ve seçkinler kurulunu da danışmaktır DANTE ALD GHD ERD ( 1265 – 1321 ) D talyan filozoftur. Eserlerinde daha çok politik konuları işlemiştir. Genellikle söylemek istediklerini 3 bölümde ele almıştır. Bunlardan bir tanesi evrensel krallıktır. Burada insanlara mutluluk sağlayacak tek yönetim biçimi evrensel krallıktır. Evrensel krallığı üstün bir ulus olan Romalıların gerçekleştirebileceğini düşünmektedir. Böyle bir krallıkta yetkinin bir elde toplanması için papanın aracılığı gereksizdir. Dante’nin Evrensel Krallığı Dante’ye göre toplumun düzene kavuşması ancak kralın başa geçmesiyle olur. Yoksa toplu yaşamın anlamı kalmaz ve amaçları gerçekleşmez. Dolayısıyla tanrısal aklın bizi aydınlatmasını istiyorsak tek kişinin buyruklarına boyun eğeceğiz. D nsanoğlu ancak aşamalı bir düzen içerisinde mutluluğa varabilir. Dante’nin krallığı belli bir siyasal düzen içerisinde tasarlanmış krallık değil bütün evreni kendi başkanlığı altında toparlayan bir krallıktır. Dante böyle evrensel bir krallık dışında devlet diye bir şey düşünmemiş. Bu devleti de roma imparatorluğunun kurucu bir dünya imparatorluğu olarak görmüştür. Evrensel krallık öteki ulusal krallıklara söz geçiren bir krallık olacak. Dante devlet biçimlerinin en üstünü diye öne sürdüğü bu krallığı şöyle tanımlıyor; Ülkesi dünya, ahalisi insanlık, hükümeti imparatordur diyor. Ona göre en uygun yönetim biçimi şu yâda bu demeden önce insanların neden bir araya geldiğini araştırmaktadır. Çünkü ona göre politika bilimi yâda siyaset bilimi bir takım kısır kavramlarla oyalanmak eylemi, uygulamayı gözden kaybetmek, olaylara sırt çevirmek demektir. Dante’ye göre olsa olsa bir tek amacı olabilir, o da barış içinde olmaktır. Dante’nin barışı sağlama düşüncesine birazda doğduğu mekân olan Floransa’daki karışıklıklar, çelişkiler katkı sağlamıştır. Barış kavramını irdeleyen Dante’ye göre acaba insanlar ayrı ayrı toplumlar halinde yaşasalar da barış sağlanmaz mıydı? Dante’ye göre sağlanamaz. Ona göre her toplumda öteki toplumları ezme tutkusu vardır. Bu tutku kalmadıkça barışa erişilemez. Bütün kötülüklerin kaynağını bir tutkuda bu eğilimde aramak gerekir. Devlette çıkarını düşüneceğine göre bütün insanlığın yararını sağlamak ve uluslar arası anlaşmazlıkları gidermek yüce bir yargıcın başa geçmesiyle olur. Dolayısıyla herkesin yasalara boyun eğmesi böyle bir yargıcı varlığına yani evrensel krallığın varlığına bağlıdır. Aksi takdirde ulusal toplulukların birbirine saldırmaları ve savaşın sürmesi engellenemez. Bu açıdan Dante’ye göre evrenin çökmemesi insanların barış içinde yaşamaları için bütün ulusların evrensel bir krallığa bağlanmalarından başka çare yoktur. Ona göre özgürlüğü de bu evrensel krallık sağlayacaktır. Özgürlük kavramını da tanımlayan Dante özgürlüğü; kişinin kendi kendine yargı verebilmesidir diye tanımlamıştır. Ona göre özgürlük elimizden alındı mı kendi koşullarımıza ve toplumun koşullarına gelişemeyiz. Olgunlukta, özgürlüğe bağlıdır. Özgürlükte evrensel krallığa bağlıdır. Ona göre bu yönetim biçimlerini benimsedikleri konsül ( meclis, idareci kesim ) kralcıkların elinde oyuncak olmaktan kurtuluruz. Dolayısıyla biz onlara değil onlar bize bağlanırlar. Evrensel kral insanlığın hizmetine giren özgü yaşanmayı sağlayacak düzeni kuran yetkili kişilerdir. Dante’ye göre birkaç kişinin işini tek kişi yapabiliyorsa o tek kişiyi seçmek gerekir. Ancak Dante yasaların şehirden şehre her ulusun bünyesine göre değişebileceklerini de göz önünde bulundurmuştur. Bu açıdan çeşitli şehirlerin ve toplumların yönetimini birer prense vermeyi doğru bulmuştur. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 20 Dante bu prenslerle evrensel kralın buyruklarına göre davranmak zorundadır. Ona göre kişisel iradeler önemli değildir. Önemli olan üstün iradedir ki bu da evrensel krallıktır. Yeryüzünü ancak o düzene sokabilir. Dante’ye göre düzen ve adalet iyi niyetten doğar. Ancak yöneticiler iradesini kullanırken bu iyi niyet çerçevesinde hareket etmeyebilirler. Bunu önlemenin yolu yöneticilerin gözünü doyurmaktır. Eğer yöneticiyi insanlığın başına geçirirsek, yeryüzünün nimetlerini ona sunarsak artık hiçbir şeyde gözü kalmayacak adalet ve düzeni sağlayacaktır. Dante işte bu sebeplerden dolayı evrensel krallığı benimsiyor. Evrensel Krallığı Roma Gerçekleştirecektir Dante evrensel krallığı Romalıların kurmasını haklı ve meşru bulur. Ona göre en soylu ulus hangisi ise ister istemez diğerlerinin başına da o geçecektir. Tanrının dileği budur. Yaradılışı bakımından erdemde, onurda, üstünlükte, Romalılarda olduğuna göre insanları yönetmek onlara düşüyor. Dante’ye göre tarihe bakarsak Romalıların dışında başarıyı yakalayan pek olmamıştır. Demek ki tanrı evrensel krallığın Romalılar tarafından kurulmasını istiyor. Dante Romalıların üstünlüklerini de şöyle ifade ediyor. Romalılarda hukuka saygı fikirleri iyice yerleşmiş olması başta gelir. Hukuk insanlar arasında gerek kişi bakımından gerekse madde bakımından bir takım orantılar kurmaksa ve bunlara saygı gösterilmediği durumda toplum dağılıyorsa Romalıların kurdukları devleti bunca yüz yıl sürdürmeleri ancak hukuku bir amaç olarak benimsediklerinden ileri gelir. Nitekim Roma tarihinde kendini hukuka adamış birçok hukukçu çıkmıştır. Dante’nin Yeryüzü Ve Dinsel D ktidar Ayrımı Dante’ye göre insan toplumu ve kişiler gibi 2 kuvvetin etkisindedir. Madde ve ruh. Madde dünyasını imparator yürütür. Dolayısıyla verdiği buyruklarla bu dünyanın bozulmasını önler kurulu düzeni sürekli hale getirir. Ruh ise insanın yeryüzünde ki etkisidir insanoğlunu öteki dünyaya ölümsüzlüğe hazırlar. Bu iktidarı birbirinden kesinlikle ayıran Dante ruhun beden gibi yönetilemeyeceğini belirtiyor. Dante bu iktidardan (madde ve ruh ) birinin diğerini buyruğuna almasını istemiyor. Her birini kendi alanında egemen görüyor. Ona göre ille de bir birliğe varmak gerekiyorsa bu birleştirici kaynak ikisinin de dışında olan tanrı da aranmalıdır. ND COLA MACHD AVELLD ( 1469 – 1527 ) Machiavelli D talyan filozoftur. “Prens” ve “Söylevler” adlı iki kitabı vardır. Söylevler daha çok bir araştırma kitabıdır. Prens ise belli bir görüşü savunmak için kaleme alınmış maksatlı bir eserdir. “Prens” prensin görevlerini devlet kurmak için yapması gereken unsurlara vurgu yapıyor, “Söylevler” ise bir ülkenin politika bakımından düzenlenmesine vurgu yapar. Prens daha çok zorba bir rejimi anlatır. Söylevler ise tam adaletli olmasa da adalete yaklaşmanın yollarını arar. Machiavelli’nin Prens’teki Görüşleri Machiavelli’ye göre insanlar üzerinde hüküm sürmüş yâda süren devletlerin ve egemenliklerin hepsi ya cumhuriyettir yâda prensliktir. Ona göre prenslikte 2’ye ayrılır. 1. Babadan kalan prenslik. 2. Sonradan türeyen prenslik. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 21 Machiavelli zamanında evrensel bir Roma imparatorluğu artık söz konusu olmadığı için dağılmış ve parçalanmış prenslikleri bir araya getirmeye çalışmıştır. Machiavelli prensin halka kendisini nasıl kabul ettireceği konusunda ilgilenmiş ve seçilecek yolun meşruluğundan ziyade sonucu daha önemli görmüştür. Ona göre prenslik kurmanın çeşitli yolları vardır. Başa geçecek kişi kendine güvenen yürekli, becerikli değilse başkasının yardımına güvenir. Tam tersi kendine güvenen becerikli ise başkasının yardımına ihtiyaç duymaz. Ancak katı yüreklilik, dinsizlik, acımasızlık gibi konularda erdem sayılmaz. Machiavelli’nin amacı iktidarı elinde tutana uzun süre işbaşında kalmanın yollarını gösterir. Machiavelli’ye göre iktidarı elinde tutan kişi bir devlete mal olacak kötü huylardan kaçınmayı bir devlete mal olmayacak ama insanın adını onursuza çıkaracak kötü huylardan sakınmalıdır. Machiavelli’ye göre prens yönetimdeki kişilere sözünü geçirmek için her çareye başvurulabilir. Ona göre insanların çoğu tatlılıkla yola gelmeyeceğine göre prensin yumuşak davranmaktansa sindirmenin yollarını araştırması, sağlayacağı sonuçlar bakımından daha verimlidir. Machiavelli bu bağlamda korkunun sevgiden daha dayanıklı bir bağ olduğunu vurguluyor. Machiavelli’ye göre prens genel olarak sözünde durması gerekli olmakla beraber eğer verdiği sözün kendisine zarar getireceğini görürse ya da böyle bir sözün verilmesini gerektiren koşullar değişmişse prens sözünde durmayabilir. Hatta durdurmamalıdır. Ona göre; eğer insanların hepsi dürüst olsaydı, mesele kalmazdı. Ancak çoğunluğu kötü olduğu bir dünyada prense verilen sözler nasıl olsa tutulamayacağına göre prensi de verdiği sözü tutmaya zorlamak haksızlık olur. Machiavelli’ye göre, prensin iktidarda kalması için her şeyden önce sağlam bir örgüte bir teşkilata bir takım kurumlara ihtiyacı vardır. Dolayısıyla Machiavelli mutlak krallığın yürürlükte olduğu bir dönemde daha sonra geliştirilecek olan parlamentonun savunmasını yapıyor. Fransa krallığının, bu krallığın güvenliğini sağlayan çeşitli kurumları özelliklede parlamentoyu örnek gösteriyor. Ona göre, yurttaşların anlaşmazlıklarını çözmek, bu parlamentonun görevidir. Machiavelli’nin Söylev’deki Görüşleri Machiavelli insan topluluklarında şu ya da bu yönetim biçiminin uygulanması rastlantıya bağlanır. Ona göre, tarihsel süreçte insanlığın gelişimi dikkate alınarak topluluk haline geçene kadar iyi ya da kötü tam olarak belirginleşemiyor. Yani iyiyi onurlandırmak, kötüyü cezalandırmak belli kurallara bağlanmamıştır. Ancak, topluluk haline geçilince, kent devletleri kurulunca nankörlere karşı tiksinti, iyilere karşı yakınlık duyulması için bir takım yasalar kuruluyor. Machiavelli’ye göre önceki dönemlerden farklı olarak Cumhuriyetin gelişmesi halka, senatoya bir de bunlar arasında uyuşmayı sağlayan başkanlara borçludur. Eğer senato ile halk arasında sürtüşme olursa Roma’ya özgürlüğünü sağlayan kuvvet dengesi bozulur. Ona göre, halk yaşadığı olaylar üzerinde birtakım yargılara varmak isteyebilir. Bu onun hakkıdır, ancak büsbütün başıboş bırakmaya da gelmez. Gerçi halkın isteklerine sınır çekmemek büyük bir özgürlük sağlar ama Roma’nın gücüde bu özgürlükle ters orantılı olarak azalır. Genel olarak bakıldığında, Machiavelli Cumhuriyet’in tek kişi tarafından kurulması görüşündedir. Ona göre, devletin büyümesi ve gelişmesi önemlidir. Cumhuriyetlerde bu gelişmenin 3 yolu vardır ; 1. Birçok Cumhuriyetin kendi aralarında herhangi bir üstünlüğün kurulmasına imkân vermeden birleşmeleri. 2. Bu birleşmede Cumhuriyetlerden birine egemenlik hakkı tanımak onu birliğin merkezi saymak. 3. Yenik devletlerin halkını da vatandaş saymak. www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 22 Machiavelli’ye göre, devlete karşı işlenen suçlar, suikastler, ayaklanmalar düşündürücüdür ki bunların bir kısmı devlete bir kısmı da prense karşı yapılır. Onun için prensler halkın nefretini çekmemeye çalışmalıdır. Ancak bir devletin düşmanları sadece kendi bünyesinden çıkmaz dış düşmanları da kollamak savaşları kazanmanın yolunu bilmek gerekiyor. Prens ve Söylev’lerden Çıkan Sonuçlar 1) Machiavelli’nin prense verdiği öğütlere bakılırsa özgürlükten yana olmadığı ortaya çıkıyor. 2) Bazı düşünürlere göre Machiavelli’nin “prens”i D talyan birliğini kurmak için yazılmamıştır. 3) Machiavelli zorlu bir aile başa geçmedikçe ülkenin kurtulamayacağını anlamış bu uğurda özgürlüğü bile gözden çıkarmıştır. Ancak şunu ifade etmek gerekir ki dönemin kargaşası dışında bir değerlendirme yapmak gerekirse Machiavelli’nin özgürlükten yana olduğu söylenir. 4) Machiavelli krallıkla karşılaştırmaya bile lüzum görmeden halk hükümetinin üstünlüğünü kabul eder. Seçim yoluyla halkın sesinin sık sık duyulacağını ileri sürer. JEAN BODD N ( 1530 – 1596 ) Fransalı bir düşünürdür. Devlet ile ilgili çeşitli sorunları çözmek için tarih araştırmalarını olayların gelişimine önem vermiş. Bu gibi araştırmaların yapılabilmesi için el altında devlet deyimine yaraşan “iyi düzenlenmiş bir toplum”un bulunmasını şart koşmuştur. Bodin’e Göre Devletin Kökü ve Egemenlik Kavramı Bodin’e göre devlet çeşitli ailelerin ele geçirdikleri varlıklarla birlikte egemen bir kudret tarafından hukuka uygun olarak yönetilmesidir. Görüldüğü gibi devlet tanımlamasında aileye büyük bir önem vermektedir. Ona göre iyi yönetilen bir aile küçük çapta bir devlettir. Bir evin yönetimi ile devletin yönetimi yani hükümetin görevleriyle aile başkanının görevleri arasında büyük benzerlikler vardır. Bodin’in devlet tanımlamasında ailenin ön planda tutulması, ailenin devletten önce ortaya çıkmasından ve kralın iktidarının temelinde baba iktidarının kurulmasında birde devletin aslında bir aile topluluğu olmasından ileri geliyor. Bodin aileye büyük önem vermekle beraber esas üzerinde durduğu konu egemenlik kavramıdır. Ona göre bu kavram yerleştimi devlet kurulmuş olur. Ancak egemenlik gücüyle devletin büyüklüğü arasında bir ilişki aramamalıyız. Pekâlâ, üç aileden kurulu bir toplumun başkanı dünyanın en etkili kralı olabilir. Bodin Aristo’nun aksine devlet baskısı ile baba baskısı arasında herhangi bir ayrım görmüyor. Kocanın karısı özellikle babanın çocukları üzerinde baskısı tanrının babaya tanıdığı bir egemenlik hakkıdır. Zorbalığa dayanan bu egemenlik uygulama alanının değişikliği bir yana kralın egemenliğine benzer ona göre aile içinde boyun eğmeyi, buyruk almayı öğrene çocuk büyüyüp vatandaş olduğu zaman devletin, yasalarına ve başkalarına saygı göstermekte de güçlük çekmezler. Ona göre devletin çökmesi bir aileye bağlanabilir. Çocuklardan babalarına karşı gelmeye alışanlar ileride kurala karşı ayaklanır ve devleti çökertebilir. Bodin, görüldüğü gibi baba baskısını övmekle beraber bu bakının aile üyelerini köleleştirmesini de doğru bulmaz. Bodin’in egemenlik kavramını işleyişi siyaset felsefesinin en önemli başarılarından biridir. Ona göre egemenlik bölünmez, salt ve süreklidir. Bodin bu üç özellikten süreklilik üzerinde çok durur. Bu yüzdende belirli bir süre için elde edilen yâda www.denizsevim.tr.cx Hazırlayan: Deniz SEVD M Kamu Yönetimi 2 / 030403004 23 verilen egemenliği egemenlik saymaz. Çünkü ona göre egemenlik sürekli olur. Yani hangi biçimde belirirse belirsin toplumu yönetenin vicdanına sıkı sıkıya bağlıdır. Kral egemenlik hakkını ömrü boyunca kullandıktan sonra tacıyla birlikte aktarır. Bir meclisin yâda bir memurun egemenliğinden söz açılamaz. Ona göre egemenliğin belirtisi yönetilenlere danışmadan yasama yetkisini kullanmak ve teker teker vatandaşların hukukunu belirtmektir. Kralın özgürlüğü kendi yaptığı yasalarla bile sınırlanamaz. Kral yaptığı yasalara ister uyar ister uymaz. Hatta eski zamanlardan beri uygulanan köklü gelenekleri bir fermanla değiştirebilir. Ona göre kralın egemenliği bir vekil olarakta ele alındığı söylenemez. Eğer bir vekâlet varsa bunun da kayıtsız şartsız bir vekâlet olduğunu belirtmek gerekir. Bodin’e Göre Yönetim Biçimleri ve Yönetim Biçimlerinin En D yisi Bodin’e göre kargaşaya veya karışıklığa düşmemiş her düzenli devlette, bölünmez ve kesilmez egemenliğin kaynağı bir yerde toplanır. Yönetim biçimleri bir kaynağın toplandığı yere göre tanımlanır. Diğer bir ifadeyle yönetim biçimlerinin ayrılması bu egemenlik kaynağının yer değiştirmesinden ileri gelir. Eğer egemenlik bir kişideyse yönetim krallık biçimini, eğer egemenlik toplumdaysa yönetim halk hükümeti biçimini, eğer egemenlik azınlıktaysa yönetim aristokrasi biçimini alır. Görüldüğü gibi Bodin yönetim biçimlerini; krallık, halk hükümeti (cumhuriyet ), aristokrasi şeklinde sınıflandırmıştır. Ona göre gerek derebeylik, gerekse de karma hükümetler yönetim biçimi sayılmazlar. Bodin egemenliğin bölünmezliğini salt krallığı savunmak için ileri sürer. Bu açıdan Fransa’daki aristokrat krallığını beğenmez. Ona göre kralın yanında ve etrafında bulunan ve onun yetkilerini paylaşan seçkinlerin türemesi salt egemenlik kuramına aykırıdır. Bu açıdan Paris’teki parlamentonun aristokrasiyi, genel meclisin, demokrasiyi, kralında krallığı temsil etmesi yanlış bir yorumdur. Egemen bir kral ile onun buyruklarını bir tutamayız diyor. Çeşitli yönetim biçimlerine vurgu yapmakla beraber Bodin’e göre krallık öteki yönetim biçimlerinden üstündür. Bu üstünlüğün başında krallığın doğaya en uygun yönetim biçimi olması gelir. Ona göre kral adaletli bir yönetim sergiler. Devlet işlerini yürütürken de, gerek demokrasinin gerekse de aristokrasinin ilkelerinden yararlanır. Bodin salt krallığı desteklerken tiranlığa karşı olduğunu ayrıca vurgular. Ona göre doğal hukukun buyruklarına kulak asmayan bir kral özgür insanı köle durumuna düşürür ve onun haklarına el koyar. Dolayısıyla Bodin doğal hukuk açısından tiranlığa ve zorbalığa kabul etmez. Bodin’in D klimler Kuramı Bodin’e göre insanlar, içinde yaşadığı çevreye göre değişirler onun için doğudaki insanla batıdaki insan arasında büyük farklılıklar gözlenir. Hatta yaylada yaşayanla kentte yaşayan birbirinden çok farklıdır. Onun için Bodin2e göre bilge bir yönetici devlet düzenlerken, yasaları hazırlarken insanların içinde bulundukları koşulları ve o ülkenin iklimini hesaba katması gerekiyor. Yoksa işleri düzene sokamaz. Bir bakıma taslağını çizdiği binayı nereye oturtacağını bilmesi gerekir.